illüstrasyon: Emir Hacısaffet
Rüya mı?

Minibüs yine hıncahınç. Gözlerini kapadı. Bu sabah bir farklıydı. Yatağının ve yerden duvarın yarısı uzunluğuna varan kitaplardan başka neredeyse adım atılamayacak darlıktaki odasında bu sabah bir farklı uyanmıştı. Odada bir pencere tek kanatlı olarak açıktı. Önünde doksanlı yıllardan kalma o meşhur perdeler havalanıyordu rüzgârın etkisiyle. Yatağının başındaki sürahi, içi yıkanmamaktan rengi küf yeşiline kesmiş bardak, on yıllık boyası yer yer çatlayıp soyulan duvarda asılı on liraya aldığı Guernica. Hasılı her şey yerli yerindeydi. Fakat bu sabah, bu sabah bir farklıydı. Rüyasında gördüğü şeyler zihnini işgal ediyordu. Normal zamanlarda bir lahzada milyonlarca konuyu düşünmekten asıl yapması gerekeni yapamazken, zihni şimdi tek bir şeyle meşguldü, ‘rüyası’. Erzincan’ın ücra bir köşesindeydi köyleri. Çok zaman olmuş memlekete uğramayalı diye düşünürken babası girdi içeri:

“Oğlum, haydi!”
“Tamam baba geliyorum hemen.”

Odanın ahşap kapısı buzlu camlarla kaplı ve sola doğru açılıyordu. Açtı kapıyı. Dışarıda bir gürültü. Hızla aldı montunu. Hava eksi bilmem kaç derece. Aylardır ilk defa holdeki büyük dedesine selam vermeden geçiyordu önünden. Heybetli pehlivanın siyah beyaz fotoğrafı dikkatini çekmemişti, aylardır ilk kez. Ahşap merdiven ağırlığıyla gıcırdadı. Babasının birkaç gün önce vernik sürdürdüğü bu merdivenin koyu kahverengi korkuluklarına dokunmadan çıkması gerektiğini son anda, hâlâ geçmeyen keskin tiner kokusu hatırlattı. Son basamağı neredeyse aşacaktı ki olacak ya, ayağı takıldı. Anadolu’nun, kimi yerleri kerpiçten olan evlerinin insanı göğe çıkaracak gibi dik duran bu merdivenleri. Kimi zaman aşkla, incinmesin diye ayak uçlarına basarak ve adeta hiç bitmesin diyerek çıktığı bu merdiven başında ufak bir yarık açmıştı şimdi. Sırası mıydı bunun. Tövbe. Tam da sırası. Sinirinden tekmeleyecekti neredeyse aşkını. 20 yıldır inip çıkmakta buradan. Sabırsızlıkla aşılmıyor hiçbir şey, bu merdiven gibi. Annenin gözleri merak ve yaşlarla dolu. El çabukluğuyla bir pansuman yaptı bile.

“Kaç defa söyledim şu babana, satalım şu evi diye. Bu merdiven, bu köhne mahalle deli edecek beni.”

Nihayet çıktılar. Daha şimdiden kül rengi sabah sokaklardan emekleyerek gelirken gökyüzündeki ateş sönmeye başlamış ve dumanı tütmekte olan tepeler sönüyordu da gökyüzü bir fincan tabağı gibi uzanmaktaydı adeta. Eskiden koşup oynadıkları bu mahalle, bir çöp yığını gibi duruyordu. Boynunu bükmüş bir yetim misali evin çatısı öne yıkılmıştı. Tüm bu evler yıkılacaktı zaten. Ve kapı ile çatı arasındaki çamurdan bir kırlangıç yuvası... Yıkılacak bir onların değil, herkesin yuvası. Derken avludaki ağacın etrafında köyün yaşlılarından birkaç kişi.

“Muhtar, geldiler!”
“Bu saatte!”

Camiye doğru yola koyuldular, çaresiz. Caminin önünde kocaaa bir dozer. Cami ile aynı yükseklikte. Yıktı yıkacak. Koşuyorlar hınçla. Müezzin geliyor yanlarına. Yüzünden düşen bin parça.

“Muhtar emmi, izni almışlar, yıkmadan gitmeyiz diyorlar.”

Ricayla son bir vakti kılabildiler. Tüm cemaat dışarda. Dozerler dünyanın en korkunç sesini çıkara çıkara yürümeye başladı. Etrafına bakınıyor. Her şeyden ikişer üçer, bu cami, kendinden önce bildi burayı, bu cami, dedesi, bu cami. Bu cami her şey. Babasında çıt yok. Bütün vücudunu soğuk terler basıyor. Babasının kucağına bıraktı kendini. Uyandığında yerden duvarın yarısına kitaplar… Şimdi inmesi gerekiyor. “Müsait bir yerde.” İte kaka inebildi minibüsten. Erzincan otobüsünün kalkmasına bir saat var. Etrafına bakınıyor. Koca koca binalar. Arada bir yerde “buradayım” diye inleyen bir minare. Tüm bu şehri örten bir çarşaf misali serilmiş gökyüzünün altında rüzgâr gri bir yağmur getirmiş önce, sonra bir tutam beyaz kar tanesi ve sonra sabahın soluk gölgesi süzülürken ardından açan taze baharın kokusu... Rüzgârdan mıdır bilinmez, koşarken gözleri hafif hafif yaşlanıyor. 

Tunahan Çelen