Karantinada Seyahat
Mekân ve İşlevinin
Zihindeki Değişimi Üzerine
Bir Okuma

Bakmıyor olmalarının sebebi bunu daha önce hiç
denememiş olmalarından ibarettir.
Yaşadıkları dünyanın sıkıcı olduğunu düşünüyor olma alışkanlığı edinmiştirler,
evren de onların beklentilerine hakkıyla karşılık verir. 
— Xavier de Maistre, Odamda Seyahat, s. 8

Başlangıç Noktası: Kırmızı Koltuk

Bitiş Noktası: ‘Öteki’nin devreye girdiği yer ve benim seyahatimi bitirdiğim yer (belki de senin seyahate başladığın yer.)

Tarih: 9 Nisan 2020 (Karantinamın 25. günü)

Bilet Fiyatı: Ücretsiz

Bu metni içinde olduğumuz karantina günlerinde, okura alternatif bir etkinliğin mevcut olduğunun duyurusunu yapmak için mi yazıyorum? Bilmiyorum, ama başlıkta geçen seyahat kelimesinin her birimizde uyandırdığı özlem ve kıskançlık duygusu sebebiyle birkaç okuru şimdiden kaybettiğimi öngörerek yazıya başlıyorum. Önce, size odamda seyahat etmeye nasıl karar verdiğimi ve buna ilk kalkışan isim olan Xavier de Maistre ile nasıl tanıştığımı anlatacağım. Sonra da aynı yöntemi kullanarak bu defa odasında seyahat eden kişi ben olacağım. Bu seyahatin sonunda size mevcut sınırlarıyla küçücük bir yaşam alanı olan salonumun, seyahatimin sonucunda nasıl kocaman bir dünyaya dönüştüğünü göstermek istiyorum; çünkü bugünlerde sanırım en çok ihtiyacımız olan şey seyahat (içerde veya dışarda) ve bunun için hiç para harcamamak kulağa güzel gelmiyor mu?

Her şey kırmızı koltuğumda uzanıp tavana baktığım o gün başladı. Genelde bütün problemlerimi tavana bakarak, orada zihnimde yaptığım karalamalarla çözmeye çalışırım. Karantinanın hareket alanımı sınırlandırdığını düşündüğüm, evde kalmak zorunda olduğum günlerde, bir an uzandığım koltuktan kalktım. Bütün düşüncelerimden uzaklaşmak için kitap almak üzere kütüphaneme yöneldim. Okuyacak ve beni oyalayacak bir kitap ararken, yıllar önce alıp bir kenara koyduğum, Xaiver de Maistre’nin Voyage Autour De Ma Chamber [Odamda Seyahat] adlı kitabıyla karşılaştım. Salonumda yaşadığım ve deli gibi seyahat özlemi çektiğim günlerde kitap adıyla “Beni oku” diyordu. Karantinadaydım ve evden çıkmadan seyahat edecektim! Güldüm ama yine de kitaba yıllar sonra bir şans verdim.

De Maistre bu kitabı 1794 yılında bir düello yüzünden tutuklu kaldığı Torino’da yazdı. Yaşadığı apartmanın gösterişsiz odasında seyahate çıkan yazar, daha sonra bu seyahati kitaplaştırdı. Kitabında insanın metafizik olarak iki parçadan oluştuğunu iddia ediyordu. Bu iki parçanın biri ‘ruh’, diğeri ‘öteki’. Kitap boyunca bahsettiği hayvani taraflardan ‘ruh’ bizim yapmak istediğimiz şeyleri arzulayan sonsuz heyecanlı bir iç sesken, ‘öteki’ de zaman ve mekânın gerekliliklerini uygulayan hayvani taraf. De Maistre bu durumu kitapta şu şekilde örneklendiriyor: Kitap okuduğunuzda birden başka şeyler düşünmeye başlarsınız ve metinden koparsınız, sonra bir bakmışsınız sayfanın sonuna gelmişsiniz ama ne okuduğunuzu hatırlamıyorsunuz. İşte sizi kitaptan koparan ‘ruh’, okumaya devam ettiren ise ‘öteki’. Yazarın odasında gerçekleştirdiği bütün seyahat boyunca bu iki parçanın birbiriyle verdiği mücadeleye şahit oluyorsunuz ama de Maistre buna rağmen seyahati bırakmıyor. Odasında gezerken karşılaştığı bir tablo, kitap, vs. onu alıp başka yerlere götürüyor.

Karantina şartlarında evde yaşamak zorunda kaldığım günlerde bu kitabın da etkisiyle salonumda seyahate çıkmaya karar verdim. Hayalperest bir mimar kimliğimle yazıyor olsaydım, mekânın mevcut sınırları ve zihinsel sınırları arasında bir karşılaştırma yapmak istediğimden söz ederdim ama bu kimliğimle hareket etmek istemiyorum. Asıl sebep, seyahat tutkusuyla karantina şartlarında uzun süre kalan birinin ‘gitme’ arzusunu bu şekilde tatmin etmek istemesinden başka bir şey değil. De Maistre ile benim, seyahate başlamak için ortak noktamız bir koltuk. Ne tesadüf! O adımları belirli ve nereye varacağını bildiği bir seyahatten çok, her şeye yolda karar verdiği bir süreç yaşamayı tercih etti. Ben de öyle yapacağım. Yalnızca gitmek istiyorum ve nereye varacağımı bilmiyorum.

Size bu girişi yaptıktan sonra, mutfaktan sıcak çayımı aldım ve kırmızı koltuğa geçtim. İşte! Başlangıç noktasındaydım. Bir yandan çayımı içmeye başlarken, diğer yandan da odamda nereye gideceğimi düşünüyordum, Çok uzağa gitmeli miyim? Ya da ilk durak yakın mı olmalıydı? Beni sınırlandırabilecek bilet parası ve kalacak yer sorunu söz konusu olmayınca kararsızlığım çok uzun sürdü.

Çayımdan bir yudum aldım ve gözlerimi kapadım. Gözümü açtığımda karşı sol çaprazımda büyük anneannemin fotoğrafını gördüm. Ona doğru gidip elime aldım. Anneannemden çok dinlemiştim annesinin hikâyesini. Bu fotoğraf güzelliğinin nereden geldiğinin kanıtıydı. Anneanneme Moskova’ya gideceğime dair söz vermiştim. Oraya gidip, koptuğu ailesinin diğer üyelerini bulacaktım. O da bana “Büyüyüp, okuyup kendi paranla yapacaksın bunu” demişti. Hiçbir zaman Moskova’ya gidecek kadar param olmadı ama karantinadan çıkınca bunu gerçekleştireceğim diye düşündüm. Hop! Küçük bir seyahat kazası yaşadım... Ayağım ‘öteki’ne takıldı. De Maistre söylemişti kendini seyahat boyunca ‘öteki’ne karşı korumalısın diye.

Tekrar gözlerimi kapayıp, ‘ruh’umu dinlemeye başladım. Moskova’ya gidebilirdim tabii. Neden şimdi gitmeyecektim? Neden şimdiye kadar beklemiştim? Hayal gücümü devreye soktum. Birden kendimi elimde fotoğraf çerçevesiyle Kızıl Meydan’da buldum. Hava çok soğuktu. Meydan boştu ilginç bir şekilde. Sadece Kremlin Sarayı’na bakan sırtı dönük bir kadın gördüm. Ona doğru yaklaşmaya başladım. Herhalde hissetmiş olacak ki bana döndü ve gülümsedi. Evet, o benim büyük anneannemdi. Kızıl Meydan hayallerimdeki gibiydi, büyük anneannem de öyle. Yüzünde kızının yüzündeki güzel şeyleri görebiliyordum. Çok asildi. Utandım, bir şey diyemedim. Sonra tekrar yüzüne baktım ve gülümsediğini gördüm. Bana “Çok geciktin Yeşim, daha erken gelmeni beklerdim” dedi. “Evet” diyebildim. Çocukluğum boyunca anneannemden annesinin hikâyesini defalarca dinledim. Hayatı zor ve mücadelelerle geçen bir kadın. Sovyet Devrimi’nden sonra büyük dedem ailesini korumak için onu alıp Türkiye’ye, Rize’nin bir köyüne yerleştirmişti. Sonrasında dedem geri dönüp Rusya’da öldürülmüştü. Büyük anneannem kızlarına bakabilmek için İstanbul’a göç etmişti. İstanbul’da bakıcılık ve Fransızca öğretmenliği yaparak para kazanmış ve Rize’ye kızlarına göndermişti. Bu son derece cesur ve çalışkan kadına “Erken gelebilirdim ama yeterince cesur değildim” mi diyecektim? Torunu olarak onu hayal kırıklığına uğratmak istemedim, sustum. Meydanda biraz yürüdük, sohbet ettik. Ona, bize ait her şeyi kaldığı yerden anlattım ve tekrar geleceğime söz vererek oradan ayrıldım. Gözümü açtığımda elimde fotoğrafla kütüphanemin önündeydim. Büyük anneannemin fotoğrafını yerine koydum ve son bir kez baktım. Büyük anneannem sevdiğim bütün kadınlardaki güzelliklerinden izler taşıyordu.

Bir an gözüm pencereye doğru daldı. Dışarda olmak istedim. Uf! ‘Öteki’ gene iş başındaydı. Şimdi nereye gitmeliydim? Belki bir süre dinlenmeliydim. Kızıl Meydan çok büyüktü, yormuştu beni. L koltuğun ucuna oturdum ve aklıma mutfaktaki bulaşıklar geldi. Belki seyahate ara vermeliyim, diye düşündüm. Evet, ‘öteki’ kazandı. Aklım seyahatteyken bulaşık yıkamaya koyuldum. İşim bittikten sonra tekrar kırmızı koltuğa döndüm ve nereye gitmek istediğimi düşünmeye başladım. Bu ara iyi olmuştu. Hem biraz ısınmış hem de ‘öteki’ni doyurmuştum.

Sonra gözüm karşımdaki televizyon ekranına takıldı ve kendi yansımama baktım. ‘Öteki’ birden odamda olduğumu hatırlattı. ‘Ruh’um ise hemen devreye girerek bu anı seyahate verilmiş küçük bir mola olarak değerlendirdi ve beni seyahate çekmeyi başardı. Şimdi yola koyulmanın vakti gelmişti. Hava kararmadan bir iki yer daha görmeliyim, diye düşündüm. Gözüm sağ çaprazdaki fotoğrafa takıldı; 2017 yılında Portekiz’in Aveiro şehrinin sayfiyelerinden Costa do Nova’da çekmiştim. Fotoğrafta okyanusa giden iki yol bir noktada kesişiyor. Bu fotoğrafı ne zaman gride kalsam, yaptığım seçimin beni okyanusa ulaştıracağını hatırlatması için duvarıma astım. Evet… Şu an orada olmalıydım ve gözlerimi kapayıp, okyanus sesini hatırlamaya çalıştım. Hafif bir üşüme hissettim. Başardım, oradaydım. Uzun bir süre sadece okyanusun sesini dinledim. Sonra çok üşüdüğümü hissederek oradan ayrılmaya karar verdim ve gözlerimi açtım. Evde olduğumu anladım. Okyanus havası bana çok iyi gelmişti. Keşke daha önce ve defalarca bunu yapsaydım, diye düşündüm. Geri dönüş yolunda öylece yürüdüm. Nereye gitmeliyim diye düşünürken, kütüphaneyi geçip salonun kapısına varmıştım bile.

Temiz hava beni yormuştu ve hava artık kararmıştı. ‘Öteki’ dinlenmemi, ‘ruh’um seyahate devam etmemi söylüyordu. De Maistre kitabında “Seyahatten aldığımız haz seyahat ettiğimiz yerlerden çok seyahat anlayışımıza bağlıdır” (s. 7) demişti. Ben çok mutluydum, gezdiğim yerler en çok gitmek istediğim ve gittiğime en çok memnun olduğum yerlerdi. Odamda yoluma çıkıp da gözüme değen her şeye çok teşekkür ettim. Artık eve dönme vakti gelmişti. Geriye dönüp baktığımda en sevdiğim pop up kitabı, Alice Harikalar Diyarında’yı gördüm ve elime aldım. Sayfalarını karıştırırken şişeyi gördüm. Üzerinde “İç beni” yazıyordu. Ben de bana seyahatim boyunca eşlik eden çayımdan son bir yudum aldım ve eve vardım.

Kolaj/video: Ilgın Yeşim Eldeş

“Bu metin mekânın mevcut sınırları ve zihinsel sınırlarının ara kesitinde kalan mimar yazarın yapmış olduğu seyahati içermektedir” desem, güzel yalan olurdu. Belki bir mimarlık yayınında yer bulabilirdi ama ben bunu mu yapmak istiyorum? Yalnızca seyahate çıkmak istedim ve çıktım. De Maistre seyahatini eleştirenlere şu şekilde açıklama getirmişti;

“Bu seyahate sırf yapacak bir şeyim olmadığından ya da bir şekilde şartlar beni zorladığı için çıktığımın düşünülmesini kesinlikle istemem. Sizi temin ederim ve değer verdiğim her şeyin üstüne yemin ederim ki ben, 42 günlüğüne özgürlüğümü elimden alan olaydan çok daha evvel bu seyahate çıkmak niyetindeydim. Bu zorunlu eve kapanma, yola daha erken koyulmam için bahane olmuştur.” (s. 46)

Ben de beni eleştirecek okurlara şunu söyleyeceğim: De Maistre’nin seyahatinden farklı olarak, benim seyahatimin başlamasına içinde bulunduğumuz karantina şartlarının vesile olduğunu dürüstçe söyleyebilirim. Bu süreçte karantinaya alınamayacak, bitmeyecek, ısmarlanması mümkün olmayan ve sahip olmak için sıra beklemek zorunda kalmayacağınız tek şeyin hayal gücü olduğunu öğrendim. Size yola çıkmanız için ısrar edemem ama hayal etmeniz için ısrar edebilirim; çünkü hayal ederseniz, yola çıkacağınızı biliyorum. Kaldığım yerden devamını getirmeniz dileğiyle, iyi yolculuklar…

hayal, Ilgın Yeşim Eldeş, karantina, Odamda Seyahat, Xavier de Maistre, yolculuk