Kadını Tuş Eden Tuşlar

Altı-yedi yıldır grafik tasarımın Türkiye’deki geçmişini belgelemeye çalışıyorum; bu amaçla farklı kaynaklara ulaşıp incelemem gerekti. İletişimin, reklamın, tasarımın, yazının, baskı tekniklerinin ve görsel kültürün geçmişini araştırırken, farklı alanlardan ilginç malzemelere de rastlıyorum. ‘Ivır-zıvır tarihi’1 denilen bu tür konulara sürekli denk geldiğimde, bulduklarımı bir dosyada topluyorum. Belirli bir yoğunluğa erişince; kronoloji/akış, hikâye/anlatı, anlam/bağlam vb. şekillenmeye başlıyor. Sadece ilgimi çektiği için biriktirdiğim, ama gittikçe derinleşen, “buradan bir şey çıkar” dediğim dosyalarımdan biri, daktilo ve kadın üzerine. İleride kapsamlı bir sergiye ve yayına dönüşmesini umduğum projenin araştırma notlarından bazılarını Manifold’da paylaşıyorum.

Daktilografi2

Daktilo ve kadın ilişkisi üzerine dosya oluşturmama neden olan ilk görsel, karikatürist Ramiz Gökçe’nin (1900–1953) bir kapak resimlemesiydi. Gökçe’nin ‘basın yayın ressamlığı’nı3 belgelemeye çalışırken, grafik resimlemeye ilişkin üretimlerini bir araya getiriyordum, böylece Daktilografi kitabına eriştim. Gökçe’nin dergi kapaklarında sıkça resmettiği şuh kadın tiplemesi, bu kez daktilo kullanan/öğrenen bir kadın olarak karşımdaydı. Öyle ki, daktilodan çok kadının çekiciliği öne çıkartılmıştı. Müellifin bir başka kapak ressamını değil de Gökçe’yi tercih etmesinin nedeni, çizerin o dönemde albenili kadın tiplemeleriyle öne çıkması olabilir.

1928 tarihli kitap, Yazı Devrimi üzerine yayımlanmış; kapakta eski ve yeni yazıyı bir arada görüyoruz. Tipografiye bakıldığında; eski yazı hüsnühat ile yazılmışken/çekilmişken, yeni yazı ise hurufat kullanılmadan çizilerek oluşturulmuş. Eserlerinin kenarına iliştirdiği imzasında düne kadar eski yazı kullanan Gökçe, bu kez Latin abecesi kullanmış. Kitabın içinden çıkan ve Türkçeleştirilmiş tuş takımını anlatan belge, dönemin önemli hattatı ve akademi hocası Halim Özyazıcı’nın eseri. Belgedeki açıklamalar eski yazı olmasına rağmen, hattat çalışmasını Latin harfleriyle imzalamış. Bu bağlamda Yazı Devrimi vurgusu düşünüldüğünde; kadın figürünün de, modernleşen ‘Yeni Türkiye’ düşüncesine göre resmedildiği söylenebilir.

Daktilografi, 1928. Kapak; kitap içinden çıkan tuş takımı; üstte solda sırayla
Ramiz Gökçe ve Halim Özyazıcı.
(Ömer Durmaz arşivi)

Antika kültürü, koleksiyon ve sanat dergisi Tombak’ın 1999’daki bir sayısında, “Eski Daktilolar” adlı yazı şöyle başlıyor: “Yazının başlığını görüp de, uzun tırnaklı ojeli, balıketinde, fettan görünümlü bir hatun gelmesin aklınıza. Konumuz eski yazı makineleri. Tuşların üzerinde, nice uzun parmaklı, bazıları gözlüklü, genellikle iri göğüslü dilberi eskitmiş (...) eski daktiloları anacağız hep beraber.” Yazar, daktilodan önce, daktiloyu kullanan kadının akla geleceğinden emin; kadın tarifi cennette huri düşleyenlere yakın. 1928 tarihli Daktilografi’deki kadın figürüyle, 1999’da betimlenen daktilo kullanan kadın tiplemesi örtüşüyor: Resimleme, yazının sureti; yazı, resimlemenin resimaltı gibi. Kadınların daktilo kullanıp çalışma hayatında yer almaya başladığı 1920’lerden bu yana pek bir şeyin değişmediği, daktilonun kullanıcı profili üzerinden bir arzu nesnesi hâline getirildiği görülüyor. Aslında, çapı keyifle genişletilmiş bir genelleme var!

Daktilografi kitabı bir kenarda dururken, araştırdığım çetrefil konulardan biri olan mekanik yazı üretiminin bu coğrafyadaki gelişimi üzerine çalışıyordum. Daktilonun girişini, Yazı Devrimi’nin etkisini inceliyordum ki, daktilonun ilk işlevinin ötesinde bir yere konumlandırıldığını, fetiş bir nesne hâline getirildiğini, kadınların toplum içindeki konumunu belirleyen toplumsal dönüştürücülerden biri hâline geldiğini daha iyi anladım.

Yazı Devrimi’nin Mekanik Dizilimi

Sürecin ana dinamiği olduğu için Yazı Devrimi’ne ve daktilonun tarihine kısaca değinmekte yarar var: Klavye (tuş takımı), bir bilgisayarı oluşturan parçalardan teknik olarak en basiti, en değişmezlerden biridir. Mekanik klavyeler dışında, sanal klavyeler için de aynı şey söylenebilir. Bugün artık her an parmaklarımızın ucundaki tuş sistemlerinin basitliği, elbette kullanım amaçlarının gereği. Klavyenin gelişimi daktilonun çıkışıyla başlıyor ve tam bir serüven! Basılmış yazının üretimini, matbaa makinelerinden alıp kullanıcının masasına kadar getiren, yazı üretimini bireyler için de makineyle mümkün kılan daktilo, bugünkü klavyelerin mekanik atası. 1800’lerin başında icat edilen daktilonun gelişme süreci 200 yılı buluyor. Önce mekanik, sonra elektrikli, en sonunda da elektronik daktilo çıkıyor; ancak yine de yeterli olmuyor, beklentiler ve gereksinimler giderek yükseliyor.

Bilgisayarı küçültüp evlere sokan kişisel bilgisayarların mekanik öncüsü de, bir anlamda daktilonun hikâyesiydi. Her ne kadar bilgisayarın atası olarak kabul edilen icat abaküsse de, söz konusu ilişki temelde yazılımla ilintilidir. Sürece mekanik ve ergonomik donanımın gelişimi açısından bakıldığında, daktilo ile bilgisayar arasındaki halef selef durumu görülebilir; birinin diğerini koltuğundan/masasından ettiği biliniyor. Gelinen noktada, bilgisayarla yapılabilen en basit iş yazmakken, en gelişmiş elektronik daktilo bile yazı üretiminin artan çeşitliliği karşısında yetersiz kaldı. Bu yüzden de daktilo; geçmişin mekanik acılarını, anılarını, insanla makinenin mücadelesini simgeleyen bir nostalji nesnesine dönüştü.

Daktilo, ailemizin bir üyesi, 1930’lar.
(Ömer Durmaz arşivi)

Milli mücadelenin ardından saltanatın/halifeliğin kaldırılması ve Cumhuriyet’in ilanı gibi öncü değişimlerle kıyaslandığında, en keskin ve hızlı dönüşüm Yazı Devrimi’ydi. Belki de bu nedenle, teknik karşılıklarının şekillenmesi zaman aldı. Türkçeleştirilen A klavye devrimle doğru orantılı çabucak yaşam bulsa da, standart hâline gelemediği için Yazı Devrimi’ni tam anlamıyla yansıtamadığı söylenebilir. Dolayısıyla, daktilonun gerçek anlamda ‘millileşmesi’ hemen gerçekleşmedi.

En radikal kimseleri bile, tuş takımı özelinde ‘ulusalcı’ yaptıran F klavyenin yaratıcısı İhsan Yener, o günleri şöyle özetliyor: “Arap harfleri ile yazan daktilolar varmış Türkiye’de. Harf inkılabından sonra, üzerinde Türkçe harflerin de bulunduğu daktilolar ithal edilmeye başlanmış. Ancak, her fabrikanın klavyesinde Türkçe harflerin yerleri farklı farklı. Belki 70 farklı klavye dizilişi var. 1928’de resmi dairelerin alacakları klavyelerin aynı dizilişte olmasına karar verilmiş ama o karar başarılı olmamış. 1946’dan itibaren Türk dilinin özelliklerine uygun, standart bir klavye geliştirilmesi için resmi makamlara yazılar yazdım. Demokrat Parti’nin yeni seçildiği dönemde, Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’den randevu alabildim. Onunla birlikte Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a gittik. “Bilimsel bir klavye yapın, sizin yaptığınızı kabul edelim” dediler. Yabancı uzmanların da bulunduğu bir komisyon kuruldu. Türkçede kullanılmakta olan tüm kelimelerin istatistiğini Türk Dil Kurumu’nun kılavuzundan yararlanarak çıkardık. 29.934 kelime içinde hangi harften kaçar adet bulunduğunu tespit ettikten sonra, parmakların fiziksel güçleri ve hareket özelliklerini de esas alarak harfleri yerleştirdik. Ellerin kullanım yüzdesini de hesaba katarak yaptığımız klavyede sol el yaklaşık yüzde 49, sağ el de yüzde 51 oranında kullanılacak şekilde harfler yerleştirilmiştir. Türkçenin fonetik özelliğine uygunluk açısından sesli harfleri sol elde topladık.”4

Vakit gazetesinin 1928’deki haberinin başlığı: “Türk daktilosu tesbît edildi”. Gazetenin geneli eski yazı ile dizilmiş. Birkaç ana başlık Latin abecesiyle oluşturulmuş. Gazetenin adındaki çözüm ise akla yatkın; eski yazı altta, yeni yazı üstte. Haberin metninde Türk daktilosu olarak işaret edilen tuş takımının kökü Fransız ‘azerty’e uzanıyor. Dönemin frankofon eğilimi düşünüldüğünde, Latin abecesine geçişte ‘azerty’nin bir geçiş basamağı olarak kullanılıp Türkçeye uyarlanması makul görünüyor.

İdeal Türkçe Yazı Makineleri

Cumhuriyet tarihinin görsel belleğinde, “İhap Hulusi – İstanbul” imzası sık görülür. İhap Hulusi Görey, Türkiye’de tasarım eğitiminin henüz olgunlaşmadığı bir dönemde, yurtdışında aldığı eğitimle öne çıkar; hem özel sektörün hem de devletin başat kurum ve kuruluşlarına ilanlar ve afişler yapar. Genç Cumhuriyet’i yüzlerce kez grafik yüzeye resmeder. Görey’in daktilo ilanı yapmaktan da geri kalmadığı görülüyor: Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Kasım 1928 tarihli küçük boyutlu ilanın başlığında şöyle yazıyor: “İdeal Erika Türkçe Yazı Makineleri”. Eski yazı ile hazırlanan reklam, Yazı Devrimi’nden hemen önce yayımlanmış. İhap Hulusi’nin meşhur üçgen imzası da eski yazı.

Erika Türkçe yazı makineleri ilanı, tasarımcı: İhap Hulusi, 1928.
Solda ilanın yayımlandığı
Cumhuriyet gazetesi sayfası.
(Ömer Durmaz arşivi)

İlanın altında satış yerinin adresi, onun altında yazı makinelerini satanların isimleri, en altta da daktilo derslerinin başladığı duyurulmuş. Kaynaklarda, ilk daktilo kursunun 1929’da başladığı belirtilmiş. Acaba bu bilgi Latin harfli dizilim için geçerli olabilir mi? Ya da 1928’de açılan daktilo dersi, kurs düzeyinde olmayabilir mi? Ders ile kurs ayrılabilir elbet; ancak ayrı değerlendirilecek kadar farkları var mıydı? Bu düzeyde bilgiye sahip miyiz? Şüphesiz 1928’ler bir geçiş dönemiydi ve hızla yanıp sönen girişimler oldu; ilk kurs ilgi görmemiş, sadece duyuruda kalmış da olabilir.

Erkeklerden Çoğu Makineleri Kullanamıyor

Dönemin gazetelerinde daktiloya ilişkin türlü haber var; biri çok ilginç, başlığı “Erkeklerden çoğu makineleri kollanamiyor”. 1929’da Akşam gazetesinde yayımlanan haberin dilinden, Türkçe açısından bir geçiş döneminde olduğumuz anlaşılıyor; Yazı Devrimi henüz yapılmış, uygulamada hemfikir olunması gerekenler için zaman gerekiyor. Metni, yazım hatalarıyla birlikte aynen aktarıyorum: “Her daire daktilo kadrosunu tesbit etmiştir. Devaire daktilo olarak girmek isteyenlerin müracaatları, münhal olmadığı cevabile reddedilmektedir. bazı dairelerde ötedenberi müb?yyizlik edn kâtipler işlerini kaybetmemek için yazı makinesi ile yazı yazmağa başlamışlardır. Ancak bu efendilerden çoğu, makinelerin aksamını bilmedikleri için ekseri makineler daha şimdiden bozulmuştur. bu itibarla yazı yazmasını iyice bilmeyenler bu makineleri istimalden menedileceklerdir.”

Baskı makinelerinin Osmanlı’ya girişinde, işlerini kaybetme korkusu yaşayan hattatlar dönemi gibi, yazı makinelerine geçişle birlikte mesleğinden olacağını düşünen kâtipler döneminden de söz edilebilir mi? Üstelik korkularında haksız olmadıkları da ortada. Peki, başlıktaki ‘erkekler’ vurgusu neden? Pekâlâ ‘kâtipler’ denilebilirdi! Kadın kâtipler vardı da, onlar kullanabiliyor muydu ki?

‘Kızlar’ Hayatımızda Mevki Sahibi Oluyor

Kadınların özellikle iş yaşamında, ofislerde çalışma olanağı bulmaları, Cumhuriyet devrimlerinin sonucunda gerçekleşti. Cumhuriyet ile birlikte kadının toplum içindeki yeri daha fazla tartışıldı. Kadınlara seçme seçilme hakkının verilmesi genelde bir etki yarattı. Öncü başlangıçlarla, hemen her meslekte kadınlar da görev alır oldu.

Hakimiyet-i Milliye gazetesinin 1929’daki bir sayısında, 1928 yılı değerlendirilirken Yazı Devrimi’nin etkileri arasında kadınların iş yaşamına daktilo kullanarak katıldıklarından da söz edilir: “Muhasebe: İnkılap Tarihinde 1928 yılı: 1928 yılı Türk inkılap tarihini en mühim bir yılıdır. Bu yıl içinde Türk birçok şeyleri tahakkuk ettirdi; öyle şeyler ki değme milletlerin tarihlerinde öyle bir sene değil, birkaç on sene içine ancak sığabilir. Fakat inkılabının en harikadarı şüphesiz harf inkılabıdır, ve büyle bir inkılap hiçbir reşit millete nasip olmamıştır. [...] Daktilografi öyle bir aldı yürüdüki bu sayede birkaç bin kız hayatımızda bir mevki sahibi oldu. [...]” Erkek egemen çalışma dünyasında bir-iki bin kadın çalışanın etkisini tam olarak değerlendirmek mümkün olmasa da, sosyal hayatta daha katılımcı olabilmeleri için önemli bir adım olduğu anlaşılıyor.

‘Kızlar’ ve mevki.
(Ömer Durmaz arşivi)

Daktilo Kursları

Daktilo eğitiminin 1920’lerin sonlarında başladığı ve hız kesmeden arttığı görülüyor. Daktilo kursları, özel sektörde kadına istihdamın önünü açan öncü kurumlar olmuş; genç kızlar adeta gelecek hayallerinin peşinde bu kurslara akın etmişler. Bugün hemen her alanda eğitim faaliyeti sürdüren kursların, önemli bir sektör hâline gelmesinde daktilo kurslarının gelişiminin de belirleyici olduğu anlaşılıyor. Bu kursların 90’larda dönüşerek bilgisayar eğitimi verdiklerini yaşı yetenler hatırlayacaktır.

Daktilo kursları, 1970’ler.
(Ömer Durmaz arşivi)

Patron İstifa

Türkiye’de kadınların çalışma hayatında varlıklarını artan oranlarda hissettirdikleri ve kadınların ev dışında çalışmasının önemli bir tartışma konusu hâline getirildiği yıllar, temelde 1950’liler. Bu fotoğrafın çekildiği yıllar olan 1970’lere gelindiğinde ise daktilo, bu topraklarındaki tarihini yarım asra dayandırmıştı. Hâliyle daktilo etrafında şekillenen hayatlar, meslekler sıralanır hâle gelmişti. Sekreterlik mesleği bunlar arasında en dikkat çekeniydi. Sekreter, Fransızca secrétaire “kâtip” sözcüğünden alıntılanmış. Geç Latince secretarius “sır kâtibi, özel kalem müdürü” sözcüğünden geliyor. Latince secretus “ayrı, saklı” sözcüğünden türetilmiş, bugünkü İngilizcedeki secretary sözcüğünün kökünü oluşturan secret da buradan geliyor. Sekreter için sır tutan kişi denilebilir. Mesleğin doğası gibi görünse de, sanıyorum sır saklamanın sınırlarının haddinden fazla genişlediği tahmin edilebilir. Eski Türk filmlerinden fazlasıyla ajite edilmiş sekreter karakterlerini hatırlarsınız. Patronu tarafından mobbing’e maruz kalan ya da kötü gözle bakılan...

‘Sekreterler’ isyanda, 1970’ler.
(Ömer Durmaz arşivi)

Daktilo Gitti, Bilgisayar Geldi

1956’da kurulan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016’da 60. yılını kutladı. Kurumun altmış yıllık tarihini, başyazar Emin Nedret İşli’nin yürütücülüğünde kitaba dönüştürdük. Araştırma sürecinde, İş Bankası’nın kuruluşundan sonra her on yılda bir çıkardığı çeşitli yayınları da inceledik. Bunlardan biri, 1963’te yayımlanan İş Bankası’na 30 Yıl Hizmet Verenler adlı yayın oldu. Katalog düzeniyle oluşturulmuş yayının sayfalarını incelerken “Bulunduğu Vazifeler” başlığında ‘daktilo’ yazan kadınlar dikkatimi çekti. Hemen hepsi zaman içerisinde daktilo vazifesinden servis şefliğine terfi etmişler. Daktilo kullanmak, o yıllarda bir kariyer planı gibi görünüyor. Asıl ilginç olan, çalışanların hem işe girdikleri 1930’lu yıllardaki, hem de kitabın yayımlandığı yıla ait bir fotoğrafın konulması; 30 yıllık değişimi kıyaslayarak görmek ilginç doğrusu. Fiziken değişmişler, giyim kuşamları değişmiş; başarılı olup meslekte yükselmişler de.

Daktilocu kadınlar, 
İş Bankası’na 30 Yıl Hizmet Verenler, 1963. (Ömer Durmaz arşivi)

Yine İş Bankası Kültür Yayınları’nın tarihi üzerine çalışırken, denk geldiğim belgelerden biri, adeta bir toplum mühendisliği örneğiydi. İş Dergisi’nde 1987’de yayımlanan “Bilgisayar ve Kadın” başlıklı yazıda, kadınlara yönelik güdüleme bu kez daktilo yerine bilgisayar üzerinden yapılıyordu.

“Gerek ülkemizde, gerek diğer ülkelerde iş gücüne katılan kadınların sayısı, ekonomik ya da benzeri çeşitli nedenlere bağlı olarak gittikçe artıyor. İngiltere’de yapılmış bir araştırmayı esas alarak hazırlanan bu yazı, kadının bilgisayar dünyasındaki yerini gösteriyor ve sanırız hanım okurlarımızın bir hayli ilgisini çekecek. [...] Eskiden hanımlar için geçerli olan çocuk, din ve ev üçlüsüne ait bağımlılık, bugün yerini bilgisayar alanında çalışan kıdemli kadınlar için kariyer, mücadele ve bilgisayar üçlüsüne bırakıyor.”

Daktilo, bilgisayar oluyor, 1987.
(kaynak:
İş Dergisi)

Aslında yazının genelinde naif bir iyi niyet var. En kibar söylemiyle pozitif ayrımcılık yapılmış; kadına iş yaşamında yer açılmış, uygun meslek biçilmiş. Gerçekte önerilense, Silikon Vadisi’nde yeni ve özgür bir hayat değil; kod yazıp yazılım geliştirmesini istemiyorlar! Asıl istenen; erkeğin altında çalışacak, dikte ettirilen, üstünün arkasını toparlayan, hamaliye işleri yüklenecek, diğer yandan ağırbaşlı, sessiz, itaat eden, pasif konumda bir işgücü profili.

Ofis Politikaları

Ağustos 1993–Ocak 1994 arasında, Cooper-Hewitt Ulusal Tasarım Müzesi’nde Mechanical Brides [Mekanik Gelinler] adıyla bir sergi düzenlenir. Sergi, kadınların evden ofise geçişini makineler üzerinden inceler; telefon, daktilo, çamaşır makinesi, ütü gibi 20. yüzyılda kadına yakıştırılan işlerde kullanılan araç gereçlerin tasarımını merkeze alır. Serginin küratörlüğünü tasarım tarihçisi Ellen Lupton, Sheri Sandler ile birlikte gerçekleştirir. Lupton’ın kaleme aldığı sergi kitabında, “Ofis Politikaları” bölümünde kadınların yazı makineleriyle ilişkisi detaylı şekilde ele alınır ve tasarıma odaklanılır. Bölümün girişi genel yaklaşım hakkında ipucu verecektir:

“Sekreterlik, 1880’lerden önce, mektupların, faturaların ve diğer belgelerin doldurulmasını ve yazılmasını ilgilendiren bir erkek göreviydi. Sekreter, yükselme ümitleri besleyen, giriş seviyesinde bir çalışandı; zaman içerisinde karar verme yetki düzeyine ulaştı, günlük ofis etkinlikleri içinde daha özgür, daha çeşitli hareket kabiliyetine sahip oldu. [...] Sekreterler, Rönesans’tan beri kültürel önem taşımış ve güçlü bir figürün sırdaşı ve yardımcısı oldular. Neredeyse tamamen erkek dünyasına özgü olan bu kavramın dişileştirilmesi 19. yüzyıl sonlarında inanılmaz bir hızla gerçekleşti. 1890’da ABD’deki daktilo ve stenografi işlerinin %60’ı kadınların elindeyken, bu oran 1900’da %77 ve 1920’de %90’a yükseldi. Bir iş alanının —özellikle sosyal konumla bağlantılı olan— kimliğinin erkekten dişiye bu hızda geçmesi nadir görülür.

Ofis işinin dişileştirilmesinde birkaç öğe etkili olmuştu; bunlar arasında sekreterliğe olan gereksinimin artması […] ve eğitimli kadın oranının yükselmesi sayılabilir […]. Kadın çalışanların kabul görmesine hazır bir ortamda, daktilo kullanımının yeniliğinin ofisteki erkek egemenliğine bir takoz etkisi yaptığı söylenebilir. Daktilonun oluşturulmuş bir cinsiyet tarihi olmadığından, kadın daktilocuların erkek sekreterlerin yerine geçtiği düşünülmedi. İşverenlerin erkek işi yapmak üzere kadınları işe almaları toplumsal olarak desteklenmemekteydi; çünkü bu —çalışmaları bir zorunluluk olarak görülen— babalar ve kocalardan işlerin alınması ve bu işlerin —çalışmaları fuzuli cep harçlığı arayışı olarak kabul edilen— daha az para ödenen kız çocuklarına ve karılarına verilmesi anlamına gelmekteydi. Tarafsızlığı sayesinde kadınlara alan açan klavye, kısa sürede dişileştirilmiş ofis işini tanımlayan bir özellik oldu.”

Serginin, 90’ların başında, modern Amerika’nın tarihine ve bu tarih içindeki kadının yerine, ev ve ofis makinelerinin tasarımı üzerinden çarpıcı ve kapsamlı bir bakış getirdiği görülüyor. Meseleyi daktilo ile sınırlandırıp Türkiye’deki süreci inceleyenler de olmuş: Örneğin, Gökhan Akçura’nın “Daktilo” başlıklı yazısı genel bir özet niteliğinde olduğu için yararlı bir kaynak. Akçura’nın yazısına eriştikten sonra, yeni bilgiler ve belgelerle konuya kendimce fark getirmeye çalışarak, Lupton’ın sergisinden de hareketle tasarımı öne çıkardığımı söyleyebilirim. Dolayısıyla en başta tasarımla ilişkisinin dolaylı olacağını düşündüğüm kadın ve daktilo projem, tasarım araştırmaları başlıklarımın arasına da girdi.

“Daktilo”, Denizkızı Eftalya Hanım

Araştırma notlarından oluştuğu için bu yazının şimdilik bir sonu yok, o nedenle yazımı eğlenceli bir şarkıyı paylaşarak bitiriyorum: Kadın ve daktilo ilişkisi üzerine biriktirdiklerimi Manifold için bir yazıya dönüştüreceğimi birkaç ay önce Facebook hesabımdan duyurmuştum. Araştırmacı dostlarım da, yorumlarıyla katkıda bulunmuşlardı. Uzman koleksiyoner Aybala Yentürk, taş plak devrinden, Denizkızı Eftalya’nın (1891–1939) “Daktilo” adlı müzik kaydını paylaşmıştı. Müzik kayıt tarihi araştırmacısı Cemal Ünlü’ye sorduğumda, kaydın tarihi için 1934–35 arasını işaret etti. Daktilonun edebiyattaki izleri, yazarların daktilolarıyla kurduğu ilişki biliniyordu. Daktilonun kişileştirilip metafor olarak kullanıldığı bu şarkıyla da, daktilonun müziğe yansıyacak kadar derin bir sosyal etkisinin olduğu anlaşılmış oldu. Bu sayede, görsel kültürle başlayan araştırma, toplumsal hafızanın diğer katmanlarına da kaydı: “Aşkımı yaz daktilo / Benim beyaz daktilom / Gel etme naz daktilom / Senden bir şey istemem / Gelirsen gelme demem / Anlamadım seni ben / Benim güzel daktilom”

1. Araştırmacı yazar Gökhan Akçura, 2013’te ‘ıvır-zıvır’ deyimi için şunları yazmış: “[...] Yıllar önce (yirmi yılı geçmiş) çıkan ilk kitabım Ivır Zıvır Tarihi adını taşıyordu. Daha sonra bu deyimi kitaplarımın genel başlığı olarak kullanmaya başladım: Ivır Zıvır Tarihi 1, 2, 3... ve sonrası. Ivır zıvır denilince ilk akla gelen isim oldum ister istemez... Bana en çok yöneltilen sorulardan biri ‘ıvır zıvır’ sözcüğüne neden bu kadar önem verdiğim oldu. Acaba konularımın ıvır zıvır olduğuna mı inanıyordum? Aslında hemen tahmin edilebileceği gibi, ele aldığım konuların hiçbir zaman ıvır zıvır olduğunu düşünmedim. Önemsiz olduklarını düşünseydim, ilgilenmezdim zaten. Bu isim elbette bir ajitasyondur, kışkırtmadır. [...]”

2. Türkçe, Fransızca, İngilizce ve Almanca Metinlerle Muhtasar Daktilografi, M. Hamid, Baskı Yeri: İstanbul, Yıl: 1928, Matbaa: Matbaa-i Ebüzziya, 63 Sayfa.

3. Neredeyse 1990’lara kadar, illüstrasyon alanında gazete, matbaa, kapak ve afiş ressamı adıyla çizerler çalışırdı. Basın yayın dünyasının o zamanki merkezi ‘Babıâli’ için çalışan ve ‘ressam’ olarak anılan bu çizerler; gazetelerin, dergilerin, yayınevlerinin ve matbaaların gündelik görsel ihtiyaçlarına hızlı çözümler üretirlerdi. Basın yayın dünyasının güzel yazı, çizim ve resimleme işleri bu deneyimli zanaatkârların ve sanatkârların elindeydi. Ön-tarih araştırmaları açısından, günümüz grafik tasarımcılarının öncüleri diyebileceğimiz Babıâli ressamları, Türkiye’nin görsel belleğini uzun yıllar şekillendirip grafik tasarım tarihi bağlamında ‘zanaat’tan ‘tasarım’a geçişin gizli özneleri oldular.

4. Anonim; “F Klavyenin Mucidi: İhsan Yener”, İntersteno Türk.

daktilo, grafik tasarım tarihi, kadın, kadın hakları, Ömer Durmaz