San Marco Meydanı, Venedik
(fotoğraf: Zoltán Vörös)
Venedik’te
Yüzey Gerilimi
“Bazı anlar ne kadar güzel değil mi, hangi anlar bilmiyorum.”
—Yıldız Tilbe

Hangi akla hizmet, kış günü Venedik’e gitmiştik. Şimdi tam hatırlamıyorum ama herhalde, yılın en tenha dönemi olduğunu düşünmüştük. Hakikaten de hiç kalabalık değildi. Üstelik bienal olmasına rağmen. Vardığımızda soğuktu, yağmur yağıyordu ve aralıklarla yağmaya devam edecekti.

Ertesi gün —yağmur yağıyordu— yolumuzun üstündeki ilk dükkâna girip, turistlik, ‘ucuz naylon kullan at’ yağmurluklarımızı alıp, San Marco Meydanı’na doğru yola koyulmuştuk. Meydanı ve, turistlerin illaki bir kere gezmesi gereken, San Marco Bazilikası’nı yarım metre su basmış, meydanın geçilebilmesi ve kilisenin gezilebilmesi için üzerinde yürünebilen portatif iskeleler kurulmuştu.

Meydana açılan sokaklarda ise hayat normaldi. İşte o sokaklardan birinde, bir kiliseye ait olması kuvvetle muhtemel bir binanın kapısında bir konser afişi gördük. Geçmiş zaman, orkestranın adı Venedik Oda Orkestrası gibi bir şeydi ve sadece o gece, o binada, saat sekizde Vivaldi’nin Dört Mevsim’ini çalacaklardı. Venedik’te, bir kış günü, yağmurlu bir gece, barok. Biz Venedikliler kışları hep böyle... Hiç turistik değildi, hemen biletleri aldık.

Una notte alla veneziana bizi bekliyordu. Konserin başlamasından 10-15 dakika önce oradaydık. Salon, son derece gösterişsiz, düzayak, dikdörtgen büyükçe bir sınıf kadardı. Çok yüksek tavanlıydı, ısıtma yoktu, soğuktu. Ne için yapıldığı, şimdilerde ne için kullanıldığı pek anlaşılmıyordu. Daha ziyade hayır işleri için kullanılan bir yere benziyordu. O gece bir konser vardı, sonraki gün, mesela bir sergi açılabilirdi. Salonun kısa kenarı yüksekçe bir setle geçici bir sahne haline getirilmiş, ortası da, şu sırtı ve oturma yeri kumaş olan, katlanabilir rejisör sandalyeleri dizilerek seyirciler için hazırlanmıştı. Her birinde 8-10 sandalye olan 10-12 sıra. Daha fazla değil.

Arkalara doğru, sahneyi tam karşıdan gören bir yer bulup oturduk, beklemeye başladık.

Önümüzdeki sıraya soldan bir adam girdi, önümüze doğru ilerledi, bir bize bir sahneye şöyle bir baktı, görüşümüzü engellememeye dikkat ettiğini bize belli ederek, tam benim önümdeki sandalyenin iki soluna oturdu. Blucinin üstüne kısa kollu, mavili beyazlı ekose poplin bir gömlek giymiş, kısa sarı saçlı gençten bir adamdı. Bir zemheri zürafasıydı. Bugüne kadar sadece Londra’da kış günü böyle dımdızlak dolaşan kızlar, oğlanlar gördüğümden herhalde, bir İngiliz olduğuna kalıbımı basabilirdim.

Konserin başlamasına çok yakın, ancak yarısından az fazlası dolmuş olan mütevazı konser salonumuzun kapısında bir çift belirdi. Kenarları, hakiki olduğunu sonradan anlayacağım vizon ponponlarla süslü yerlere kadar bej rengi bir pelerinin içindeki kadın kırk yaşlarında ve göz alıcıydı. Pelerin tek başına yeter de artardı. Adam ellilerindeydi, kırlaşmış dalgalı gür saçları vardı. Tenlerinin güneş yanığı tonu, bence solaryumdan ziyade yeni döndükleri Kuzey Afrika seyahatinden yadigârdı. Ömrü hayatlarında bir gün bile çalışmamış oldukları her hallerinden belliydi. Bir Visconti filminden fırlamış gibiydiler. Önümüzdeki sırayı seçtiler, kadının omzundan şöyle bir çevirip zarifçe savurduğu pelerin açıldı, oturacağı sandalyeyi kapladı. Tam önümdekinin bir sağındakini… Adam da onun sağına oturdu. Az sonra konser başladı.

Dikkatimi müziğe veremiyordum, aklım son gelen çifte takılmıştı. Yaratıcı kendilerini azıcık kayırmıştı. Güzellik, zenginlik, zevk, işte ne gerekiyorsa... Allah bilir büyük kanaldaki o muazzam binalardan birinde oturuyorlardı filan... Akşam akşam içime nedensiz, belli belirsiz bir sıkıntı oturmuştu.

Konserin de sonuna gelmiştik bile, “Sonbahar” bitip “Kış” başlarken bölüm arasında, boğaz temizleme sesleri ile sessizliğin karışımında şıp... şıp... şıp... şıp... ısrarlı bir damlama sesi duydum. Dışarıda yağmur yine başlamış olmalıydı. Tavanı, kenarı, köşeyi gözden geçirdim, çatı akmıyordu. Önüm, arkam, sağım, solum... Yok. Ama ses devam ediyordu. Yanlış duyduğuma kanaat getirmek üzereydim ki, gözüm İngiliz’e takıldı. Ellerini, kollarını, kafasını müziğe uygun bir şekilde sallıyor, kasılıyor, gevşiyor, oturduğu yerden bir şef gibi orkestrayı idare ediyordu. Ne yapıyor bu adam derken, sandalyesinin altından damlayan suyu gördüm. Durumu idrak edebilmem biraz zamanımı aldı. Adam altına işiyordu. Oturduğu yerde. İstifini bozmadan. Bir yandan kendinden geçmiş, orkestrasını idare ediyor bir yandan işiyordu. O kasılıp gevşemeler, o orkestra şefi jestleri maskelenmiş tutma-salma hareketleri miydi? Gerçek müzik tutkusu bu muydu? Hazdan mı işiyordu? Belli ki biradan işiyordu da, niye kalkıp tuvalete gitmemişti? Dönemeyip konseri kaçırmaktan mı korkmuştu, yoksa konseri bırakamıyor muydu? Belki de konser sonuna kadar tutabileceğini zannetmiş, tutmuş tutmuş, “artık çok geç” olup, o geri dönülmez noktaya gelince de azar azar salarak tutmaya devam edebileceğini düşünmüştü. Etrafıma baktım, küçük grubumuzun tüm elemanları, diğer izleyiciler gibi, bütün dikkatlerini müziğe vermişlerdi. Adamın hemen birkaç sandalye yanında oturan dream couple da dahil, kimse olayın farkında değildi.

Konserde bölümler bitiyor, bizimkinin işemesi bitmiyordu. Çişi, tam altında oluşan gölcüğe şıp şıp damlıyor, o gölcüğü büyütüyordu. Sıvı miktarı artıyor ama gölcük, yüzey gerilimi nedeniyle bir süre büyümeden kalıyor, çiş seviyesi yükselip şişince de yerdeki eğimin yardımıyla kendine bir yol yaratıp yine yüzey geriliminin izin verdiği ölçüde bir bir sandalyelerin altından ilerliyordu. Sonra ilerlemesi duruyor, sanki bir süre soluklanıyor, birikiyor, kaldığı yerden yoluna devam ediyordu. Nereye doğru gittiğini fark ettiğimde, içimdeki sıkıntı yerini coşkuya bıraktı. Ucu yere değen pelerinin vizon ponponu! Gecenin sorusu sorulmuştu: Çiş, şahane kadının ponponuna ulaşabilecek miydi? Arkadaşlarımı bu müthiş keşfimden mahrum bırakamazdım.

Çişin, üç dört rejisör sandalyesinin altı boyunca kendine açtığı yoldan bir durup bir ilerlemesi ponponun dibine gelinceye kadar sürdü. Aralarında birkaç santim kalmıştı. Bir heyecan dalgası sardı grubumuzu. Birimiz elini kadının omzuna doğru uzattı. Engelledim. Müzevirliğin hiç mânâsı olmadığı gibi, bütün suçu konserden önce birkaç bira içmek olan masum bir müzik aşığını ispiyonlamak bize hiç yakışmazdı.

Çiş ve ponpon karşılıklı öylece duruyordu. Orkestra, “Kış”ın allegro bölümünü çalıyordu. Son bir damla gerekiyordu. Son bir damla... Ve o son bir damla geldi. Yüzey geriliminde son bir yırtılma, son bir hamle ve kavuşma.

Kafamı kaldırıp İngiliz’e baktım, buhar olmuştu. Çişi biter bitmez, kimselere çaktırmadan nasıl sıvışmıştı anlamamıştım. Çiftimiz, sakin ve huzurlu, finali dinliyordu. O içinden çıktıkları Visconti filmine geri döndüklerinde, ponponlardan birinin ıslak olduğunu ve bu ıslaklığın yağmurdan olmadığını birisi fark edecek miydi acaba?

Otelimize doğru yürürken, dönünce herkes bu gecenin hikâyesini kendine göre yazsın diye kararlaştırdık. Aradan altı yıl geçti. Ben yazdım.

{Fold içindeki fotoğraf: San Marco Meydanı, Venedik (fotoğraf: HarshLight)}

Kağan Önal, konser, müzik, Venedik