EuroMayDay, 2011,
fotoğraf: Rasande Tyskar,
(CC BY-NC 2.0).
EuroMayDay her yıl
1 Mayıs’ta gerçekleşen
prekarite karşıtı bir eylem.
Yaratıcı İnsanlar
Neden Mutsuz?
Prekarite, Üretim İlişkileri
ve Avokado Soslu Enginar

Akıllı çocukların mühendis olma gerekliliği yeni yeni ortadan kalkmıştı. Yaratıcılığın geçim kaynağına dönüşebildiği, üstelik kuşluk vakti kalkmamayı tolere edebilen, cazip meslek seçenekleri gündemdeydi. Reklam, mimarlık, medya, tasarım. Bu meslekler iş gücünün, katı kurallarla —zamansal ve mekânsal zorunluklarla— köleleştirildiği düzenden sıyrılmayı vaat ediyordu. Reklam ajansının, mimarlık ofisinin gayriresmi mekân kurgusunda esnek saatlerle çalışabilir, proje yöneticisi, kurgucu, tasarımcı, yazılımcı olarak her gün aynı yere gitmeden de para kazanabilirdiniz. Yaratıcı endüstriler, filoloji mezununu, felsefe-sosyoloji diploması ile ne yapacağını kestiremeyenleri de geleneksel dertlerinden kurtarıyor —devlet kapısında öğretmen olmaktan— yaratıcı mecralarda yazar, editör, çevirmen yapıyordu. Mimar, tapu kadastroda iş aramaktansa, bienal bienal gezebilir kendi projelerini üretebilirdi. Böylece post-endüstriyel, refah devleti sonrası topraklarda, kültürel sermaye sahibi insanlar, yaratıcı endüstrilerin on üç adet olarak sınıflandırdığı1 meslek dallarında —özel teşebbüste veya kendi kendilerinin patronu olarak startuplarında— istihdam buldular. Bir de özgürlük buldular, kendi zamanlarını yönetmenin ve özyönetimin sağladığı görece bir özgürlük.

İş yapma şekilleri kontratlı, yarı zamanlı, proje bazlı, sözleşmeli, freelance olabiliyor. Daha bir kendi kendinin patronu olmak isteyenler, kendi mekânlarını edinebiliyor. Yaratıcı endüstrilerin girdi maliyetleri pek yüksek değildir. Ara mal, fiziki sermaye ihtiyacı az olduğundan birkaç müşteri veya proje sonra bir home ofisten kreatif ajans çıkması mümkündür. Birkaç proje sonrasında bir Zuckerberg veya Watchowski Kardeşler de çıkabilir.

Yalnız, bu romantik özgür çayırlarda kayıracak kollayacak bir mekanizma yoktur.

Emek güvencesizdir. Post-endüstriyel dönemde, Fordist ekonomiye direnç gösteren sanayi toplumunun dayanışma mekanizmaları; sendika, sınıf bilinci, sosyal devlet anlayışı güçlü değildir. İş saati ve ev saati ayırt edilemeyebilir. Fazla mesai ücrete tabi değildir. Telif parası gelmeyebilir. Böylece, sistem karşısında direniş alanları olma potansiyeli taşıyan yaratıcı endüstriler, oldukça ironik bir şekilde, emeği neo-liberal projenin arzusu doğrultusunda dönüştürdüler.2

Kontratlı, yarı zamanlı, proje bazlı sözleşmeli iş yapma şekilleri ile işgücü piyasalarındaki kuralsızlığı yaygınlaştırıp meşrulaştırdılar. Üstelik, zamanını yönetmenin getirdiği özyönetim algısı ile tüm bu esnekleşmiş emek politikalarını ‘özgür bireysel tercihler’ olarak meşrulaştırdılar. Güvencesiz emek, kazandığı meşruiyetle bir norm hâlini aldı. Kas gücü yerine bilişsel [cognitive] emeği, kültürel sermayeyi öne çıkaran, resmi adıyla ‘yeni ekonomi’ trendi 1990—2008 yıllarında ivme kazandı. Taşeronla freelance yan yana geldi. Güvencesizlik ortak paydası, mevsimlik işçiyi, kuaförü, yarı zamanlı üniversite hocasını, kültür işçisini Guy Standing’in deyimiyle ‘aynı emek havuzunun’ içine attı. Yaratıcı endüstriler piyasa koşullarının talep ettiği bu güvencesizleşen, prekerleşen emek koşullarının yayılmasında araçsallaştırıldılar. Örneğin medya sektörü, güvencesiz istihdam koşullarının yaygınlaşmasında başı çekti. Aydınlanmanın Diyalektiği’nde, ta 1940’larda öngörülen gerçek oldu; kültür endüstrisi “kendilerini sistemin ihtiyaç duyduğu şeylere dönüştüren insanlar için rol modelleri” yarattı.

Evinde oturup çeviri yapan, jingle yazan, kod yazan, yarı zamanlı dil, sanat, tasarım, teori dersleri veren, bağımsız küratör, editör olan insanlar, düzenden çaldıklarına inandıkları ‘kendi yönettikleri zamanlarında’ artık, oturup yarın hangi koşullarda yaşayacaklarını düşünüyorlar. Bu bulaşıcı sosyal, ekonomik, hatta varoluşsal güvencesizlik hâli ‘prekarite’ [precariat] kelimesi ile karşılanıyor.

Peki sosyal medya listenizin neredeyse tamamı nasıl oluyor da bu insanlardan oluşuyor?

Neden çoğu gelecek konusunda karamsar? İlk soruya mesleklerin görünürlüğünün ve yaşam tarzlarının sürekli köpürtüldüğü yanıtı verilebilir. Aslında, yaratıcı endüstrilerdeki çalışan sayısı Türkiye’de 191.634 olarak hesaplanıyor.3 Veya, neredeyse herkesin bu alandan olduğunu zannetmekte haklı olabilirsiniz, çünkü çalışanların %64’ü gibi ezici bir çoğunluğu İstanbul ve Ankara’da toplanıyor. Hatta yakın geçmişteki talep patlaması sonucu, bazı yaratıcı endüstri dallarındaki büyüme performansı %400’ü aşıyor.4 Karamsarlık meselesine gelince, hem ekonomik hem sosyal olarak tarif edilen güvencesizlik hâli prekarite, Chomsky’e göre insanlığın %99’unu tehdit ediyor.5 “Biz kaç kişiyiz, buraya nasıl geldik?” sorularının da, kısa bir açıklaması var. Öncelikle, bahsedilen yaratıcı meslekler sanılanın aksine, 90’larda fuck the system rozetleriyle, film ve müzikleriyle (bkz. Fight Club, Nirvana) büyümüş neslin bireysel, özgür tercihleri sayılmayabilir. Düzene karşı biriken enerji, köle olmama istemi bir nevi düzene aktı. 1940’larda sanayi odaklı kalkınma politikası ve güçlü devlet anlayışı nasıl bir kuşaktan devlet memuru, sanayi işçisi ve mühendis yarattıysa, ‘sanayi ötesi toplum’, kavramlarıyla da anılan 1980’ler ve 90’lar da “işle eğlencenin örtüşmediğini düşünüyorsanız yanlış meslektesinizdir” diyen yaratıcı insanları yarattı. Küresel ve yerel politikalar cazip pazarlama teknikleri buldular. Zaten yaratıcı endüstriler ilk kez, 90’ların sonunda İngilizlerin ilgili bakanlığı tarafından resmen, resmi belgelerde tanımlandı.6 Ardından uluslararası kuruluşlar, bu endüstri için gereken düşük maliyetli insan kaynağını yaratmak üzere 3. Dünya Ülkelerine ‘yeni ekonomiyi’ pazarladılar. 90’ların sonunda, Türkiye’de sanat yönetimi, ses ve görüntü tasarımı, görsel iletişim tasarımı, reklamcılık gibi bölümler açıldı. Yine aynı dönemde Hindistan’ın makûs kaderini değiştirebilecek bir atılımla, dünyaya oyun yazılımı üretmeye başlamasını sevinçle karşılıyorduk. UNESCO, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) gibi uluslararası örgütler, kültür ekonomisi ve yaratıcı endüstrilerin gelişme ve istihdam sağlayıcı potansiyelini, gelişmekte olan ülkelere anlatmak üzere raporlar hazırladılar. Türkiye’ye de elbette özel bir bölüm ayrılan, UNCTAD’ın 2008 ve 2010 tarihli “Yaratıcı Ekonomi” raporları gibi. Yalnız bu istihdamın kırılgan koşulları baştan konuşulmadı. Örneğin yeni medya yazılımı, oyun geliştiren Hindistan’ın, bu yeni iş gücü de dahil tüm iş gücünün %90’ının preker esnek emek profilinde olması bizde pek yankı bulmadı.

Raporda özetle gelişmekte olan ülkelere şu söylendi: “2008 yılındaki ekonomik krizden yaratıcı endüstriler göreceli olarak daha az etkilenmişlerdir. Yaratıcı endüstriler gelişmekte olan ülkelerin arzu ettikleri ekonomik sıçramayı yapabilmeleri için önemlidir.”7

Sonuç; 2008 ile 2011 arasında Türkiye’de yazılım, yayıncılık, radyo televizyon gibi alanların büyüme performansı, %487, %465, %264 gibi rekor seviyelere ulaştı. Zaten 90’lardaki dalgayla yaratıcı endüstrilerde çalışanlar arasında reklam alanında istihdam bulanlar, 2011’de tüm endüstrinin %36,4’ünü kaplamaya başlamıştı bile. Tasarım ve fotoğrafçılık alanındaki büyüme de %91 gibi hatırı sayılır oranlardaydı.8

Yani böylece smart casual kıyafetler içinde eğlenceli ofis ortamından, network ilişkilerinin kurulduğu pre-club ortamlarına uzayan çalışma kültürü ve ‘beyaz yakalı’ efsanesi boyut kazandı.

Çalışma kültürünün cazibesi emek profilinin güvencesizliğini örttü.

Marksist çizgideki teorisyenlerden “beyaz yakalı mavi yakalı gibi ayrımlar geçinmek için çalışmak zorunda olan emek profilini böler; güvencesizleşen çalışma koşulları karşısında organize olmayı zorlaştırır, konum kaybettirir” itirazları yükseldi. Ancak, Richard Florida’nın yaratıcı sınıf kavramı, Guy Standing’in yükselen, tehlikeli ve yeni bir sınıf olarak tanımladığı ‘prekarya’, aslında tüm iş gücünün mustarip olduğu bu koşullar etrafında oluşan çekim gücü yüksek terminolojiler oldular.

Prekarya ile tanışmak

Standing’e göre “her an herkes prekaryanın bir parçası hâline gelebilir.” Standing toplumu yedi sınıfa ayırıyor. Elitlerle başlayan listenin yedinci sırasında işsizler ve evsizleri de kapsayan ‘ayrıksı kesim’ adlı sınıf var. Prekarya ise bundan önce geliyor.

Fakat, “Prekarya işçi sınıfının veya proletaryanın parçası değildir.” diye uyarıyor Standing.9 Marksist teorisyenleri burada karşısına alıyor. Getirdiği işçi sınıfı tanımlaması ise biraz sorunlu; örneğin bir küratör, bir ses tasarımcısı Standing’in proleterya tanımı dikkate alındığında bir kodaman mı oluyor diye sormak gerekiyor. Standing’e göre, işçi sınıfı “uzun süreli kalıcı işi, mesai saatleri belli olan, kolektif anlaşmaların ve sendikalaşmanın öznesi olan, ana babaların mesleki unvanlarını anladığı bir kategori.” Tabii Marx ve Engels, sınıfları çalışma koşulları yerine üretim ve mülkiyet ilişkilerini esas alarak tanımladığından Marksist çizgideki pek çok teorisyen “bu güvencesiz, bu daha da güvencesiz” gibi çalışma koşullarına göre sınıf yapılandırmaya karşı çıkıyor.

Örneğin Richard Seymour, prekaryanın “yeni yeni oluşan bir sınıf” tezine paketlendiğinde, “sosyal güvencesizliğin ve güvencesiz emeğin gerçekliğinin yanlış değerlendirileceğini” saptıyor. Prekaryanın “egzotik, yabancı tehlikeli bir şey” olmadığını, “Murdock’un yemekli partilerine davet edilmeyenler”, “güç bloğu dışında kalan herkes” olduğunu belirtiyor.

Standing ise, çeşitlenen üretim şekillerinin mevcut sınıf tanımlarını artık eskittiğini, işlevsizleştirdiğini iddia ediyor. Zaten, yaratıcı endüstriler 90’lı yıllarda 3. Dünya Ülkesi gençlerine pazarlanırken küçük burjuva çizgisinde çekidüzen verilen iş ve yaşama kültürü öne çıkarılıp emek güvencesizliği ve hakiki sınıfsal aidiyet örtülmüştü. “Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan proleteryaya” tezat olarak, ayrı bir sınıf niteliğinde ısrarla pazarlanan beyaz yakalıların ‘cv’lerini dolduran kültürel sermayeleri’ öne sürüldü.

Fakat Fransızca ve Photoshop bilgisinin veya avokado soslu enginar sevgisinin, hem emeği bu ortak güvencesiz emek havuzundan alıkoymadığı, hem de üretim ve mülkiyet ilişkileri açısından Marx’ın bahsetmediği yeni bir pozisyon yaratmadığı oldukça açık.

Chomsky bizzat Fed Başkanı Alan Greenspan’in, aslında tüm ekonominin başarısını ‘çalışan güvencesizliğiyle’ özetlediğini söylüyor. “Böylece gerçekten de şimdi dünya plutonomi [plutonomy] ve prekarya olarak ikiye ayrılıyor —işgal et hareketinin tasvirinde olduğu gibi, %1 ve %99 olarak. Bunlar tam sayılar değildir, ancak tam olarak hakiki resimdir.”10

New Left Review’daki makalesinde Breman, “Standing’in yaptığı şekilde işgücünün fraksiyonlarını güvencesizlik derecelerine göre sıralamak yerine, organize işgücü ile kayıt dışı sektörler arasında ittifak kuran, ortak noktaların altını çizen stratejiler geliştirilmesi” gerektiğini söylüyor. “Gelişmiş ekonomilerde gayriresmi ve preker emek etrafında hatırı sayılır bir literatür gelişti” diye yazıyor ve soruyor: “Peki, gerçekten de yeni bir fenomenden mi bahsediyoruz?”

Yaratıcı insanların bu koşullar karşısında henüz neden bir vücut bulamadığının açıklaması ve yukarıdaki sorunun samimi bir yanıtı Mitropoulos’un satırlarında cisimleşiyor: “Prekaritenin son zamanlardaki yükselişi gibi algılanan şey, aslında prekaritenin, onunla karşılaşmayı beklemeyenlerce keşfedilmesinden ibarettir: Çünkü onlar, bedenlerine has özellikler ile olası parasal değerleri arasında […] sözümona içsel ve ezeli ebedi (belki biyolojik) bir ilişki olduğunu sanmışlardır.”11

1. Terry Flew, “Introducing Creative Industries: The UK DCMS Task Force”, s.: 9–32, Terry Flew, The Creative Industries: Culture and Policy içinde, SAGE Publications, 2012.

2. Terry Flew, The Creative Industries: Culture and Policy, SAGE Publications, 2012.

3. İstatistik verilerin kaynağı için bkz.: Luciana Lazzeretti, Francesco Capone, İ. Erdem Seçilmiş, “Cultural and creative industries in Turkey A benchmarking with Italy and Spain”, Regional Studies Association European Conference 2014, Izmir, Turkey, 15–18 June 2014.

4. A.g.e.

5. Noam Chomsky, “Plutonomy and the Precariat: On the History of the US Economy in Decline”.

6.Creative Industries Mapping Documents, 2001

7.Creativity and culture-linked industries are more resilient to crisis”.

8. Luciana Lazzeretti, Francesco Capone, İ. Erdem Seçilmiş, “Cultural and creative industries in Turkey A benchmarking with Italy and Spain”, Regional Studies Association European Conference 2014, Izmir, Turkey, 15–18 June 2014.

9. Guy Standing, The Precariat: The New Dangerous Class, Bloomsbury Academic, 2011.

10. Noam Chomsky, “Plutonomy and the Precariat: On the History of the US Economy in Decline”.

11. Angela Mitropoulos, “Güvence-Siz?”, Sanat Emeği: Kültür İşçileri ve Prekarite, Ali Artun (der.), İletişim Yayınları, 2014.

prekarya, Sılay Sıldır, yaratıcı endüstriler