Şu Bizim
Yurtdışı Meselemiz

Çocukken ufacıkken, anneannemin Ankara’daki evinde tüm torunlarının dizili fotoğrafları vardı. Ben ki en çok o eve giren çıkan torunum, sekiz yaşımda bir yaşımın siyah beyaz fotoğrafına bakar dururdum. Onu çevreleyen İstanbullu ve İsviçreli kuzenlerin fotoğrafları yıl demeden değişirdi. İstanbullular yuvalarında yapılan özel fotoğraf çekimlerinde, İsviçreliler derin baktıkları ev portrelerinde tazelenir giderdi. Yaşları bana yakın, biri hariç benden büyük kuzenlerin giysileri bana devrolurdu. Çoğu giysiye, sırf benim gönlümce gurbetten geldiği için bayılırdım.

Anneannemin beğendiklerini niteleyen terim ‘Avrupai’ idi. Annem benzer durumlarda “çok modern” derdi. Saçlarımın, kuaföre nasıl bir kesim istediğimi tam tarif edemediğim için irademden bağımsız kısacık kesildiği o yaz tatilinde, genişçe omuzlarım ve yüzücü mayomla Prenses Stéphanie’ye benzetildiğim için kendisine hayranlık beslemeye karar vermiştim. Fethedilecek topraklar listesi o günlerden başlamış olsa gerek, ama işin doğrusu henüz Monaco’yu görmedim. Muhtemel ki içim hep Fransızca konuşmayı da oradan istedi. Konuşmam en iyisi olmadıkça da okurum, düşüne taşına anlarım.

On beş yaşındaydım. Anadolu lisemin koridorlarında yürürken minicik bir duyuru gördüm. Bizim okul 3.500 öğrenci gücündeydi. Duyuru panolarının varlığından dahi haberdar değildim. Oysa ayan beyan diyorlardı ki, Genç Tur diye bir turizm şirketi on beşinci yaşını kutlamak için dil sınavından dereceye girenlerin ilkini İngiltere’ye, sonraki ikiyi Kuşadası’na dil kampına gönderecekti. Ben on bir yaşımdan beri English for a Changing World ekolünün derste dinletilen kaset çalışmalarıyla, yazlığımızın konuşlandığı Kuşadası’nda karşılaştığım ecnebileri şaşırtacak bir akışkanlıkta Amerikanca konuşuyordum. Üstelik kafam Türkçe’nin dilbilgisine bastığı kadar İngilizceye de basıyordu. Bana uygun bir fırsattı önümdeki.

Bizim evin bir âdeti vardır, adı “yavrum üzülmesin”. Dil sınavına girip, İngiltere’ye gitmeyi hedeflediğimde mümkün ki anamın, babamın içleri cız etmiştir. Her şeyi dizine çöktüreceğini sanan benim karşımda kim bilir ne Robertliler, ne Üsküdar Amerikanlılar olacaktı, o senaryoya göre. Sınava girdim. Üçüncülüğüm okul töreninde plaket karşılığı anons edilirken, Kuşadası’nda arkadaşlarımla denizde takla atmak varken beş kilometre öteye, kampa gitmeyeceğime yemin ediyordum içimden.

Elbette Genç Tur’un verdiği imkânların bir sorgulamasını yapmamıştım. Uçağa biniliyor, okula gidiliyordu. Anneannem her sene bir kere o uçağa biner, İsviçre’ye giderdi. Dönerken de bavulu epey dolu olurdu. Bana kuzenlerimden hediyeler getirirdi. Bizse, kendileriyle Kuşadası’nda buluşurduk. İlk yıllarda onlar Türkçeyi bilmez, ben her ne kadar Stéphanie’ye öykünsem de tek kelime Fransızca konuşamazdım. Vakti gelip İngilizceyi kıvırdığımda bizim frankofonlar o yolun çok başındaydı. Aslında hiç dil bilmeden senelerce kahkahalarla eğlendik. Ancak benim gitmem şarttı!

Meğer bizim meşhur burs sadece okulun ödemesini karşılarmış. Bir aile masrafların çokluğundan mustarip, Kuşadası’na talip oldu. Tabii on beş yaşın önündeki tek engel bu değildir. Ailesi İngiltere’yi uzak bulan çocuk da, rotayı mecbur Ege’ye yöneltti. Ben o ilk uçuşumu Airbus ile yaptım. Birisi öğretmişti Boeing ile farkını, oradan biliyorum. Anneannemi o tarihlere yakın kaybetmiştik. İki arada İstanbul’a taşınmış olsak bile, büfedeki fotoğrafımın yenilenmeyeceği tazelikteki yakınlığımda o benim ilk kaybımdır. Bizimkiler dedi ki, anneannenden kalan parayla gidiyorsun.

Coğrafyayı hiç sevmezdim. Nerede şeker pancarı yetiştiğini öğretirlerdi bize. Yolları da hiç sevmezdim. Arabada gitmeye tahammülü olmayan çocuk hâli bizim gerçek hâlimiz olsa gerek. Annem kendimi etrafa bakarak oyalamam için abartılı nidalarda bulunurdu. “Bak Meriç, gördün mü tarlalar yemyeşil.” “Bak Meriç, gördün mü ayçiçekleri açmış.” “Bak Meriç, gördün mü şeftaliler olmuş.” Midem bulanır, inene kadar baygın uyurdum. İngiltere’ye giderken, inanın bir adaya gittiğimin tam idrakinde olduğumu sanmıyorum. Oysa “Bak Meriç, deniz göründü” dedikleri bir viraj vardı, Kuşadası’na vardığımız viraj, orada can gelirdi bana. Belki bu sevdadan, canhıraş giriştiğim yurtdışı meselesinde herkesi şaşırtacak bir kararlılıkla dört haftalık hediyeyi üç haftaya indirivermiştim. Bir hafta da olsa, Kuşadası’na gidilecekti.

Peki, her yazın standardının öncesindeki ilk yurtdışı yolculuğumda ne yaptım? İlk hafta sonu, Topshop diye bir yerde şuursuzca alışveriş ettim. Okulda, patates sebzesini muhteşem Amerikan aksanımla telaffuz ettiğim için hocam John tarafından ayıplandım. İsmi Axel olan Danimarkalı sarışına vuruldum ve “Fuck you I won’t do what you tell me” yazılı tişörtüne, önünde “This t-shirt contains language which some members of the public may find objectionable. They can fuck off and buy something from the New Age section”, arkasında “SO FUCK OFF” yazılı Guns’n f***ing Roses tişörtümle yanıt verdim. John’un bize bu konuda takındığı tavrı anlatmayacağım. Ancak karnemde gelişimime orta not verip, yanına “Meriç buraya çok iyi seviyede dilbilgisi ve kelime hazinesi ile geldiği için ölçme şansımız olmadı” yazdığını aktarabilirim.

Tabii ki, koca üç hafta bu kadarla geçmedi. Öncelikle, o sene Ebola salgını olduğu için İtalyanların gelmediğini söylemeliyim. Oysa, o benim İngilizceden sonra eli yüzü düzgünce dertlendiğim ikinci dildir. Arada ortaokul düzeyinde bir Fransızca girişimim olmuştu Stéphanie aşkına. Yoksa okulun öğrenci sayısı azaldığı ve beni koyacakları ileri düzey bir İngilizce sınıfı bulunamadığı için John’un beni kendine asistan aldığı sınıfta, “trop tard” diye bağıran Fransız kızlarının “too late” dediğini ona açıklayamazdım. John bu, altta kalır mı! Fransızca bildiğini, onları İngilizce konuşturmaya çalıştığını ilan ettiğinde benim için çok önemi olmamıştı. Çünkü kızların çevremde anlamadığım bir dilde fısıldamalarını kökten engellemiştim.

Benim Ebola’dan haberim yoktu. İspanyolların ne kadar gürültücü olabileceğinden de. Evden okula giden o otobüs, ilk otobüsümdür. Ben Ankara’da okula yürüyen, İstanbul’da abilerin ablaların olduğu servise binen bir çocuktum. Kaldığımız o küçücük kasabada, sabah o saatte toplu taşımaya binen bir tek biz yabancı dil okullulardık. Ama otobüse binince, oda arkadaşım dahil herkes yine bilmedik bir dilde konuşuyordu. Sonraları bir ara İspanyolcayı da denedim, ama yarım yamalak Fransızcam ve İtalyancam üzerine kafamı karıştırdı. Dile sandığım kadar yetenekli olmadığımın kanıtıdır.

Dil okulunun olduğu Farnham’de
eskiden pub şimdilerde bir ofis
(fotoğraf: Colin Craig [CC BY-SA 2.0], kaynak: Wikimedia Commons)
Farnham Town FC Memorial Ground (fotoğraf: Colin Smith [CC BY-SA 2.0], kaynak: Wikimedia Commons)

Minik kasabamızdan dışarı çıkan geziler Portsmouth, Oxford ve Londra’ya gerçekleşti. Benim gibi, vatanından tek gelen üç çocuk hatırlıyorum. Hırvat Vanja, Belçikalı Caroline ve adını bilemediğim Japon. Adını bilemediğim Japon’a gittiğimiz yerlerde saati çizip buluşacağımız noktayı elleriyle işaret ediyorlardı, çünkü belli ki o ilk kelimesini o minik kasabada öğrenmeye gelmişti. Ne var ki, John benim İsviçreli kuzenlerle kurduğum ilişkiyi onunla kuramamış olsa gerek, kendisini bir bütün gün Portsmouth limanında HMS-bir-şey gemisinde bıraktığımızı epey geç fark ettik.

1. Dünya Savaşı öncesi
Birleşik Krallık’ta havacılık;
yukarıda: askeri hava gemisi Gamma, Quenns Avenue üzerinden uçarken, Aldershot (RAE-O 787a),
aşağıda: Blériot tek kanatlı uçak,
Aldershot (RAE-O 135,
kaynak: Wikimedia Commons)

Vanja ve Caroline de benim gibi konuşabilenlerdendi ve birbirimizden başka şansımız olmadığından her şeyi konuştuk. Neticede genç bir aile yanında kalıp, şaraplarını içtiğim, çocuklarının dondurmasından yediğim ve kasabanın çiftliklerinde, fish & chips’çilerinde gezdirildiğim için şanslı olduğumu anladım. İspanyol oda arkadaşım Maria kırık İngilizcesiyle evdeki hizmetçiye aldığı Nike ayakkabıları gösteriyordu bana. Sonra kendi çetesine katılıyor, pek de ortada olmuyordu. Bense hafta sonlarımı yanında kaldığım aile ile geçiriyor, onların hava yirmi derece olunca heyecanla bahçedeki şişme havuzu doldurmasına şaşıyor, mavi ‘merserize’ kazağımı giyip yanlarında oturuyordum. Ev sahibem Debbie, körili Hint pilavı servis ettiğinde kucağımda bir rulo tuvalet kâğıdı bir yandan ağlıyor, bir yandan yiyordum. Bir kavun vardı, her akşam hakkında konuşulurdu. “Kavunu bu gece mi kessek, yarın gece mi kessek?” Her seferinde “kavun sevmem” dediğimde ortama bir şok hâkim oluyordu. Oysa ben, merdiven altında duran kocaman dondurucudaki çeşit çeşit dondurmayı yeme hakkımın dozunu kolluyordum. Misafirlikte ayıp etmeden yemeyi ve yememeyi hâlâ becerebildiğimden şüphe ederim.

Aldershot’ta eskiden fish & chips
[balık ve patates kızartması],
şimdilerde Çin yemeği paket servisi
yapan tipik dükkânlardan
(fotoğraf: Basher Eyre [CC BY-SA 2.0], kaynak: Wikimedia Commons)

Bir de Prag’dan gelen iki çocuk vardı. Londra’ya gittiğimizde ikisiyle uzun vakit McDonald’s’da oturmuştuk. İnanın daha çoğunu yapmak isterdim, ama John metro ağının genişliği konusunda beni öyle korkutmuştu ki tur otobüsünü gözümün önünden ayırmaya hiç niyetim yoktu. Portsmouth gezisini ve kaybolan adını bilemediğim Japon arkadaşımı yakın zamanda geride bıraktığım için olabilir. Adını bilemediğim Japon, gemiler arasındayken biz bir lunaparka gitmiştik. Orada iki şey oldu. Önce, normalde binmeye cesaret edemeyeceğim bir uçan halıya, yurtdışında olmanın verdiği güvenle bindim. Ertesi gün evimize gelen sansasyonel gazetede lunaparkta geçen ve ölümle sonuçlanan bir uçan halı kazası yazılıydı. İkinci olarak, hayatımda ilk defa bir büfeye gidip sigara aldım. İstanbul’da Cartier içerlerdi. İstanbul’dan gelen Stéphanie için harika bir seçim! Anlayacağınız Londra’ya vardığımızda hareket kabiliyetim kısıtlanmıştı, ama kendi başıma otururken yapacak bir hobi geliştirmiştim. Neticesinde sigaramı tellendirmeye McDonald’s’da bir kahve aldım. Kahve kapakları o zaman sadece koruma amaçlıydı. Alır, masana taşır, açar ve içerdin. Praglılar kola aldılar. Bugün severek uyguladığım, bilmediğini bakarak tekrarlamak yöntemiyle, ben kahvemin kapağını açıncaya kadar beni izleyip ardından kolalarının pipet deliği olan kapaklarını çıkarıp içmeye başladılar. On beş yaşımda garip bir coğrafi düzlem oturttu bu benim zihnimde. Sonradan görüşüme hâkim olmasın diye elimden geldiğince sildim o düzlemi.

Oysa okulda coğrafi düzlemleri kâğıt üzerinde görmek istiyorlardı. “Şimdi herkes aklından dünya haritasını çizsin” dediler. Ben çizemeyecek hâldeydim. Türkiye’nin komşularını biliyordum. O bile ilkokuldan kalmaydı ama SSCB yazmayı severdim, ne yapayım. “Madem öyle Türkiye’yi çiz” dediler. Ne çizdiğimi hatırlamıyorum. Anneannemin deyişiyle “hoca beni tahtaya kaldırdığında” İspanyol ekibinden bir gencin adımı anlamamış numarası yapıp “Bitch?” dediğini hatırlıyorum. Uçaklarda sigara içilebildiğini ve dönüş yolunda arka sıralara gidip şarap yanında bir Cartier tüttürdüğümü hatırlıyorum. Kocaman dondurucu dolusu dondurmaya ve Alien serisini izlerken beni titreten bir ses sistemine sahip olan ailemin, evimizde bulaşık makinesi olduğunu ve babamın arabasının Toyota olduğunu duyduklarında yaptıkları tezahüratı hatırlıyorum. Arabada önde oturayım diye defalarca hızla seyirtip sağ kapıda durduğum için tereddütsüz arka koltuğa kaldığımı hatırlıyorum. 1994 Dünya Kupası finali izlenirken, ev sahibim David’in o güne kadar tuttuğu Brezilya yerine İtalya’yı tutmasının sebebi olarak “It’s better to keep the cup in Europe” demesini anlayamadığımı da hatırlıyorum.

Aldershot belediye bahçeleri
(fotoğraf: Jack1956 [CC0],
kaynak: Wikimedia Commons)

Nihayet Kuşadası’na vardığımda, baştan beri İstanbullu olan kuzenler ve on yıllık dostlarımızla birlikte 12 ila 20 yaş arası değişken çetemize kavuşmuştum. Gürültücü İspanyollara taş çıkarırdık. 20’likler iddialı bir fikirle geldiler. Bir sabah Bodrum’a gidilecekti. Gece orada sabahlanacak ve eve dönülecekti. Benim izin alınabileceğine aklım baştan yatmadı, ama işin garibi onlar ellerindeki en büyük kozun ben olduğuma inanmışlardı. Annelerin sevdiceği Murat iyi hazırlanmıştı. Konuşmayı götürdüğü yere geldik “İngiltere’ye yolluyorsunuz, Bodrum’a mı izin yok?” Annem ve teyzemin müstehzi gülümsemelerini de çok iyi hatırlıyorum. Murat’ın beklentisi dahilindeki tartışma ortamı bile doğamadı bu girişiminden. Bense, uykumda sorulana cevap verme alışkanlığımdan mustarip, her koşulda sigara içmediğimi söylemeyi öğretmeye çalışıyordum kendime. Ancak yıllar sonra, annemin duymak istemeyeceği konuları uykumda asla açmayacağı itirafına denk geldim.

O bir haftalık Kuşadası tatilinde, birkaç sınırı aştığımı da iyi hatırlıyorum. Bize Bodrum’a gitmeye izin vermeyenlere, sabaha karşı çakırkeyif dönmek suretiyle sergilediğimiz tepkiler olmuştu. Bir sene sonra, Caroline beni ziyarete gelmeden az önce ilk defa sigarayla yakalandım. Sözü geçen her iki durumun aynı derecede sarsıcı karşılıkları olduğunu söylemeliyim. Sözde yasaklara karşın Caroline’le Kuşadası’nda çok eğlendik. Ona her şeyden önce, karşıdan karşıya koşarak geçmeyi öğrettim. Sonra “Şinanay”ın Kuşadası’nın yöresel marşı olmadığını açıklamam gerekti. Gündeme uygun olarak kendisine “Tavla, tavla beni tavla” sözlerini ezberleten bıçkın tatilcilere doğru mesafede durulmasını, Caroline’e pek de çaktırmadan, sağladım.

John’un bu hikâyedeki payı okulla bitmedi. Yarı samimi, yarı incitici hâliyle ada üç haftalık vatan olmuştu. İngiltere sonrası, odamdaki televizyonda BBC açık durdu. Her kelimemi o aksana kıvırmaya çalıştım. Sonraki ilk yurtdışı ziyaretim Caroline’in memleketi Brüksel’eydi. Boğazım ağrımaya başlayıp, limonlu suya karabiber formülü uygulamak istediğimde evde limon stoku olmayışını algılayamadım. Aynı ziyarette müze gezmeyi sevmediğimi söyledim. Beni açık havada gezmeye Paris’e götürdüler. Mimarlığın gördüğüm binalardaki günlük hayatlar dışında ne anlama geldiğine dair en ufak bir fikrim yoktu, ama çoktan mimar olmaya karar vermiştim. Hâl böyle olunca, Caroline’in babası Pierre beni çok sevdiği Art Nouveau binaların kapılarında gezdirdi. Sonra arabayı Centre Pompidou’nun önünden sürdü. Bu beklenmedik müze tadilattaydı, giremedik. “Beğendin mi?” dedi. Gözlerimi alamıyordum. Bu sefer Stéphanie gibi de değildi üstelik. Bana, benim bildiğime hiç benzemiyordu. Bayıldığımı söyledim. “I think this is monstrous!” diye cevap verdi. Tutkulu ve tutucu bir adamdı. Yanlarında kaldığım bir gece bir bağırış duyup uyanmıştım. Meğer yakın zamanda annesini kaybetmiş, uykusunda “Morte!” diye bağırırmış.

Bana o zaman hâlâ en yakın ölüm anneanneminkiydi. Ankara’da, Bahçelievler 4. Cadde’deki evi bir zaman sonra satıldı. BTB [cam mozaik] cepheli, geniş balkonlu, birbiri içinde iki salonu olan, misafir sigaralarının gümüş bir kutuda saklandığı, torun fotoğraflarının yer aldığı büfenin önünde kocaman bir dikdörtgen yemek masası ve hemen sağındaki konsolda gövdesi krem rengi, kadranı siyah zarif bir telefon konuşlanan başka bir evdi orası. Tanıdıktı, ama bizimkinden değildi. Anneannem sigara içmezdi. Ama arkadaşları gezmeye veya oğlu İsviçre’den ziyarete geldiği zamanlarda masaya dizdiği tabakların yer aldığı büfede bir kül tablası saklıydı. İsviçre’deki kuzenlerden Selma seramik dersinde yapmıştı. O küçücük, hafif bir çukuru olan kum rengi tablanın sır yüzeyine her şeyden daha çok hayrandım. Çünkü minicik bir pütür vardı. Ne yaparsam yapayım, düzelmeyecek bir pütürcük. Bir tek o, tablanın elle yapıldığını beyan ediyordu. O pütür, benim ilkokulumdan başkasının var olduğunu ifade ediyordu. Anneannem sigara içmediği için niye ona hediye edildiğine anlam veremiyordum, ama bunun o pütürden kaynaklandığını düşünüyordum.

20 yaşımda, İTÜ’de mimarlık okurken nihayet ilk seramik dersimi aldım. Serbest stilde yaptığım, pişen, sırlanan ve elimle tutabildiğim bir şekerliğimiz oldu. Bizim oldu, çünkü yaşadığımız eve kanımca en büyük armağanımdı. Prenses Stéphanie’nin takip edemeyeceğimiz derecede uzağımıza düştüğü aynı yıllarda bol kot pantolon giymeyi severdim. Aldığım bir tanesi kemer britine takılmış parlak bir zincirle geldi. Ucuna herhalde anahtar falan bağlamak lazımdı, ama ben sorgusuz aksesuar olarak kullanırdım. Karşı komşumda, mahalleden tanıdığım bir arkadaşımla karşılaştık. Yıllardır ortada yoktu. Sigaralarımızı yaktık. Ne sorduysa anlattım. Konu beklenmedik bir aşamada, giyimime ve özellikle zincirime geldi. Neden böyle bir tarzım olduğunu, bunu dinî açıdan uygun bulup bulmadığımı soruyordu. Kendisini ve hatta kendimi tatmin edecek bir cevabım olmadı. Hangi bursla Pensilvanya’ya gittiğini bilmediğim bu arkadaşımı sonrasında hiç görmedim.

İlk ciddi iş görüşmemde yurtdışı tecrübemi sorduklarında, John’la geçirdiğim haftalar aklıma gelmedi. Manchester Unitedlı John’un Türkiye’den geldiğimi duyunca ilk sorusu hangi takımı tuttuğum olmuştu. Sonradan anladım ki, Fenerbahçeli babasına inat Galatasaraylı olan bendeniz, İngiltere’deki genç ev sahiplerim Newcastle’ı tuttuğu için epey şanslıydım. Bazı öğle yemeklerinde, Debbie’nin özenle hazırladığı ama benim asla yiyemeyeceğim sandviçler yerine okulun köşesindeki Wendy’s’den patates kızartması almayı âdet edinmiştim. Yurtdışı tecrübem, iki satırlık siparişimi müthiş bir dikkatle telaffuz ettiğim üç haftanın son gününde, kasadaki delikanlı işyeri sahibine “Ahmet Abi, sen ne zaman çıkıyorsun?” diye bağırdığında sıfırlanmış olabilir.

Hepsinin üzerinden yılların geçtiği bir gün, İstiklâl Caddesi’ndeki Topshop’tan bir pantolon aldıktan sonra akşam yemeği için Zencefil’de Amerika’da yaşayan ada kökenli bir küratörle buluştum. Geçen zamanda mimarlığın uygulaması kalmamış, merakı eksik olmamıştı. O dönem SSCB’nin 50’ler sonrasındaki yapılaşması meselesini bir sergide hayretle kurcalamış, AKM’si otuz yıl süren memleketimin sayısız yazlıkları üzerine çalışıyordum. Kuşadası hayatımın çok sıradan anılarını paylaşırken “Kendin dahil olduğun bir şeyi çalışmak kim bilir ne kadar heyecan vericidir” demişti. Bu sözde bir adalı kinayesi vardıysa bile ben anca diyebilirdim ki “Bu koşullar zenginliğinde başkacasını zorlamaya mecalim var mıdır?”

Meriç Öner, yabancı dil, yazlık, yurtdışı