Yazışmalar

Kapıyı açtı, koridordan içeri huysuz bir ışık kaçtı. Kapıyı iterek kapatırken ve ışık daralıp sıkışırken araya, koridordan geçen biraz sarhoş bir çiftin, özellikle kadının kıkırdamasından, durduğu yerde soluna, yere bıraktığı bavulunun dibine sıçradı. Koridor halı kaplıydı, gülüşmeler, mânâsız motiflerin aralarına, yere düşüp yok oluyorlardı. Ayak sesi hiç yoktu. Bavulunu bıraktıktan sonra çok yavaş doğruldu, kısacık bir zaman hiçbir şey yapmadan durdu, tuvaletin ışığını açtı, hemen kapattı; ışıkla birlikte başlayan havalandırmanın sesi korkutmuştu onu. Biraz ilerledi ve ışığı açtı. Koridordakine benzeyen, zaten bunların hepsi birbirine benzerdi, bir halı, daha küçük ama yine bir o kadar anlamsız ve yüzlerce kez sıkılmadan tekrar eden bir motif, ileride perdeye uzanıyordu. Perde kapalıydı, yatak örtüsüyle aynıydı. Perdeyi açtı, dışarıda ne göreceğini biliyordu, yine de biraz şaşırdı. Karşıda yük vagonları, çocukken çok sevdiği ama hiç onun olmayan model oyuncaklar gibiydiler, küçük ama gerçek kadar detaylı. İstasyonla arasındaki caddedeki arabalar da öyleydi. Cadde boştu, yolun kenarında bekleyen taksiler, caddeden yukarı çıkan birkaç araba, ıslak pırıl pırıl bir yol, simsiyah. Perdeyi açık bıraktı, bavulunu açtı, en üstte duran iki grup kâğıdı, yazılmışları ve boş olanları masanın üstüne bıraktı. Birkaç parça giyecek aldı, girişin sağındaki dolaba gitti, açtı, boş askılar birbirlerine çarptı, cılız bir ses çıktı. Korkmuş ve kaçışmışlar gibiydi, çıkan ses böyleydi en azından. Askıların sakinleşmesini bekledi bir süre, sabırsız ama saygılı bir hâli vardı. Ortalık yatışınca onları korkutmayacak bir yavaşlıkta birkaç şey astı. Banyoya da eşyalarını yerleştirdi. Havalandırmanın sesi gerçekten fazlaydı, onu susturmanın bir yolunu bulması gerekiyordu, ama henüz buna zaman ayırmak istemediğinden giriş holünün ışığında yerleştirdi eşyalarını. Banyodan çıkarken asılı havlulara yaklaştı, eliyle okşadı, uzanıp kokladı. Havlular yumuşak değildi, şikâyet edilemeyecek kadar serttiler sadece ve hiçbir şey kokmuyorlardı, temizdiler ama. Masaya döndü, üstünde onun hiçbir işine yaramayacak ne varsa alttaki çekmeceye indirdi. Oda servisinden istenebileceklerle ilgili bir liste vardı, oradaki birçok isim hoşuna gitmişti, yorgundu, biraz da acıkmıştı. Listeye baktı, her ne kadar adı geçenler iştah açıcı da olsalar, sipariş verdiğinde veya siparişi geldiğinde buna pişman olacağını biliyordu. Listeyi de çekmeceye koydu ve kapattı. Bavulundan küçük bir şişe çıkardı, bir yudum aldı, kapağını kapatıp şişeyi ışığa tutup ne kadar kaldığına baktı, açtı, bir yudum daha aldı, kapatıp masaya koydu. Bir süre elleri belinde etrafa, bir sağa, bir sola, arkaya girişe doğru baktı. İçtiği şey telaşını gidermişti, şimdi içinde bulunduğu mekâna uyum sağlamaya, mekânı kabullenmeye çalışıyordu. Mekân ona, o da kendini mekâna tanıtmıştı, artık dost olabilirlerdi, bir süreliğine hiç değilse.

Stephen Croeser,
kâğıt üzerine mürekkep,
2015

Paltosunun cebinden cüzdanını çıkarttı, içine baktı sonra tavana bakarak biraz hesap yaptı, kapatıp masanın üstüne koydu. Paltosunun cebinden sigaralarını ve çakmağını çıkarttı, çok sık yaptığı belli olan bir hareketle, hem yoklayarak, hem de içine bakarak ne kadar sigarası kaldığını kontrol etti, açılmamış paketlerini saymak için göz ucuyla bavuluna baktı, sigaralarını da masanın üstüne bıraktı. Biraz daha rahatlamış görünüyordu, belki biraz alışmıştı. Yatağa oturdu, hemen kalktı. Tavanda duman detektörünün yerine baktı, bir sigara aldı, pencerenin önüne gitti, camı açtı. Oyuncaklara bakmadan, kafasını yukarı kaldırdı, gökyüzüne bakarak sigarasını içmeye başladı.

Bu gökyüzünü, bu caddeyi, istasyonu, bu caddenin vardığı meydanı, meydandaki kahvehaneyi, her şeyi biliyordu. Yorgundu, biraz uyumak istiyordu, öte yandan bir an evvel de başlamak istiyordu. Zamanı az veya çok değildi, bir sınır veya bir program yoktu aslında, ama yine de başlamak istiyordu. Sigarasının ateşini caddeye attı, pencerenin önündeki koltuğa yığıldı, izmaritini dik olarak sehpanın ortasına koydu. Hiçbir şey onu tam olarak ne rahatlatıyordu, ne de tatmin ediyor ya da mutlu ediyordu. Sadece heves ettiği şeyler vardı, bunlara da kalkıştığı andan itibaren onlarla ilgili zevk de kimi zaman hemen, kimi zaman az sonrasında boşalıp gidiyordu içinden. Yeltendikleri, kısa sürede bir eziyet, bir angarya hâline geliyordu. Canının çektiği bir yemek için lokantada oturduğunda, sipariş verdikten hemen sonra kalkıp, kaçıp gitmek istiyordu. Yemeği beklemek bir eziyetti onun için. Bazen yemek gelene kadar hevesini koruyor ama bu sefer de yemekten ilk lokmayı aldığında birden bir boşluktaymış gibi ya da çok tokmuş gibi bir hisse kapılıyordu. O zamandan beri böyleydi. Ortada sadece çok iyi bir fikirmiş gibi duran bazı eylem planları vardı, fikirler onu mutlu ediyor ama gerçekleşme süreci onu hayatta hiç hissetmediği kadar büyük bir boşluğa sürüklüyordu. Yaptığı planla sadece kendi boşluğunun derinliklerine doğru ilerliyordu. Zaman geçtikçe, boşluğun derinine gidildikçe, yoğunluğunun arttığını anlamıştı. Kendi kendini yok ediyordu, başka bir çaresi de yoktu, bulamamıştı. Muhakkak ki bir zaman, bir yerlerde bir hata yapmış olmalıydı, ama artık bunu düşünmek için de çok geçti. Şimdi, burada, bir otel odasında, pencerenin önünde yine kendi boşluklarından birine kapılmıştı. Buraya gelmek için o kadar yol kat etmişti.

Masaya oturdu, otelin mektup kâğıtlarından birini aldı, kaleminin kapağını çıkarttı. Karşısındaki aynada kendine baktı. Hitap ve tarih yazmadan mektubuna başladı.

“Senin bana en son mektubunu yazdığın yerdeyim, tam oradayım. Bu odayı tutabilmek için üç gün beklemem gerekti. Seni çok özlüyorum. Gerçekten çok yalnızım sensiz. Aynaya bakıyorum, seni göremiyorum, inan bütün gücümle bakıyorum aynaya.”

Emre Özgüder, otel