“Parking Lot”, fotoğraf: Anne 
(CC BY-ND 2.0)

Varoşkent

Bileğimin istemsiz sert bir hareketiyle kontağı kapatıyorum. Sağ elim oldum olası daha dengesiz. Plastik ızgaradan suratıma vuran ve gözlerimi, dudaklarımı kurutan sıcakla beraber uğultu da kesiliyor. Dikiz aynasında kırılan ışıkta süzülen tozları, otoparkın yarı karanlığında artık görmesem de, solumaya devam ettiğimi biliyorum. Ne olduğunu bilmesem de, başka bir şey, konsoldan yükselen ucuz plastik kokusunu bastırıyor. Görmediklerimi yok saymak huyum değil, hiç olmadı. Elimi torpido gözüne uzatıp kapağı hızla çekiyorum. Plastik poşetler içinde benzinci logolu yeşil çam ağaçları yere saçılıyor. Ne kokuyu kokuyla örtbas etmek ne de rasgele bir markayı kimliğime bulaştırmak bana göre.

Kapıyı çarpıp bagaja yönelirken, yeni çevremde göze batmama adına bu ikinci el aracı satın alma kararımı sorguluyorum. Karar yerinde ama tek başına yetersiz. Makina tıraşlı saçım ya da saçımdan geriye her ne kaldıysa, boynumu örten sakalım, giydiğim siyah düşük ağlı pantolon ve birkaç beden büyük tişört ile hızlıca betimlenmiş bir kökten dinci arasında kesişmeyen tek şey; pek güneş görmeyen beyaz tenim. Ne de olsa sol pazımın iç tarafındaki l'étranger [yabancı] ve sağ obliğimin üstündeki la nausée [bulantı] dövmelerini görmeleri olası değil. Hiçbir iddiası olmayan araç, koyu petrol yeşili kısa kasasıyla beni sıradanlaştırmak yerine, intihar bombacısı görüntümü perçinliyor. Kabul görme niyetinde değilim, hiç olmadım, sırıtmak istemiyorum.

Boş otoparkın beton zemininde attığım her adımın yankılanan sesine, basık tavandaki floresanların vızıltısı eşlik ediyor. Biri yanıp yanmama konusunda kararsız. Cam önünde ölmeye yakın ters dönmüş sinek gibi bir süre çırpınıp pes ediyor. Kısa bir sessizlik sonrası tekrar can çekişmeye başlıyor. İki elimle tabanından sıkıca tuttuğum karnıma yaslı kolinin açık kapaklarından biri, iki-üç adımda bir çeneme çarpıp geri dönüyor. Kafamı olabildiğince arkaya uzatıyorum. Sıkıntı veren yüzüme savrulan kapak değil, kapaktan gelen adi mürekkep kokusu. Belli belirsiz bulantıma neden koku mu, kokunun sindiği, değersiz varlığına işlediği diğer her şey mi bilmiyorum. Metro girişinde önüme uzatılan gazete, sokakta elime tutuşturulan broşür, posta kutuma bırakılmış reklamlar. Neye, kime hizmet ettiklerini artık sorgulamıyorum. Bana dayatılmalarını ise henüz kabul etmedim.

Üst katlarda bir daire kiraladığımdan olsa gerek, bana ayrılmış park yerinden asansöre yürümem fazla sürmüyor. Modernistlerin optimizasyon deyip sıyrıldıkları bu uygulamanın, üst katların rantını artırması sermayenin işine gelse de, “Seyreltik komünistler de aynı katları protokole ayırmıyor mu?” deyip avutuyorum kendimi. Asansörü çağırmak için kullandığım kartla, Rosemary’s Baby’deki uzaktan kumandalı televizyon gibi, 68 yapımı bir başka film sahnesinde karşılaşsam fazlaca şaşırırdım.1 Oysa şimdi, elimde tuttuğum kartın benden önce başka kaç sahibi olduğunu merak etmekle yetiniyorum. Cılız bir ses kapının açılacağını söyledikten sonra çelik kapının kanadı yana kayıyor. Girişle aramda, yerde duran koliyi ayağımla asansörün içine iteliyorum. 22. kata çıkacağım ama üstünde 21 yazan düğmeye basıyorum, nedense 22 yok. Optimizasyon ana planının bir parçası olsa gerek. Aynı cılız ses kapının kapanacağını söylüyor. Taklit eden mekanik bir sesle ekliyorum. “Ghettoville’e2 [Varoşkent] hoş geldin.”

Uzunca bir süredir Portishead’in indirgemeye dayalı müziğe yaklaşımını hayatıma uyarlamaya çalışıyorum. Standart olarak sunulanda bana gerekmeyen ne varsa eksiltiyorum, kalan her neyse ona yöneliyorum. Minimalizm değil bu, ‘az’ olanın değil, ‘yeterli’ olanın peşindeyim. 20 yıldır çift kişilik yatakların, boş da olsa aynı kenarına sıkışıp uyuduğumdan, tek kişilik şiltemi yüzüm pencereye bakacak yönde parke zemine seriyorum. Ahşap, betonun yerini tutmasa da, tesellim, üzerinden yıllar geçen vernikten pek iz kalmayışı. Lastikli çarşafla garip bir ilişki içindeyim. Karyola olmaksızın çarşafı şilteye sabitlemek diğer türlü çok zor, yine de yeni kurumuş bir lastikli çarşafı katlamaya tercih etmeyeceğim işlerin sayısı sınırlı. Saten benzeri cakalı kelimelere hiç kapılmasam da, pamuklu olmayan çarşafta uyumam. Sıklıkla sanılanın aksine elitist değilim, pürist eğilimlerimse ortada.

Doğal ışıkta çalışmayı sevsem de, onun yokluğunda kullandığım lambamı anahtarına ulaşabileceğim mesafede ayak ucuma hizalıyorum. Yatakta uyanık olduğum sürece elimden düşmeyen, sıklıkla bir şeyler okuduğum tableti de baş ucuma koyuyorum. Artık neredeyse hiç basılı kitap satın almayan ben, “e-kitap henüz kendini bulamadı” içerikli yazıları anlamıyorum. Herkes bir şeyleri bekliyor ama kimse neyi beklediğini bilmiyor olsa gerek, yazmıyor. Ön yargımı kırıp, Journey to the End of the Night [Gecenin Sonuna Yolculuk] ile e-kitaba uzun soluklu bir şans verdiğimden beri kâğıdı aramıyorum. Kâğıt işlevini yitirmedi ama Propaganda Yayınları benzeri yayımcıların insanlığa sunabileceği artıları var edebilecek nitelikleri de barındırmıyor. Öğrenciliğimde yayınlarına sahip olma hayalleri kurduğum Gestalten benzeri tasarım ürünü tasarım, sanat kitabı yayımcılarıysa bir istisna.

Birbirinin aynı 24 çıplak tel askıyı metal bir boruya sıralıyorum. Sahip olduğum tüm kıyafetlerin sayısı da ne bir eksik ne bir fazla. Sıradan bir gözün her gün aynı kıyafetleri giydiğimi sanmasını yadırgamıyorum, oysa öyle değiller. Modernistler durumu seçim yapmayı kolaylaştırmakla açıklıyor, bense arasında seçim yapacak şeyleri bulamamaktan yakınıyorum. Biri uzun kollu, iki haki tişörtümle, kendimce ara sıra tahmin edilebilirliğimi kırıyorum. Çıplak metal sıpalar üstünde yükselen kırık beyaz kontrplak masama uyan sandalyeyi henüz bulamasam da, plastik bir Eames almamakta kararlıyım. Modern etiketi yapıştırılmış her evde kendine istisnasız yer bulan bu sandalye, modernist olsa da artık modern değil. Ama beni asıl rahatsız eden fiyatı, tasarım kısıtı düşük maliyet3 olan bir sandalyenin dört haneli bir fiyata satılmasını aklım almıyor.

Köşeleri lastikli mukavva bir dosyadan, A2 boyutunda sayfalara basılmış iki resim çıkartıyorum. Diğerleri, bu ikisini görmeksizin kusursuzca betimleyebileceğim zamanı beklemek zorunda. Yakın asıldıklarında çekişmeyecekleri şekilde, her iki sayfada da basılı alanlar, beyaz alanlardan daha sınırlı. İlk resim, “The Murmur4 of the Innocents 18” [Masumların Mırıltısı 18]. Helnwein’ın iş disiplininden bağımsız olarak değerlendirilemeyecek insanüstü5 tekniğini mi, yoksa taviz vermeksizin geliştirdiği üslubunu mu daha çok kıskanıyorum söylemem zor. İkinci resim, Teodora Axente’nin “Simulacrum in Three Times” [Üç Seferde Simulakrum] serisine ait. Resimde neyin beni etkilediğini henüz bilmiyorum, önemli değil, ne de olsa bulana kadar asılı kalacak. En son, içinde bulunduğu hacmi doldurmakta fazlasıyla yeterli olacak hoparlörü, odanın pencereye bakmayan köşelerinden birine yerleştiriyorum.

Beth Gibbons’ın sesi odada yankılanmaya başlıyor. Dert değil, yüksek ses kimse ne olup bittiğini anlamadan kesilecek. Yalın ayak balkona çıkıyorum. Bedenimi korkuluğa yasladığımda, brütalist6 bir yapının içinde olduğumu daha önce olmadığı kadar güçlü hissediyorum. Çakıllı kahverengi beton, binayı grotesk bir yaratığın soğuk derisiymişçesine sarmalıyor. Birbiri ardı sıra yığılmış çıplak kirişleriyle dev bir omurgayı andıran yapı, Giger çizimlerine gizlice iliştirilse kimse kuşkulanmayacak. “Whatever happened to our love? I wish I understood.”7 [Aşkımıza ne oldu? Keşke anlasaydım.] diye soruyor Beth. Kendimce basit cevabım, insan doğası. İnsan asla modernizmin kendinden olmasını beklediği kadar tutarlı olmadı. Aynı, komünizmin kendinden olmasını beklediği kadar iradeli olmadığı gibi. Kâğıt üstünde kusursuz duran bu denklemlere insan dahil oldu mu; korozyonu, çöküşü engellemek olası değil.

Karnım aç. Eşofman üstü zincir takmış bir diğer tip zaptetmekte zorlandığı köpeğini çekeleyerek yanımdan geçiyor. Camında kebap, pizza, kızarmış tavuk sonrası okumayı kestiğim daha başka pek çok şey yazan dükkânı es geçiyorum. Weber’in Protestan ahlakına yaslı gerekçelendirmesine katılsam da, Orta Doğu’da yaygın “her işten anlarım” palavrasının da Batı’nın ekmeğine yağ sürdüğü açık. Camında “kaburga” yazan bir dükkâna giriyorum. Mekâna güvenim, duvara yazılı menüdeki satır sayısıyla ters orantılı, yüksek. Supreme8 tişörtlü zenci garson tişörtün hakkını vermiş, kendi dar omuzlarımı düşününce boş midem daha da eziliyor. Ellerimi yalnızca yıkayabileceğimi bildiğimde kirletiyorum. Lavaboyu soruyorum, anlam veremese de dükkânın gerisini işaret ediyor. Bir şey demeksizin kraft kâğıdı serili masaya yöneliyorum.

Yorgunum. Uyumadan az da olsa okumak istiyorum. En azından başlamak. Binada geçirdiğim ilk gün bitmeden başlamak. Ve bina olağan yaşantımın olağan bir parçası olmadan önce bitirmek. High-Rise [Gökdelen]9 yabancı değil, daha önce okudum. Farkındayım, Ballard her sayfada binayı kelime kelime inşa edecek ama High-Rise bina üstüne değil. Brütalizmin yıkımına tanık olacağım ama ortada bir modernizm eleştirisi de yok. High-Rise sosyal adaletsizlik üstüne, sosyal adaletsizliğin var ettiği terör üstüne. Bina sınıflar arası hiyerarşiyi, modernizmse insan doğasının değişmezliğini görünür kılan suretler, fazlası değil.

“Rise is not a ‘warning’ of what could happen; it’s an account of what does happen, everywhere, all the time.” [Bina10 olabileceklerin bir ‘uyarısı’ değil; her zaman, her yerde olup bitenin bir açıklamasıydı.]

Evet; her zaman, her yerde olup biten.

1. Yanlışım yoksa, uzaktan kumandalı televizyon bizim eve 90’ların başında girdi.

2. Darren J. Cunningham’ın aynı isimli albümünden aşırdığım, uydurma ironik ifade.

3. Charles ve Ray Eames’in tasarımı, the Museum of Modern Art [New York Modern Sanat Müzesi] sponsorluğundaki International Competition for Low-Cost Furniture Design’a [Uluslararası Düşük Maliyetli Mobilya Tasarımı Yarışması] katılmaya yönelik.

4. Düzgün çalışmayan bir kalbin çıkarttığı sese gönderme de olabilir.

5. Her ne kadar otoportrelerini Der Untermensch [Altinsan] olarak isimlendirse de.

6. Fransızca brut [ham] kökünden türetildiğini bilsem de, İngilizce brutal [yaratığa ait] sıfatı da bugün aynı derecede anlamlı.

7. Portishead’in High-Rise [Gökdelen] filmi için uyarladığı ABBA şarkısı “SOS”in sözlerinden alıntı.

8. İngilizce ‘üstün’ anlamında, gereksiz pahalı kaykaycı markası.

9. High-Rise, gökdelen olmak zorunda değilse de, çevirmenin çıkmazını anlıyorum.

10. Ayaklanma kelimesine de gönderme.

brütalizm, dys_, High-Rise, sosyal adalet