fotoğraf: sriram bala
(CC BY-NC-ND 2.0)
Yemek, Kent ve Gündelik Hayat
Yemeğin Siyaseti
Olur (mu?)

Can Başkent’ten uyarıyı aldım. Bu sefer Žižek yok. Başlığın cevabını kestirmeden vereyim, evet olur. Sabah kahvaltısında ne yemek istediğinize karar verdiğiniz an, yemek siyaseti de yapmış olursunuz. Cevap bundan daha karışık değil. Siyasetin kulağımızda çoğu zaman devlet ile alakalı bir tınısının olduğu doğru; en azından İngilizce karşılığı olan politics’in, “devlet işleri ile alakalı olan”a göndermesi var. Ama siyaset bundan biraz daha geniş bir alanı kapsıyor: gündelik hayatı.

1. Deneyim

Bu sefer yazımda birbiri ile alakalı iki kavramı tartışabilmeyi umuyorum ve eğer sonunda da becerebilirsem kahvaltıda peynir tercihimizin neden siyasi bir karar olduğuna sizi ikna etmek istiyorum. Tartışmak istediğim ilk kavram deneyim. Yıllar önce, bu serinin eş yazarı ile New York’a, ilk ve tek kez gittiğimizde olağan bir gezi güzergâhı olarak Strand Bookstore’a uğramıştık. Kitapçının bulunduğu bölgeye —o zamanlar doktora derslerimizde çokça konuştuğumuz bir konu olan “neden Türkler her gittiği yeri Türkiye’den bir yere benzetir” başlığına gönderme yaparak ve bunu bir de filme alarak— “burası aynı Nişantaşı’na benziyor” diye tepki verdim. Türkiyeli gezginlerin yurtdışı seyahatlerini konu alan çok iyi çalışmalar var, tavsiye ederim, ama konumuz burada, ilk defa bulunduğum bir şehirde yaşadığım bir deneyimi dile getirme biçimim. Bambaşka bir toplumsallık ve tarihsellik içinde kurulmuş ve gelişmiş bir mekânı, gene aynı şekilde bambaşka bir toplumsallık ve tarihsellik içinde kurulmuş başka bir mekân ile aynı görme hâli. Burada hemen, “zaten başka türlü olması mümkün mü” diye bir soru akla gelebilir. Sonuçta, daha önce görmediğim bir yer için hemen orada yepyeni, kullanılmamış bir kavram icat etmek zor görünüyor ya da bulunduğum mekânın tekliğini ortaya koyacak kelimeleri bulmakta zorlanabilirim. En bilindik varyasyon olan “Manhattan o an gözüme Nişantaşı gibi görünmüş olabilir, karar benim sonuçta, tartışılacak bir yan görmüyor da olabilirim. O zaman bu tepki neden bu kadar sorunlu? Sonuçta her deneyim tikeldir. Ne hissediyorsam o, renk ve zevk meselesi, tartışılmaz” da diyebilirdim. Dememeyi tercih ederim.

Burada iki şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor. İlki, deneyimin kendisi yani onu yaşadığınız an ve ikincisi, o deneyimi dile getirdiğiniz an. İkisi birbirinden farklı. Deneyimin yaşandığı an ile onu kamuya açtığınız, deneyiminize biçim verdiğiniz an birbirinden ayrılıyor. Gözden kaçırılmaması gereken nokta da burası işte. Öznelleşme burada başlıyor. Bir deneyimi, deneyim olarak adlandırabilmek için o anı bir travma olarak yaşamak gerekiyor. Travma çünkü; daha önceden bilmediğim, hafızamda yer etmemiş, biçimsiz, bildiğim bütün cevapları unutturan ama en önemlisi deneyimin yaşayanı dilsiz bırakan anın kendisinden bahsediyorum. Halihazırda olmayan, hazırlıklı olmadığımız, aniden ortaya çıkan, norm(al) olarak var olan değerlerden özerkleşmiş o an. Daha sonra o ana dönüp onu anlatmak istediğimizde, yaşamsal öneme sahip yer burasıdır. Nasıl dile getirdiğimiz ya da, haydi sadece dile mahkûm etmeyelim, o ana nasıl biçim verdiğimizdir. Deleuze ve Guattari, Kafka üzerine yazdıkları bir metinde “biçim var olduğu sürece yeniden yerli-yurtlulaştırma da var olacaktır” diyecekler. Yerli-yurtlulaştırma bir başka deyişle karşımıza çıkan şeyi tanınabilir, anlaşılabilir kılma işi. New York’u geziyorum ve daha önce hiç görmediğim bir mekân görüyorum. Tepki sürem çok kısa. Bakıyorum ve hemen ardından “işte, burası aynı Nişantaşı” diyorum. Beynim bu tepkiyi neden bu kadar kısa sürede verdi bilmiyorum. Halbuki biraz duraksamaya, biraz şüpheye yer olsa oranın Nişantaşı olmadığını hatırlayacağım. Bu şema, klasik bir geleneksel dünya şemasıdır. Cevapların verili olduğu, üzerinde düşünmek zorunda olmadığım bir toplumsallığa aittir. Kısaca şöyle bir formülasyon yanlış olmayacaktır umarım: Düşünmek için ya da yukarıda kullandığım ifade ile o anı biçimlendirmek, bir şekle sokmak için bekleme sürenizi ne kadar uzatırsanız, geleneksel olan ile aranızdaki mesafeyi o kadar açıyorsunuz demektir.

Ama iş burada bitmiyor. Öznelleşme demiştim. Deneyiminizi dile getirdiğiniz kip sizin öznelleşme biçiminizi de belirler. Deneyiminizi nasıl dile getiriyorsunuz? İçine doğduğunuz toplumsallığın ifade tekniklerinden öte, bildiklerinizi size unutturacak ve yeniden düşünmenizi sağlayacak bir ifade biçimini mi kullanmayı tercih edersiniz? Henüz karar vermediğiniz —kısaca tereddüt ettiğiniz— için, New York üzerinden mekân üzerine bildiğiniz tüm bilgileri yeniden gözden geçirmek ve dolayısıyla yakaladığınız kendinizi ve bilginizi dönüştürme olanağını kullanmak mı istersiniz, yoksa, kendinizi ve bilginizi o mekân üzerinden değişmeden yeniden üretmek mi? İlki bir kopma anıdır ve travmanızı bir kez daha katlar. Var olan sözlerin yanında yeni bir söz daha üretme olanağı, aynı zamanda evinizden de uzağa gitmeyi göze almak demektir. Öznelleşme aynı zamanda evde, arkada bıraktıklarınızla kavga etmeyi de gerektirir.

2. Siyaset

Bu noktada, eğer yukarıda anlattığım sürece ikna olduysanız, siyaseti tarif etmek çok kolay olacaktır. Siyaset dar anlamı ile herhangi bir şey üzerine karar vermek olarak tarif edilebilir. Meclise kimi göndermek istediğinizden bugün üzerinize hangi gömleği giymek istediğinize kadar verdiğiniz her karar, siyasi bir karardır. Geleneksel olan ile modernlik arasındaki diğer bir sınırı da buradan çizebiliriz. Geleneksel dünya, siyasetin olmadığı yerdir. Çünkü, bir kararı vermek için en azından önünüzde iki seçeneğin olması gerekir. Geleneksel olan, seçeneğinizin olmadığı yerdir. Aynı cümleyi, kamu idaresinin bilgi alanından değil de siyasetin penceresinden bakarak kurmak isterseniz, köy ile şehir arasındaki fark üzerinden de kurabilirsiniz. Şehir seçeneğinizin olduğu yerdir. Hatta iki değil yüz iki seçenek sunabilir size. Kimi zaman seçenek çokluğunun problemleri —örneğin Simmel tarafından— dile getirilmiş olsa bile, dediğim gibi siyasetin penceresinden bakarsanız şehir siyasetin olduğu yerdir. Ama bu tanım, kendi içinde hâlâ bir yetersizliği barındırıyor. Çünkü, bir yerine üç seçenekle baş başa kalmanız ve bir karar vermek zorunda olmanız siyaset yapmak gibi görünebilir ve şehir size bu imkânı veriyor olabilir, ama şehri asıl şehir kılan şey, seçenekler arasından seçim yapmak değil, o verili seçeneklerin yanına sizin de bir seçenek ekleme şansınızın olmasıdır. Yani şehir, kısaca siyaset üretebilmenin yeridir.

3. Siyasi Kahvaltı

Burada, baştaki iddiamı tekrar etmek istiyorum. Sabah kahvaltısında hangi peyniri yiyeceğinize karar vermek siyasi bir karardır. Güne sadece çorba içerek başlayan bir toplumdan, protein ağırlıklı bir kahvaltı yaparak başlayan topluma geçmek uzun bir süre aldı. O travma bir şekilde atlatıldı. Domatessiz olmaz veya menemensiz bir şeye benzemez kısmında bir süre vakit harcadık, şu sıralar avokadoyu seviyoruz. Ama hâlâ topluca seviyoruz. Bizden önce biri sevdiği ve Kadıköy’de sessizce ama derinden bir avokado cumhuriyeti kurduğu için mi seviyoruz, yoksa avokado ile karşılaşma anımız bir küçük travmaydı ve kahvaltının başka türlü de hazırlanabileceğini fark ettiğimiz ve yeni siyaset üretme olanakları sunduğu için mi seviyoruz? Henüz emin değilim. Bu arada merak ettim, ikna oldunuz mu?

deneyim, kent, mikro-siyaset, öznelleşme, politika, şehir, Tayfun Gürkaş, Yemek Kent ve Gündelik Hayat