Sarı fil 
- Malzemesi: Seramik 
- Geldiği yer: New Town,
Edinburgh, İskoçya 
(fotoğraf: Işık Kaya)
Fil Hafızası
Viski Diyarından Fil

Ne zamandır Edinburgh’u görmem gerekiyordu. Senelerdir çok sıkı bir ‘felsefeci dedektif’ Isabel Dalhousie hayranıyım. Alexander McCall Smith’in yarattığı bu karakterin Edinburgh’da geçen, The Lost Art of Gratitude, The Careful Use of Compliments gibi harika isimli maceraları var. Hareketli olmayan, daha çok etik konularda fikir cimnastiğiyle heyecan veren bir polisiye türü. Bir felsefe dergisi çıkaran Isabel’in günlük hayat ritmi sakin ve yavaştır, ama zihni yoğun, ilişkileri derindir. Kitaplarda insan olmanın ince detaylarıyla beraber, akademi dünyasının çiğliklerini, ama en çok, şehrin onu seven ve keyifle kullanan biri tarafından anlatılışını okuruz. Gidip görmek için hevesleniriz.

Ve sonunda gittik. Birkaç kere Edinburgh’a ve bir seferinde de Highlands’e, adalar ve viskiler bölgesine. Bu bölgenin viskisinin güzel oluşunun asıl sebebi, islisi issizi bir yana, büyük oranda suyunun şahane olmasındanmış. Viski, bu bölgenin doğal ürünü yani. Highlands’de doğanın renkleri çok çarpıcı; o parlak sarı yeşil peat [turba] toprağı ile gri deniz, yer yer yosun tutmuş kayalar, mavi gri gökyüzü. Yerleşim yerlerinin, adaların, koyların isimleri ayrıca şairane; Skye, Islay, Jura, Argyll, Lagavulin, Mull vs. Ursula Le Guin’in Yerdeniz haritasını hatırlatıyor. İnsan her an sislerin arasında büyücülerin yetiştiği Roke Adası’nı seçebilir. Kayalar görkemli, rüzgâr sert; yani en sevdiğim tabiat hâli. Ekim ayında çivi gibi soğuk bir havada “üşüdüm” deyince, “daha dur, bu bizim için yaz sayılır”, diyor İskoçlar. Çoğu ciddi ve sağlam görünümlü, sıcakkanlı insanlar ve o şiirsel aksanları nedense insanı neşelendiriyor.

Bol bol neşelendiğimiz bir Edinburgh ziyaretime, Benek’in önderliğinde gezdiğimiz eski kitapçılar, Stockbridge’in pazarı ve ikinci el dükkânları, çayırlar, sergiler yanında, Suna ile hoplaya zıplaya kol kola yaptığımız cèilidh dansı damgasını vurdu. Hem çok neşeli, ama hem de hüzünlü, Bluegrass diye bildiğim müziğin temeli olan cèilidh, buralardaki halkların kökenine, bağımsızlığına düşkün Kelt kültürüne kadar uzanıyor.

Ben Keltlerin varlığından ilk Martin Mystère çizgi romanlarıyla haberdar oldum. O yüzden büyücü rahip druid’ler tarafından yönetilen bu halkın mistikliğine inanıyorum. “Celts” sergisinde gördüğüm kocaman büyücü kazanı, inancımı pekiştirdi. Sonra çocukların küçükken okuduğu Terry Pratchett’ın The Wee Free Men kitapları vardı. Ayyaş, küfürbaz, kızıl saçlı, mavi derili, eteklikli küçük adamlardan oluşan bir kabilenin maceraları. Artık ne gerçek, ne hayal oralarda bilemiyorum. Hogwarts Okulu’nun İskoç şatolarından biri olması tesadüf değildir herhalde. Zaten J.K. Rowling’in Harry Potter’ı Edinburgh’da bir Old Town kafesinde, hem de fillerle dolu Elephant House’da oturarak yazmaya başladığı biliniyor. Hah tam da böyle ilham verici bir yer Edinburgh. Kapalı havada yağmurun vurduğu pencere kenarına oturayım da, melankolik melankolik viskili çayımı yudumlarken bir roman daha yazıvereyim havaları. Artık bu arada şu close’un karanlık köşesinden kimin hayaleti çıkar bilinmez.

Edinburgh’a ilk gidişim, İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılıp bağımsız olma referandumunun tam sonrasına denk gelmişti. Her yerde halen “yes” pankartları asılı dursa da, sonuç gene bildik düzenden yana olmuştu. Halbuki, senelerce bütün İskoç asıllı meşhurların ekoseli etek şıklıklarıyla bağımsızlık konuşmaları yaptıklarına şahittik. Oradayken konuştuğumuz İskoçlar ise, referandum sonrası ret oyu çıktığı için rahatlayıp derin nefes aldıklarını itiraf ettiler. Nerede kaldı özgür Kelt ruhu. Brexit hezimetini de bir şekilde atlatırlar artık.

Aslında çok canlı bir genç nüfusun da yaşadığı Edinburgh, gördüğüm en durmuş oturmuş şehirlerden biri. Esrarengiz köşelerle dolu eski şehrin sınıf sistemine göre düzenlenmiş acımasız ama görkemli yapısı, kayaların ve topoğrafyanın etkileyiciliği, her yerde savaş kahramanlarının yerine, ‘kuzeyin Atina’sı’ namına yol açan filozofların heykellerinin olması, şehir dışında mühendislik şaheseri köprüler, viski denemeleri ve hayatımda kesinlikle yediğim en müthiş somon fümenin tadı ile bir de sarı fil, İskoçya gezilerinden kalanlar.

Onu New Town’dan aldım. Yeni deniyorsa da oldukça eski olan bu popüler bölge, Edinburgh’un, 1766 yılında açılmış bir kentsel proje yarışması sonucunda yarışmayı kazanan genç tasarımcı James Craig’in planına göre yapılan yeni konut bölgesi. Bir cümle içinde şaşırtıcı ne çok şey var. Yarışmanın tarihine mi şaşırayım, projenin plana uygun uygulanmasına mı, halen ilk günkü hâline sadık ama capcanlı kullanımına mı?

Tabii bunun yanında Arda’nın otuz sene önce Edinburgh’da staj yaparken gittiği küçük plakçı Vinyl Villains’ı eliyle koyduğu gibi yerinde bulmasının lafı bile olmaz. Gene de bu kavuşmayı, gecenin bir körü sokağın ortasında zafer dansı yaparak kutladı. Eh, ne de olsa mekânların sürekliliği, dünya üzerindeki yerimizi işaret ederek rahatlatır bizi.

Edinburgh, Fil Hafızası, İpek Yürekli, viski