(fotoğraf: Eneko Muiño [CC BY 2.0])
Yılbaşı Partisi

Sessizlik harikaydı. Koca cadde bomboştu, ne bir araba ne de bir otobüs... Kar neredeyse dizimize geliyordu ve hâlâ yağıyordu. Yıllardan 84, günlerden 1 Ocak, saatlerden sabah çok erkendi ve Bağdat Caddesi’nin tam ortasından çok mutlu, huzurlu, sakin, mahmur ve biraz da şaşkın, ağır ağır yürüyorduk.

Evimizde verdiğimiz ilk yılbaşı partisinin ertesiydi. Aslında ikimiz de hayatımızda ilk defa kendi evimizde oturuyorduk. Ben yeni mezundum, o daha öğrenciydi.

Evde yemekli yılbaşı partisi, en başından bizim için cesur bir karardı. Bulaşık makinemiz yoktu, o zamanlar çok lükstü ayrıca olsa ne yazardı, evde su yoktu. Bizim mahallede —Kızıltoprak— sular iki günde bir gece saat onda gelir, biz beşinci katta yaşadığımız için suyun bizim kata çıkması, ancak semtteki bütün binaların ilk dört katındaki bütün dairelerin kendi depolarını doldurmalarından sonra mümkün olurdu ki, bu da gece yarısından sonra bir iki civarına denk gelirdi. Saat beşe kadar doldurdun doldurdun, sular iki günlüğüne tekrar kesilirdi. Bütün tuvalet, banyo, temizlik, çamaşır, bulaşık gibi işlerimizi iki günde bir doldurduğumuz bir küvet suyla halletmek zorundaydık. Taşıma suyla değirmen dönüyordu yani.

Yemeğe sekiz on kişi çağırmıştık herhalde, ailesiyle yiyecek olanlar, parti parti dolaşacak olanlar da sonra geleceklerdi. Bayağı kalabalık ve eğlenceli olacağa benziyordu. Önce, fırında tavuk but, pilav, salata yeterli diye düşünmüş sonra şu da olsa fena olmaz, bu da iyi gider diye diye işi büyütmüştük.

Yılbaşı günü öğlen alışveriş dönüşü, hadi bir hovardalık yapayım deyip pastırma almak için caddede yeni açılan Şütte’ye girdim. Tezgâh vitrinindeki bütün malları bir uzman edasıyla tek tek inceledikten sonra, tezgâhtara “150 gram pastırma” demeye hazırlanıyordum ki arkamdan önce “oğlum bana bir kilo eski kaşar,” diyen bir ses, sonra da sesin tıknaz sahibi tezgâhtarla arama girdi ve sonraki on-on beş dakika boyunca, Şütte stoklarındaki çeşitlerin hemen her birinden en azı yarım kilo olmak kaydıyla bir yandan kestirdi koydurttu tarttırdı kokladı tattı sardırdı; bir yandan da berbat esprileriyle tezgâhtar ve kasiyeri gülmekten yerlere yatırdı. Sonra pantolonunun cebinden kısa güdük parmaklı eliyle bir tomar para çıkarıp öbür elinin başparmağını tükürükleye tükürükleye paraları saydı, maaşımın yarısı kadar tutan hesabını ödedi, benim alacağım tüm malzemenin ederinden çok daha fazlasını da bahşiş olarak bıraktı. Bunun üzerine ben de pastırmayı 200 grama çıkartıp, siparişe de sekiz dilim —ortadan kesince 16— jambon ilave ettim ve daha fazla ezilmemeye çalışarak eve döndüm.

Yemek hazırlığına giriştik. Bir yandan sarmısaklar dövülüyor, marullar yıkanıyor, sarmısaklı yoğurda kat katıştır mezeler yapılıyor, bir yandan sebzeler soyuluyor, diğer yandan prematüre Bodrum mandalinalı, bol buzlu cin tonikler yuvarlanıyor ve bağıra çağıra müziğe eşlik ediliyordu.

Sonunda sofra hazırdı, salata hazırdı, tuzu yağı limonu eklenecekti o kadar; tavuklar, sebzeleriyle birlikte tepsiye dizilmişti sadece fırına konacaktı, pilav ısıtılacaktı, mezeler, pastırma, peynir şu bu tabaklara sofraya getirilirken konacaktı. Her şey yılbaşına hazırdı, bir tek kar yoktu, yağacağa da benzemiyordu. Olsundu, keyfimiz acayip yerinde, çakırkeyif ve yeni yıla hazırdık, bol bol da cinimiz vardı…

Misafirlerin biri mutlaka —bizim durumumuzda Allah’tan— biraz erken gelir. İşte, bizimkisi geldiğinde herkesin gelmesine daha bir-iki saat vardı ve biz hem yorulmuş, hem olmuştuk. Biraz dinlenmek çok iyi gelecekti. Erkenci misafirimize, her şeyin yerini gösterip kendini evinde hissetmesini ve bizi bir saat sonra mutlaka uyandırmasını sıkı sıkı tembih ettikten sonra, özellikle yatağa gitmeyip çalışma odasındaki divana şöyle bir uzandık.

***

Önce ben uyandım. Etrafı dinledim, evde hiç ses yoktu. Sabah olmuştu. Kalktık, uyku sersemi salona girerken kaygan bir şeye bastım. Partinin çok çılgın geçtiği, çok eğlenildiği, yemeklerin çok beğenildiği evin her hâlinden belliydi. Her yerde, —duvarlar dahil— dökülmüş, ezilmiş, kurumuş, kabuk kabuk olmuş sarmısaklı yoğurt, tavuk derisi ve diğer bilumum yiyecek kalıntıları, ekmek kırıntıları, kuruyemiş kabukları, saksı diplerinde söndürülmüş sigara izmaritleri vardı, yerlere dökülmüş içkiler yapış yapış olmuş, üstlerine toz yumakları ve sigara külleri toplamışlardı, gelişigüzel kenarlara süpürülmüş cam kırığı miktarına bakılırsa tabak çanağımız bitmiş olmalıydı, ama ortalığa yayılmış olan kirli bardak, tabak, çatal, bıçak ve tencerelerin (salonda ne işi vardı?) sayısı öyle demiyordu. O dağınıklıkta hediyeler bulduk, coşkuyla açtık, sevindik, güldük. Ama en güzeli dışarıda lapa lapa kar yağıyordu, üstümüzü giyip kendimizi dışarı attık.

Temizlik birkaç gün sürdü. Ezilip sevgili kilimimizin ilmeklerinin arasına sıvaşmış ve yünle hemhal olmuş pastırma çemenini ise temizlemek mümkün olmadı.

Her yılbaşı, hiçbir şey yapmadan erkenden yatıp uyuma isteğim o yılbaşından mı kaldı, yoksa ilk kez o yılbaşı mı gerçekten hep yapmak istediğim bir şeyi yaptım, hâlâ bilmiyorum.

Kağan Önal, kar, parti, yılbaşı