Üç Köpek

Av eğlencelerinin vazgeçilmez bir unsuru. Ön ayaklarından birini göğsüne doğru kaldırmış, arka ayaklarından biri diğerinin önünde, kuyruğu iki ayağı arasında kıvrık, başı geriye dönük: Arkadan gelen sahibine bakıyor ya da eşlikçisi olduğu avcılardan birine. Onu korumak ya da ondan gelecek emri algılamak için. Kubad Abad’da bulunan ve 13. yüzyıla tarihlendirilen çini levhalarda betimlenmiş çok sayıda köpekten biri. Bir aslan gibi değil, yüzünüze bakmıyor, geriye bakıyor.1 Mitolojide tanrılarla özdeşleştirilerek resmedilmiş olsa da toplumsal hayatın bir parçası o; insana bakıyor: Tanrı’dan sonra ve kendinden önce gelene.

Köpek, Sır altı, Yıldız Çini,
Küçük Saray, fotoğraf: Ali Konyalı,
kaynak: Rüçhan Arık,
Kubad Abad,
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2000

Geriye Bakan Köpek

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü bugünlerde İstanbul’un sokak köpeklerine adanmış bir sergi düzenliyor. Serginin adının “Dört Ayaklı Belediye” olduğunu görünce muzipçe tebessüm etsem de, serginin köpekli şehirden köpeksiz şehre evrilen izleğiyle başlangıçtaki bu tebessüm yerini utanç ve kayıp duygusuyla karışık bir melankoliye bıraktı. İstanbul’un ‘köpekli şehir’ olarak anılagelmesi Avrupalı gezginlerin ve seyyahların 18. ve 19. yüzyıllarda bu şehre dair tuttukları notlardan, seyahatnamelerden ve gravürlerden edindiğimiz bir izlenim. Bu kentin genlerinde ve kültürel kodlarında saklı olan, kendine özgü bir kent hayatını ve düzen algısını düşündürüyor. Bu kendinde düzen, hiç şüphesiz insan olmayan, ‘insandan farklı olan kişiyi’ kendi gerçekliğinde algılama hâlini de barındırıyor.

Derrida, insan dışında kalan canlı dünyayı ‘hayvanlar’ adı altında genelleştirmeyi, hiyerarşi ve ötekileştirmeye dayalı bir yadsıma ve şiddet biçimi olarak nitelendirir. Banyoda çıplakken kedisi karşısında utanca kapılma deneyimini bu anlamda bir milat olarak imler: Bir yabancının, kendinden gayri bir kişinin bakışıyla karşılaşma; bu bakışa, verili toplumsal kuralların dışına çıkarak yabancılaşma, altüst edici bir tazelik ve tereddütle yaklaşma hâli. Şimdi o çini levhadaki köpek gibi başımızı geriye çevirdiğimizde: Derrida 20. yüzyılda, hayvanı ötekileyen, genelleştirmeye hapseden ve ontolojisini görmezden gelen şiddeti ifade ederken, ondan bir önceki yüzyılda doğmuş Virginia Woolf, Güvenin Ölümü’nde sarı alt kanatlı bir güveyi izliyordu ve onda her şeyi, hayatın ta kendisini, aynı zamanda da hiçbir şeyi görebiliyordu. Kendi içinde bir varlık olarak onunla yan yana duruyordu, onda hayatın bir boyutunu izliyordu. Belki biraz daha geriye baktığımızda bir pireye müteşekkir olan John Donne’ı da görmek mümkün olabilir. Sevgilisine ithaf ettiği “Pire” isimli şiirinde “Önce benim kanımı emdi, sonra seninkini / Bu pirede kanlarımız birbirine karıştı” derken, söz konusu pirenin yarattığı bu birlikteliği herhangi bir toplumsal düzenin öngördüğü bir kurumun, yani evliliğin yapamayacağını, iki aşığı bu denli birbirine dolaştıramayacağını, tek bedende eritemeyeceğini esprili biçimde ifade eder Donne.

Cincinnati gemisiyle Akdeniz
turuna çıkan Avrupalı bir gezgin
Karaköy Rıhtımı’nda sokak köpekleriyle, fotoğraf: anonim, 19 Şubat–3 Nisan 1910, Pierre de Gigord Koleksiyonu

Yukarı Bakan Köpek

Cincinnati gemisiyle Akdeniz turu yapmakta olan bir gezginle Karaköy Rıhtımı’nda karşılaşıyor. Kafasını kaldırmış, pür dikkat bu gezgine bakıyor. Bir tür karşılama ya da yabancılama. Ya da ikisi birden. Gelen gezgin turist, şüphesiz onlardan daha şaşkın. Bu ‘egzotik’ manzara onun alışık olduklarından değil. Zaten bu köpekler de belli bir cins değil. O yüzden kimisi seyahat notlarında onlardan “iğrenç” olarak bahsediyor. Şehrin bir nevi çöp arıtıcısı gibiler. Meyve, sebze artığı, ekmek, leş, her şeyi yiyorlar. O yüzden, esnafla sıkı bir işbölümüne dayanan işbirlikleri de var. Kent hayatının kozasını ören işçilerden onlar. Köpekli İstanbul’da, her ne kadar Müslümanlar evde hayvan beslemeyi, bilhassa da köpeği murdar görseler de kamusal yaşam, otantik ve kendine özgü bir mesafeyi ve insandan başka olanın ‘oluşuyla’ ilişki kurma deneyimini de barındırıyor. Bir de tabii kültürel karışımın bir tezahürü İstanbul’un köpekleri; tarihi yarımadanın sakinleri. Bu esnada yine Virginia Woolf’un, şair Elizabeth Barrett’ın köpeği Flush’ı metaforik bir yolla ele aldığı aynı isimli yapıtına kulak verirsek, türler arası hiyerarşiyi bir köpeğin gözünden dinleriz: “...kimi köpekler soylu köpekti, kimileri soysuz. Peki, kendisi hangisiydi? Flush eve varır varmaz kendini aynada dikkatle inceledi. Tanrıya şükür, doğuştan soylu, iyi aileden bir köpekti! Başı düzdü; gözleri iri, fakat patlak değildi; ayakları perdeliydi; Wimpole Sokağı’nın en cins kokeriyle boy ölçüşebilirdi.”2 Robert Browning ile beraber, Viktorya Çağı’nın hem aile içi hem de toplumsal baskılarından kendini azat etmeye karar veren Barrett’in peşinde sınıfsal ayrıcalıklarını yaşayan Flush, sosyal varlık olarak bir sessizliğin içinden konuşur. Ne olursa olsun, toplum hayatı içindeki bir köpek de kuşkusuz doğadaki gibi olmayacaktır, başkalaşacak ve toplumsal bir varlık, birlikte yaşamın bir ürünü olarak biçimlenecektir. Flush, sınıflı bir toplumun köpeği olarak cinsinin kudretini, kendi hemcinslerine yukarıdan bakmayı, aşağıdan bakılan olmayı tadacaktır. Sınıfının bir parçası olarak yaşayacak ve değişimi deneyimleyecektir. Bu seziş, Woolf’un güvenin kanatları gibi titreşen, uçuşan, tülden bir ruh olmasıyla çok yakından ilişkilidir şüphesiz. Ancak böyle bir tül; hayvana, kendinden gayriye bakacak şeffaf ve geçirgen bir mesafeyi imkânsızlıktan kurtarabilir. İstanbul’un köpeği de Flush’ın aksine sosyal varlığını, aidiyetini sınıfta değil, ayrıcalıklardan azade, sokakta bulur: “Köpek konusuna gelince; gelişimden sonraki ilk günlerde yolumu bulmak için sokak ortasındaki büyük bir çukuru temel işaret olarak bellemiştim. Bu çukurun dibinde kemirici cinsten iri bir köpek dört-beş yavrusunu, tam bir rahatlık içinde ve gidip gelen yayaları, atları hiçe sayarak emziriyordu.” (Théophile Gautier)3

Gautier’nin şaşkınlığı aslında başka bir toplumsal yaşamın olasılığını düşündüren kapıyı da aralar. Yine Flush’a dönecek olursak, köpeği düşünmenin, yazma eylemini çok farklı noktalara taşıdığını, sınırlarını genişlettiğini belirtmiştir Woolf. Yazma eylemini başkalaştıracak bir gerçeklik ve duygulanıma yönelten hayvan düşüncesi aynı biçimde toplumsal hayatın da sınırlarını değiştirebilecek, sert hatları flulaştırabilecek, duvarları geçirgen kılacak hatta buharlaştıracak olasılıkları beraberinde getirir. Her ne kadar hayvan sorusu her zaman insan üzerinde düşünmeye açılan bir kapı olmuşsa da, insan düşüncesinden hayvana varacak bir ‘geriye’ bakış da mümkündür. ‘İnsan olmayan kişiye’ bakmak; bir azımsama, olumsuzlama ve insan olana yönelik bir kayırma barındırdığı kadar pür bir merak, mesafe ve saygıyı da barındırabilir. Hayvan insan ikiliği üzerinde yükselen bir inşayı hükümsüz de kılabilir. Bu noktada Byron’ı muzip bir tebessümle anmamak elde değil: Byron, Trinity Koleji yıllarında, köpek beslemesinin yasak olduğu bir sistemde “ben de bir ayı alırım” diyerek, bir evcil ayıyla yaşamayı tercih etmiştir. Köpeklere vurgu yapan kurallar ekseninde, ayıyla yaşamasının herhangi bir yasadışı durum yaratmadığını vurgulamıştır otoritelere. Çünkü kurallar ayıları görmezden gelmiş, yadsımıştır. Eğitimini tamamladıktan sonra da ayısını alarak evine, Newstead Abbey’e dönmüş, ayısının yanına iki evcil kurdu da dahil etmiştir. Hatta, 1821 yılında Byron’u İtalya’da evinde ziyaret eden Percy Shelley, güncesine şunları yazar: “Lord Byron saat 2’de kalkıyor. Ben de alışık olduğumun tam tersine saat 12’de… Kahvaltıdan sonra saat 6’ya dek oturup sohbet ediyoruz. Altıdan sekize dek Ravenna’yı denizden ayıran çam ormanlarında oradan oraya koşturuyoruz; sonra eve dönüyoruz ve akşam yemeğimizi yiyoruz ve sabahın altısına dek oturup dedikodu yapıyoruz. Bunun beni bir ya da iki haftaya kalmaz öldüreceğini sanmıyorum, ama bunu da daha fazla devam ettiremem. Lord B.’nın evinde uşakların yanı sıra on tane at, sekiz tane devasa köpek, üç maymun, beş kedi, bir kartal, bir karga ve bir şahinle birlikte yaşıyor. Bunların tümü, atlar haricinde evi boydan boya dolaşıyor, her an hır gür içerisinde evin sahibi onlarmışçasına birbirleriyle dalaşıyor.” Kurtları ve ayısıyla nam salsa da, Byron’un Newfoundland köpeği Boatswain’in ölümü sonrasında, anıt mezarı üzerine yazdığı “Bir Köpeğe Hitabe”si, âşık edebiyatında da bir tema olarak sıklıkla geçen, tıpkı Köroğlu’nun Kır Atı’yla olan simbiyotik yaşantısı gibi, kaybedilen hayvana hayat arkadaşı insanın düzdüğü mersiyelerle duygudaştır. Tüm bunlardan geçerek yeniden ‘köpekli İstanbul’a döndüğümüzde bu kentin yalnızca anlamak çerçevesinde değerlendirilemeyecek, aslında anlamanın ötesindeki boyutları da deneyimleyen, ‘yaşadığı gibi görebilen’ bir yaşam algısına sahip olduğunu söylemek pek de abartılı olmayacaktır. Ki bu deneyimin emareleri, modernleşme kaygılarıyla köpeklerin hunharca yakalanıp yok edilmeleri ya da Sivriada’da ölüme terk edilmeleri üzerine yükselen itiraz seslerinde de kendini duyurur.

Hayırsızada’ya (nam-ı diğer Sivriada) sürülen sokak köpekleri,
fotoğraf: Jean Weinberg,
16 Temmuz 1910,
L’Illustration,
Pierre de Gigord Koleksiyonu

Karşıya Bakan Köpek

Sergide yer alan en utanç verici görüntülerden biri Sivriada’da terk edilmiş köpeklerin, kentin kendine özgü karmaşık düzeninden açlık ve sefaletin hâkim olduğu bir kaosun içine bırakılmalarını belgeleyen fotoğraf. 1808 ile 1839 yılları arasına tekabül eden II. Mahmut Dönemi, köpeklerin şehir hayatından sürgün edildiği süreç. Batı örneği bir modernleşmenin izinde, bir arındırma işlemi olarak Sivriada’ya sürgün ve itlaflar kentin belleğinde bir travma bıraktı. 1910 sürgünü sadece İstanbul değil dünya kamuoyunu bile sarstı. Terk edilmiş adalara sürülen köpeklerin kente çevirdikleri bakışlarıyla ulumaları, yardım dilenmeleri, sonrasında açlıktan birbirlerini yemeleri Batı eksenli bir biçimciliğin yarattığı büyük bir trajedi oldu.

Modern kent ve yaşam kurgusu, insan dışındaki kişileri ya da insanın hemcinsi olmayanlarla ilişkilerini de belli bir hiyerarşik çerçevede algılayıp yürütme üzerine kurulu bir düzeni öngörüyor. Bununla beraber, kendinden gayri olan canlı yaşamı –bitkiler dahil– bu tasarım içerisinde biçilen role oturttuğu ya da ontolojisini yalnızca bu çerçeve içerisinde düşündüğü bir alan içinden hareket ediyor. Bu sergide belgelenen Osmanlı örneği de bize bunu gösteriyor. Kentin peyzajında ve sosyal estetiği içerisinde köpeklerin olmayışı; artık karşılaşmalara açık ve kendine özgü yaşamların kurulduğu akışkan bir yapı yerine; bunu arkaik ve ilkel addederek geri plana ötelemiş ve kent hafızasından silmeye yeltenmiş bir tasarının insan eliyle ete kemiğe büründüğü anlamına da geliyor. Köpeklerle beraber yok olmuş bir kentsel gerçeklik, bir bellek. Kaybedilmiş başka tür bir yaşama ihtimali.

Ve her şeyin sonunda, adanın kıyısından panik hâlinde ve yardım çağırırcasına uluyarak denize yönelen köpeklere bakarken, Odysseus’u tam 20 yıl sonra, eve dönüşünü kutlarcasına karşılayan köpek Argos’un bakışını düşünmek.

Ulus Baker’e. Pür sevgiyle.

1. Kubad Abad’da yer alan, 13. yüzyıldan doğa ve masal yaratıkları, temsilleri hakkında derinlikli bilgi için: Rüçhan Arık, Kubad Abad, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2000.

2. Virginia Woolf, Flush Bir Biyografi, Çev. Fatih Özgüven, İstanbul, 1993.

3. Théophile Gautier, 1852, “Dört Ayaklı Belediye” sergisi duvar metninden alıntılanmıştır.

Dört Ayaklı Belediye, Eda Sezgin, hayvan, köpek, sergi, şehir