Bruno Taut,
Alpine Architecture’dan (1917) desen,
kaynak: architizer.com

Tarihin Öbür Yarısı

Eskiden çok hayal kurardım. Neredeyse her gece, uykuya dalmadan önce 5-10 dakika maceradan maceraya koşardım. İzlediğim filmlerden, okuduğum romanlardan etkilenir, bir gün dedektif, ertesi gün pilot olurdum. Elbette her ne oluyorsam, oldukça da ‘iyi’ olurdum; o işin en iyileri ve ünlüleriyle omuz omuza çeşitli badireler atlatır, bir yerde illaki bir çeşit kahramanlık yapar, bir şekilde adaletin yerini bulmasını sağlar ve sonunda alçakgönüllülükle övgüleri kabul ederdim. Kahramanlık yapmanın zor olduğu durumlarda bile, örneğin müthiş bir oyuncu olsam, o zaman da Oscar alır, ödül töreninde yaptığım süper bir konuşma ile dünyada barışı sağlardım. Bu uzun girizgâh şunu söylemek için: Mutlu bir sona ikna olamadığım için herhalde, bir tek gün bile mimar olduğum hayalini kuramadım.

Üstelik mimarlık ciddi bir işti. Keza mimarlar ve hocalarımız da. Ya da ben, “maket yapmak çok eğlenceli” diye bir bölüm seçilmemesi gerektiğini fark etmiş ve projelerimi anlatırken kullanmam gereken kocaman kavramların altında ezilirken umutsuzlukla her şeyi fazla ciddiye almıştım. Nereden baksan şakası yoktu: Dört yılım vardı; çok güzel, çok iyi, çok işlevsel, çok yerine ait, çok binalar tasarlamayı öğrenmek için.

Mimarlık üzerine hayaller kurmaya çalıştım ama. En çok da, projenin başında, arazi maketini yapıp önüme koyar, uyumadan önce dakikalarca maketteki o boşluğa bakardım. Ardından, uyumak için gözlerimi kapatınca o boşluğun hayal meyal şekillendiği olurdu. Dönem sonunda beğendiğim bir iş çıkarsa tarihi baştan yazar, geriye dönüp projemin birden gözümün önünde şekillendiği o mucizevi geceyi hatırlayıverirdim. Yine de okul hayatım boyunca, bütün ciddiyetim ve zamanında mezun olma telaşımla ayakları yere bassın diye uğraştığım ve hatırladıkça sıkıldığım projeler yaptım, bizim dönemin moda deyişiyle “uçamadım”.

Çok iddialı bir başlık altında, bunca kişisel tecrübeden bahsederek varmaya çalıştığım nokta şu: Son dönemlerde sıklıkla, her konuda olduğu gibi mimarlık üzerine de hayaller kurmamız gerektiğini düşünüyor, arkadaşlarımdan da benzer laflar duyuyorum. Kırk yaşını aşmanın verdiği rahatlık ve içinde bulunduğumuz şartların rahatsızlığından olsa gerek. Dünyanın krizde olduğu bir dönemde, ülkedeki bütün boşlukları doldurma ve (yeniden) doldurmak üzere daha çok boşluk açma faaliyetine karşı çoğumuzun yıktırmama/yaptırmama telaşında olduğunu görmüyor değilim. Tüm bu telaş içinde, bir yandan derin bir soluk alıp yeni hayaller kurmak kolay değil. Her şey gibi mimarlık da, beni öğrenciyken korkutan hâlinden bile daha ciddi belki. Ama işte belki de bu yüzden, Metis Yayınları’nın Hiçbir Yerden adıyla ütopyalara ayırdıkları 2017 ajandasının girişinde de denildiği gibi: “Madem böyle bir çağ düştü kaderimize, hüznümüzde boğulmak yerine birbirimizin hayallerinde bir ülke aramaya girişelim ...”* Yoksa yakında, mimarlığın taş üstüne taş koymaktan öte bir anlamı olduğuna yönelik heyecanımızı kaybedecek, hiç davranamayacağız.

Hem mimarlık tarihi zaten, birazdan da çok hayallerin tarihi değil mi? Piranesi’den Étienne-Louis Boullée’ye, Archigram’dan Lebbeus Woods’a, çok önemli yapıları inşa edenlerin yanında çok acayip şeyler düşünmüş olanları da anlatmaz mı tarih?

Lewis Mumford örneğin, işe hayallerin tarihinden başlamış ve 1922’de yayımlanan ilk kitabını ütopyalara ayırmış: The Story of Utopias [Ütopyaların Öyküsü]. Kitabın girişinde Platon’un ya da Thomas More’un da kaos ve şiddet dönemlerinde yazdığını hatırlatıyor ve kendini bu konuyu araştırmaya itenin (1. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde) fırtınanın ardından gökkuşağına bakma cesareti olduğunu söylüyor. Antik Yunan’dan 20. yüzyıla kadar, Platon’un Cumhuriyet’inden Thomas More’un Utopia’sına, Johann Valentin Andreae’nin Christianapolis’inden Francis Bacon’un New Atlantis’ine, Étienne Cabet’nin Voyage en Icarie’sine ve nihayet William Morris’in News from Nowhere’i ve H.G. Wells’in A Modern Utopia’sına kadar birçok eseri incelediği kitabına başlarken şöyle diyor: “İnsan ayakları yeryüzünde, başı gökte yürür; ve yeryüzünde olup bitenlerin tarihi —kentlerin ve orduların ve vücudu ve biçimi olan tüm şeylerin tarihi— insanın öyküsünün sadece bir yarısıdır.” Nitekim bu ilk kitaptan yaklaşık 40 yıl sonra yayınlanan The City in History’de Mumford, kentlerin tarihini yukarıda bahsi geçen tüm kurgular ve daha fazlası ile birlikte anlatıyor.

Tarih bizi de, en azından kurduğumuz hayallerle hatırlasın.

* Özde Duygu Gürkan, Eylem Can (haz.), Ajanda 2017 / Hiçbir Yerden, Metis Yayınları, 2016.

hayal, mimarlık, Neslihan Şık, ütopya