Yaz Bitti

Aynada, iki dudağının arasındaki saç lastiğine rağmen, hafif gülümsemesini hâlâ görebiliyordu. Niye güldüğünü iyi biliyordu, az önce karar verip ayağa kalktığında aklına gelmişti bu. Aileler, diye düşünmüştü, aileler, ilk önce ikiye ayrılıyordu: Annenin çocuğun kitaplarını kapladığı aileler ve babanın bu işi üstlendiği aileler. Bir de onun çocukluğunda, çocuğun kitaplarını kırmızı kaplayan veya lacivert kaplayan aileler diye bir alt satır daha vardı. Artık kitaplar, defterler saydam ve kendiliğinden yapışan bir plastikle kaplanıyordu. Neyse ki bu alt ayrım, teknolojiyle birlikte ortadan kalkmıştı. Neden kırmızı ve lacivert olmak üzere iki ayrı ve zıt sayılabilecek renk seçeneği vardı ki zamanında? Sosyalistler defterleri, kitapları kırmızı, liberaller lacivert kaplasın, diye mi düşünülmüştü bu? Neden iki seçenek vardı, neden tek renk değildi? Üstelik lacivert olan fena değildi de, kırmızının kırmızısında pek iş yoktu, diye hatırlıyordu. Tabii asıl sorun, diye düşünerek aynaya biraz daha yaklaştı, her onun yaşındaki kadın gibi, gözlerine baktı dikkatlice, ilk önce gözlerini iyice açarak ve sonra biraz kısarak, asıl sorun kitapların, defterlerin kaplanmasının neden gerekli olduğuydu. Evet, kırışıklıklar vardı, bu yaşta normal kabul edilebilirdi bu. Her zaman kuru bir cildi olduğundan yakınmıştı, ama artık biraz da kuru ve yaşlanmış bir ciltten söz etmek mümkündü galiba. Defterlerin ve kitapların biraz daha dayanıklı kapakları olamaz mıydı mesela, ilkokul kitaplarının biraz daha dayanıklı, ortaokul ve liseninkilerin belki biraz daha normale yakın. Sonuçta bu kitap ve defterlerin ne süreyle ve kimler tarafından kullanılacağı belliydi, baştan buna göre düşünülebilirlerdi. Yaşam, ama tam da bu tür çaresi belli dertlerle sanki başka yollardan baş etmek için düşünülmüş bir oyun gibiydi, işte bu kırışıkların nedeni de buydu.

Yemek masasının üstünü boşalttı. Çok bir şey yoktu yemek masasının üstünde. Yemek masasının üstünde, kullanılmadığı zamanlarda onu şık göstersin, diye serilmiş el işi bir örtü yoktu. Onlar, bu tür ailelerden değildi, bir vazoları veya benzer gereksiz bir yerleştirme yoktu masalarının üstünde. Sadece birkaç fatura ve bir iki dergi, daha doğrusu katalog vardı, onları kaldırması gerekti sadece. Tüm bu ders yılının kitap ve defterlerini masanın üstüne yerleştirdi. Hangisinden başlayacağının hiçbir önemi yoktu, gereksiz bir iş planı yapmakla zaman harcamamalıydı, hepsi kaplanacaktı işte. Kocası geldi, masanın pencereye yakın tarafına oturdu, hiçbir şey söylemeden en üstteki kitabı aldı. Aslında, dedi kocası, hayatta herkes kitap, defter kaplıyor, ölüm gibi kesin bir gerçek bu, sadece kendi defterini ve kitabını kaplamıyor, o kadar. Bu sene, önce etiketleri yapıştırıp sonra kaplamanın daha akıllıca olacağını söyledi, bu sayede bu sene yaptıkları işi bir adım daha iyileştirmiş olacaklardı. Tam bu işin en doğrusunu bulduklarında, artık kitap, defter kaplamalarına gerek kalmayacaktı, bunu da çok iyi biliyorlardı.

Yaz bitti, diye düşündü kadın, bugün yazın son günüydü, yaz bitti artık. Tüm kış, yazı beklemişti. Nedenini bilmeden yazı beklemişti. Hayat, neredeyse yazı beklemek, yazın da, yazın bitmesine ne kadar kaldığını hesaplamakla geçiyordu. Artık hava erkenden kararıyordu. Pek yakında ağustos böcekleri de susacaktı kuşkusuz. Yağmurun hiç dinmediği pazar günleri olacaktı yine. Sonra bir ara, kar geliyormuş, diye konuşulacaktı. Kar yağdığında, devam etsin isteyecekti. İlkinde, kar doğru düzgün tutmayacaktı, sinir olacaktı buna. Sonra bir gün, daha artık kar yağmaz, diye konuşacaklardı ve çiçeklerin açmasını beklemeye başlayacaklardı. Sonra bir daha ve bir defa daha ve sonra bir gün defter ve kitap kaplamaları gerekmeyecekti, ama yaz yine de bitecekti. O zaman da kitap, defter kaplamayı özleyeceklerdi, belki hemen değil, ama birkaç sene sonra kuşkusuz, kızın üniformasını ütüleyip dolabına asmak gibi, kitap, defter kaplamayı da özleyeceklerdi.

Bu sene de yaz yetmemişti ona. On beş, yirmi gün daha sürebilirdi. Hem herkes gibi sıcaklardan şikâyet eder, ama yine de yaz bitince üzülürdü. Bu eksik kalan on beş, yirmi günü, geçen hafta şunu yapıyorduk, iki hafta önce bugün bunu yapıyorduk, diye hatırlayarak idare edecekti. Sonrasında da sonbahara tamamen teslim olacaktı. Belki birkaç “yazdan kalma gün” dediklerinden olacaktı, ama ardından sık sık yağmur sesiyle uyanıp, yağmur sesiyle uyuya kalacaktı. Yaz saati uygulaması bittiğinde de, artık neredeyse hiç gündüz olmayacaktı.

Video: Emre Özgüder

Müzik: Kerem Görsev,
Therapy albümünden 
bir Oğuz Durukan parçası “Storyteller”, 
Londra Filarmoni Orkestrası 
Şef: Alan Broadbent 
Bas: Kağan Yıldız 
Davul: Ferit Odman 
Piyano: Kerem Görsev

Gözü, tavandaki vantilatöre takıldı. Aslında artık buna çok ihtiyaç yoktu. Hava, o kadar da sıcak değildi artık. Onun dönüp duruyor olması, tamamen yazın bitmesine direnmekle ilgiliydi ve tabii çok iyi biliyordu ki, birazdan onu kapatacaktı ve gelecek Haziran ayına kadar onu bir daha çalıştırmak gerekmeyecekti. Vantilatör, bu seneki görevini de yerine getirmiş olarak, bir kış uykusuna çekilecekti. Aynı, saatin akrep ve yelkovanı gibi, aynı, dünyanın kendisi gibi, ay gibi, dönüp durmuştu bütün yaz. O, zamanın ta kendisiydi, saatten hiçbir farkı yoktu.

Sen onları götür, getiriyorum bunu da hemen, dedi kocası, son kitabı kaplamaya başladığında. Kucağında kaplanmış tüm defter ve kitaplarla, sandalyenin arkasına asılı üniformayı işaret ederek, bunu da getirir misin ne olur, dedi, kocasına ve kızın odasına gitti.

İyi geceler, dileyip, kızın odasından çıktılar. Kış için her şey hazırdı artık. Geriye bir tek, kışı başlatmak kalmıştı, her sene olduğu gibi. Kapat, dedi kocasına, artık kapatabilirsin ve kış başladı, kocaman bir kış.

Emre Özgüder, kış, kitap defter kaplamak, vantilatör, yaz, zaman