Bulunduğum Yerler
Vakko

Geçenlerde, yazmam gereken ‘bulunduğum yerler’den birinin Vakko olduğunu birdenbire, şaşkınlıkla fark ettim.

Vakko, altın çağı olan 70’li yıllarda İstiklal Caddesi’ndeydi. Mağaza adı vermek gerekirse, şimdiki Mango’nun yerinde. Bir efficiency mabediydi. Galiba sadece Anglosakson zihin dairesinde yer alan bu kelimenin tam çevirisi Türkçede yok. Beceriklilik, işbilirlik, hamaratlık, belki ehliyet… ama bütün bu kelimeler o kelimeyi tam anlatmaya yetmiyor.

Bir mağazanın aynı zamanda bir sahne olduğu fikri 19. yüzyılın büyük bonmarşelerini anlatan yazarlarda sık sık görülür. Benjamin, Proust, Halit Ziya… Ya da fantastik edebiyatta veya çocuk kitaplarında: H.G. Wells’in Sihirli Dükkân’ı ya da Küçük Prenses Sara… Cadde-i Kebir üzerinde, o yüzyılda ona benzer başka dükkânlar da vardı, varmış. Bon Marché adı bile aslında bunlardan birinin kendi adı, kelime sonradan bildiğimiz jenerik ‘bonmarşe’ye dönüşmüş.

Ben, mahalle aralarındaki küçük tuhafiyecileri —kaldığı kadarıyla— hâlâ severim. Onlar bize bir eksikliği, bir değişmeme ihtiyacını, tozlu bir ‘biz böyle iyiyiz’i hatırlatırlar. Ruhumuzun bir parçasını çelerler ve o parça hep onlarda gizli durur. Ama ruhumuzun çelinen başka yerleri de vardır.

İşte Vakko daha kapısından girerken bir uyarı yollardı: “Buyrun! Ama dikkat! Herhangi bir yere girmiyorsunuz! Burası başka.” ‘Burası’ ışıklarıyla, renkleriyle, kokularıyla birlikte, şehirde yaşamanın bir tarifiydi. Sadece içinde satılanlardan dolayı değil. Hatta özellikle onlardan değil, açıklayacağım.

‘Çok özel’ tamlaması daha ayağa düşmeden evvel ‘çok özel’ bir yerdi Vakko. Her katın ayrı ayrı ‘kadın’, ‘erkek’, ‘çocuk’, ‘ev eşyaları’ ‘reyon’larına ayrıldığı bir mağaza… bir department store… bir… tam adını bulamıyorum, ortalığa daha fazla yabancı kelime de saçmak istemiyorum. Dünyanın o zamana kadar görmediğim kıvraklıkla birimlere ayrılması, böylece yeni bir sıralamanın mümkün olduğunu görmek miydi beni çeken? Yoksa asıl bu makinenin tıkır tıkır işlemesi mi? Vakko’nun asansörleri katlar arasında sessizce yükselirdi ve ara sıra dikkat talep eden bir çınlamanın ardından şu anons yükselirdi: “… Numara 62, Numara 62, Çocuk Eşyaları Reyonu’nda bekleniyorsunuz.” Bu anonsta, aslında sonradan belki 1984 romanında korkunç ikizini göreceğim hayranlık uyandırıcı bir sistemleştirme, görünmez bir çekip çevirme vardı. Numara 62 kimdi, kendisinin numara 62 olduğunu nasıl anında biliyordu, ve numara 62’yi o anda bulunması gereken reyona çağıran yumuşak ve uygar sesle nasıl bir ilişki içindeydi? Rastlaştıklarında numara 62’yi talep eden sesin numara 62’yi azarlamayacağını, olsa olsa tatlı bir sitemle karşılayacağını hayal ederdim. Şehirde yaşamanın ‘bu’ tarifinde içimi kahreden Kemalettin Tuğcu ve diğer çocuk romanlarındaki fakir çocuklar, haksızlıklar, isyan ettirici şeyler vb. yoktu.

Türkan Şoray Beyoğlu’nda,
Ses, 08/06/1974, kaynak: Zamantika

Gelgelelim Vakko makinesinin yaydığı tatlı ışınların sağlaması, zihnimde değilse de acımasız bir sahihlikle bedenimde gerçekleşirdi. Tam da oranın bana sunduğu eşyalarda… Boynumu acıtan ‘hâkim yaka’ ve ‘yağ rengi’ gömlekler ki, bunların arkadan iliklenen bir tanesini bile hatırlıyorum… tombul ergen bedenimi bir türlü kavrayamayan güzel dikilmiş çocuk ceketleri… kaşındıran ve batan kazaklar… düğmeli ya da düğmesiz, terleten yelekler… boğazımı sıkan sıfır yakalar ve altındakini gereksizce açık bırakan V yakalar… düztabanlığımı suratıma haykıran iskarpinler ve topuğumu vuran botlar… Bütün bu güzel ve yumuşak şeylerle mükemmel bir uyum kurmalıydım, annem babamla, bana çaresizce bir şey beğendirmeye çalışan tezgâhtar hanımla, 62 numarayı çağıran sesle ve tabii 62 numaranın ta kendisiyle, bütün o tıkır tıkır işleyen makineyle… Mahcuptum, ama olmuyordu. Bedenim bana orada ‘derinde’ bir uyuşmazlık olduğunu söylüyor ve seslerle, renklerle, 62 numarayı çağıran tatlı sesle olan uyuşmazlığın ‘aslında’ zihnimde bir yerde olduğunu fısıldıyordu.

Küçük bir devrimci, doğuştan anarşist falan olduğumu söylemek istiyor değilim. Gerçi günün birinde bezgin düşen taraflar pes edip, “peki sen ne almak istiyorsan onu seç” dediklerinde kalın şişle örülmüş itfaiye arabası kırmızısı bir boğazlı kazak seçtiğimi eklemeliyim belki. Bu kazağı bir gün bile giymediğimi de.

bonmarşe, Bulunduğum Yerler, Fatih Özgüven, mağaza, Vakko