mimarlık nedir ki?
Yatak Odasında
Kim Vardı?
veya Zaman

Yatak odanızda yüz yıl önce resim yapan kimdi biliyor musunuz? Sevim ve Deniz artık biliyorlar. Çünkü oturdukları bina, yüz küsur yaşında ve Osmanlı/Rum asıllı Fransız ressam Mario Prassinos’un izini süren Seza Sinanlar Uslu, elindeki ipuçlarını birleştirince kendini bizimkilerin kapısının önünde bulmuş.

İşte şu siyah beyaz fotoğrafta Mario’nun büyükbabası, odasında resim yaparken kameraya bakıyor. Bu daire olmalı, çünkü yaşadıkları binada başka balkonlu daire yok, oturdukları evin balkonu varmış.

Prétextat Lecomte, yak. 1917,
fotoğraf: Lysandre Prassinos,
Centre d’Archives Mario Prassinos 
(Pera Müzesi izniyle)

Peki ya 1910’larda çekilen diğer fotoğrafa ne demeli? Binanın terasında, ileride anne Prassinos olacak genç Victorina ahşap masaya dayanmış, yanındaki hanımlara doğru kadehini kaldırıyor. Vişne likörü mü içtikleri, yoksa ada şarabı mı? Arka tarafta gözüken iki ahşap dikme bugün halen yerinde duruyor. Mimar Rıdvan restorasyonu yaparken korumuş onları. 

Prassinos ailesinin İstanbul’daki
evinin terasında, yak. 1914 
(Pera Müzesi izniyle)

Bir başka resim; küçük Mario aynı terasta babası Lysandros’a poz verirken ‘bize’ tatlı tatlı bakıyor.1

Mario Prassinos İstanbul’daki
aile evinin terasında, yak. 1920 
Tüm fotoğraflar: Pera Müzesi izniyle, kaynak: Seza Sinanlar Uslu, 
Mario Prassinos, Bir Sanatçının İzinde: İstanbul-Paris-İstanbul
Pera Müzesi Yayını, İstanbul, 
Mayıs 2016.

Ben bu terası biliyorum; terasa çıkan dik merdivenleri, kuytu bir sokaktan girilen bu ışıklı apartmanı. Binanın içi artık tanınmaz eklerle doluyken, içler acısı hâldeyken alındığına, özene bezene, iğneyle kuyu kazar gibi uğraşılarak karakterinin yeniden kazandırıldığına, kedilerle, çocuklarla, dairelere yerleşen incelikli zarif insanlarla nasıl yeniden hayata döndürüldüğüne şahidim. Arada neler olmuş bilmiyorum ama fena hırpalanmış, zaman eskilerde yaşananların izlerini kazıyıp yok etmeye çalışmış. Sonra beklenmedik bir tesadüfle yüz yıl öncesinin gündelik hayat izleri resimlerle, anılarla birer ipucu olarak bugüne gelmişler, çözülmesi gereken bir bilmecenin dağılmış parçaları gibi. Seza Hanım titiz bir çalışmayla eksik parçaları tamamlamış. Şüpheniz olmasın, Prassinos ailesi burada yaşamış, ta ki 1922 yılında İstanbul’daki evlerini terk edip Fransa’ya göç etmek zorunda kalmalarına dek.

2000’lerin başında, bina aslına uygun şekilde restore edilip yeni sahipleri taşındığında, mahallede bugüne kadar süregelen bir huzursuzluk başlamış. Yeni gelenleri beğenmeyip, “bunlar bizi de gönderirler buradan” diyerek söylenenler ömürleri boyunca mahallede oturanlar, burada doğanlar; büyük ihtimalle Prassinos ailesinin yerine gelenlerin çocukları, torunları. Sonradan gelip bu sokakları, binaları yapanların evlerine konmuş olmanın fütursuzluğu veya tedirginliği içinde, karşılarına çıkan hiçbir farklılığa da tahammülleri yok. “Ben nasıl tahammül edemiyorsam, gelenler de bana tahammül edemez, beni gönderir”, diye düşünüyorlar herhalde. Korkup paniğe kapılmaları, ‘rencide’ olmaları, maraza çıkarmaları an meselesi.

Üniversitede öğrenciyken restorasyon dersi için Galata’daki binaların envanterini çıkartmamız gerekiyordu. Bize düşen sokaklarda gördüğümüz görkemli taş binaların nefes kesici güzelliği yanında, çöp yığılmış holler ve apartman boşlukları, kararmış, küflenmiş taşların bakımsızlığı düpedüz kalp kırıcıydı. Binaların muazzam manzaralı terasları, dayanılmaz kokular eşliğinde ve pek de hijyenik olduğu söylenemez şekilde tamamen midye dolma imalatına ayrılmıştı. Ama esas sürpriz, içine girmemize izin verilen ve halen konut olarak kullanılan dairelerde karşıladı bizi. Bu yüksek tavanlı, özenle tasarlanıp inşa edilmiş daireler sanki içinde yaşamak için değil de, sadece eşya depolamak için kullanılıyordu. Odanın yapısından bağımsız alt alta üst üste yığılmış bir dolu eşya arasında, kuleye bakan büyükçe bir pencerenin önüne taşmış koskocaman formika dolap hâlâ gözümün önünde. İstanbul’un yıpranmışlığına her baktığımda, pencerenin yarısını kapayan o dolabı hatırlıyorum. Odayı yapanla kullanan arasındaki bir kavga gibi, iki farklı zamanın çekişmesi gibi. Zaman da izini bırakıyor.

Mimarlık, bütün bu izleri taşır, birbirleriyle hiç ilgisi olmayan insanların farklı zamanlarda geçen gündelik hayatlarını bir araya getirir, beklenmedik ortaklıklar kurar, ya da çatışmalar yaratır, farklı zamanları bir arada yaşar. Hiç karşılaşma şansı olmayan insanlar birbirlerine dokunurlar. Mekânların, mucizevi şekilde, bize tanımadığımız insanların unutulmuş anılarını hatırlatma gücü vardır.

Mario Prassinos,
“Denizin Gecesi” (1972),
bakır üzerine akuatint ve soğuk kazı,
76 × 56 cm (FNAC 35364,
Centre national des arts plastiques,
© ADAGP, Paris 2016)

İstanbul’a veda ettikten altmış sene sonra Mario Prassinos, bir gün doğduğu eve döndüğünü hayal edip şunları yazmış; “…kapıyı açacaklar, ben de şöyle diyeceğim; ben burada doğdum, tanışmıyoruz ama yine de bizi birbirine bağlayan bir bağ var; bu ev, yeri değişmemiş bu odalar, bu sapasağlam duvarlar, bu güzelce cilalanmış parke, arkadaşız biz, kardeşiz… beni iyi niyetle, incelikle hatta içtenlikle ağırlayacaklar…”2 Altı yaşındayken kalbi kırık evini terk etmek zorunda kalan Mario Prassinos aslında bir daha İstanbul’a hiç dönmemiş. Ama çocuk hafızasının taşıdıklarını kattığı, enerji, renk ve coşku dolu resimleri geçen yaz buralara geldi. Bize de tekrar tekrar düşünmek kaldı; acaba bizim yatak odalarımızda kimler yaşamıştı?

1. Seza Sinanlar Uslu, Mario Prassinos, Bir Sanatçının İzinde: İstanbul-Paris-İstanbul, Pera Müzesi Yayını, İstanbul, Mayıs 2016. Pera Müzesi’nin yayımladığı bu kitap, bir sergi kataloğunun çok ötesinde bir derinliğe sahip.

2. Mario Prassinos, La Colline Tatoueé, 1983, alıntılayan Seza Sinanlar Uslu, age.


{Fold içindeki ayrıntı: Mario Prassinos, “Othello” (1963), yün, alçak çözgülü halı, 120 × 145 cm, özel koleksiyon (© ADAGP, Paris 2016)}

İpek Yürekli, Mario Prassinos, mimarlık, mimarlık nedir ki?, zaman