2 boyuttan 3 boyuta dönüşen fil 
- Malzemesi: Ahşap 
- Geldiği yer: Stockholm, İsveç 
- Getiren: Özlem 
(fotoğraf: Işık Kaya)
Fil Hafızası
Taşkışla Fili

“Benimle böyle konuşamazsınız! Benimle böyle konuşamazsınız!” Sorularıma cevap vermek yerine, gözlerini kaçırarak ağlaşan bir adam vardı karşımda.

Konuştum. Sonuç, ‘amirine hakaret’ suçlamasıyla hakkımda açılan soruşturma oldu. Defalarca istememe rağmen, suçlama metnini bana göstermediler bile, artık içinde ne saçmalıklar varsa. Soruşturma komisyonu, dekanımızın yeni erkek profesörlerinden oluşmaktaydı. Kendileri, birbirleriyle bile henüz benim soruşturmam sırasında tanışacak kadar, fakülteye ayağının tozuyla gelmiş olmalarına rağmen, her ne hikmetse böyle bir göreve balıklama atlamışlar. Ah şu insanların kadro tutkuları.

Fakültemizde hakaret soruşturması açılması pek revaçta bir süredir. Halbuki ben yirmi küsur sene hiç duymamıştım böyle bir saçmalık. İki kişi tartışırsa hooop, yönetime yakın olan hemen ağlamaya başlayıp, ötekine soruşturma açtırıyor. Gerekçe aynı, yöneticilere hakaret etmek. Pardon ‘amirlere’, burası karakol ya. Sanırım, üniversitede ‘amir’ kavramını da daha önce pek duymamıştım. Üniversiteyi emir komuta zincirine indirgeyen yöneticilerimiz, hakaret konusunda pek hassaslaştı. Daha doğrusu, sorulara cevap verebilecek, kararlarının gerekçesini açıklayabilecek, tartışabilecek kadar bile kendine güveni olmayanlar söz sahibi oldu artık. Tepeden inme kararlardan, eleştiri korkusundan yapılamayan kurullardan, fikirleri beğenilmeyen insanların alakasız fakültelere sürülmesine kadar geldi artık iş. Şu ahir ömrümüzde, üniversite sürgünlerini de gördük. 24 sene sonrasında, en nihayet buradan ayrılırken ağzımda kalan tat, ne yazık ki pas gibi.

Tabii ki Taşkışla’yı böyle hatırlamak istemem. Yapılan ve gerekçesi hiç açıklanmayan haksızlıklar ile de; bu haksızlıklara hiçbir hocadan itiraz gelmemesinin yarattığı hayal kırıklığı ile de hatırlamak istemem. Ama, okulda bana seneler içinde verilen envai çeşit file bakıp, Taşkışla’nın benim hayatımı nasıl dönüştürdüğünü hatırlayabilirim. Mesela Özlem’in İsveç’ten getirdiği katlanıp açılan küçük fil gibi; ‘2 boyutun basitçe 3 boyuta dönüştüğü’ mucize. Mimarlık eğitiminin kapısını açtığı mucizelerden sadece biri. Bilirim, üniversite başlı başına mucizeler yeridir.

Benim üniversite okumaya hiç niyetim yoktu. Liseyi zor bela bitirdiğimde, yeteri kadar eğitildiğime inancım tamdı. Her sabah, midem burularak gittiğim okuldan kurtuluşum, başlı başına tatminkâr bir özgürlük zaferiydi. 80’ler Türkiye’sinde, dünya görüşüm yaşadığım yer kadar dar, ama tembellik ve cehaletim vahim büyüklükteydi. Dolayısıyla, bu özelliklere sahip herkes gibi, kendimden memnundum. Geleceğe dair bu amaçsız tutumum babamı pek sevindirdi tabii ve derin nefesler alarak benimle çok uzun bir konuşma yaptı, sakince ve sabırla. Beni ikna eden; zihnimin açılması mı olmuştu, ilerde pişman olurum korkusu mu, yoksa babama duyduğum büyük sevgi mi bilmem. Ama üniversite okumak ve sonra da mimar olmak istedim.

Babam haklıymış, üniversite bambaşka bir dünyaydı. Sarmaşık kaplı eski cephesi, dev tekinsiz mekânları, yaz başı buram buram ıhlamur kokan avlusu, otel şantiyesi yapılmak için parçalanmış kırık camlardan kışın giren titreten soğuğuyla Taşkışla’yı hemen sevdim ve hep sevdim. Ama, benim gibi eğitimden soğumuş, gönülsüz gelenleri bile sarsıp uyandıran, fiziksel mekânın ötesindeydi. Özellikle Taşkışla’nın dışlamayan, herkese, her görüşe, her derde yer açan özgürlükçü ortamı beni yeniden yarattı. Bu ortam, hocaların beş benzemez olmasından da kaynaklanıyordu, Türkiye’nin her yerinden farklı geçmişleriyle gelip kendine yer bulan öğrencilerinden de.

İTÜ Mimarlık Fakültesi, nam-ı diğer Taşkışla, taşıdığı kozmopolit yapıyla, öğrencilerine verdiği seçme şansıyla bir vahaydı. Şansıma Semra Aydınlı’nın öğrencisi olarak ilk adımımı attığım mimari proje stüdyosu, benim için resmen ‘ilk görüşte aşk’ oldu. Tesadüf, soyadımız aynı olan Hülya ve Ferhan Yürekli gibi, kendini bu işe adamış ve bana eğitimle uğraşan insanlar için öğrenciden daha önemli hiçbir şey olamayacağını gösteren hocalar vardı. Doğrularımı yanlışlarımı dağıtıp, şahane bir şekilde kafamı karıştıran, bana yeni dünyalar açan konuşmalarıyla Günkut Akın, incelikleri sayesinde iyi hoca olmanın öncelikle iyi ve dürüst bir insan olmak demek olduğunu fark ettiğim Zeynep Ahunbay vardı. Onlarla çalışmak bana yeni bir dünyanın kapısını açtı; öğrenci odaklı bakmaya / çeşit ve farklılıkları önemseyerek açık uçlu düşünmeye / iyi ve dürüst bir insan olmaya çalışmak, eğitimcilik konusunda her zaman bana rehberlik eden üç ana amaç oldu. Gönülsüz gelip büyülendiğim bu dünyayı tutkuyla benimsedim.

Bugün Taşkışla özelinde üniversitenin kaybetmekte olduğu en önemli değerler, bizim de hocalarımızdan öğrendiğimiz değerler; öğrenci odaklı / farklılıklara açık / dürüst olmak. Onun dışında olan biten teferruattır.

eğitim, Fil Hafızası, İpek Yürekli, Taşkışla, üniversite