Soğuk Savaş Yılları:
Çok Yakın, Çok Uzak

Yakın dönemin gözde dizilerinden Stranger Things’ten bir sahne: ABD banliyölerinin sıkıntısı içinde debelenen ergen bir karakter, içten içe âşık olduğu arkadaşını gözetliyor. Davet edilmediği banliyö evinin hemen bahçesinde, arkadaşının ilk cinsel deneyimini yaşayacağı partide olan biteni izlemekte. Tıpkı gözetleyicimiz gibi, okulun popüler olmayan kanadından Barb da (Shannon Purser) parti davetlilerinden; havuz başında kendini soyutlamış bir şekilde buhrandan buhrana koşmakta...

Sadece bu kısacık —ama öykü içinde kilit öneme sahip— sahne bile, 1980’ler popüler sinemasına aşina izleyicileri o yıllara götürecek anahtarlarla dolu… Sosyal becerileri gelişmemiş öğrencilerle popülerler arasında bitmek bilmeyen çatışma, ABD orta sınıfının tüm kodlarının belirgin bir şekilde kendini gösterdiği banliyö evleri, 1980’lerin cıvıltılı dünyasının hemen sınırında bekleyen karanlık vs. Sanki Dr. Frankenstein, 1980’lerde donup kalmış bir video dükkânının içine düşmüş de, kesip biçtiği filmlerden sekiz bölümlük bir dizi çekmeye karar vermiş... Zira sadece söz konusu sahne değil, Stranger Things’in neredeyse her karesi 1970’lerin ikinci yarısında ya da 1980’lerde, Soğuk Savaş etkilerinin en çok hissedildiği dönemde çekilmiş fantastik filmlere göbekten bağlı. E.T.’yle karşılaşma sahnesi, The Goonies’in BMX’leriyle atıldıkları macera, Alien’da yaratığın inine girme anı Stranger Things’de tekrar bire bir hayat buluyor. Ancak, tüm bu özel anların internetin referans avcıları için cazibesi bir yana, Stanger Things, söz konusu göndermelerin hiç farkına varmayacak izleyiciyi de kendinden uzaklaştırmayacak derli toplu bir hikâyeye sahip: Ufak gençlik maceraları haricinde dişe dokunur hiçbir olayın yaşanmadığı Hawkins kasabasını mesken tutan dizi, beklenmedik bir kayıp vakasıyla açılıyor. Kaybolan kişi, kıt kanaat geçinen bekâr anne Joyce Byers’ın (Winona Ryder) bilimkurgu ve FRP meraklısı küçük oğlu Will (Noah Schnapp). Çocuğun, arkasında bıraktığı, kendi gibi fantastik dünyalara meraklı arkadaş grubu ve annesi, onu bulabilmek için akıl üstü çabalara girişiyor.

Stranger Things’in odağındaki dörtlü;
soldan sağa: Caleb McLaughlin,
Gaten Matarazzo, Finn Wolfhard,
Noah Schnapp (kaynak: gq.com)
Acılı anne rolündeki Winona Ryder,
Stranger Things’in 1980’ler ilhamının
en açığa çıktığı noktalardan.
(kaynak: groundpunch.com)

Bir başka 80’ler yıldızı; Matthew Modine tarafından canlandırılan Doktor Martin Brenner’ın yönettiği, kasabanın hemen sınırındaki bilimsel üs de olayların göbeğinde. Yani, bilen için tam bir Soğuk Savaş şöleni: Devletin gizli ajandasıyla işleyen tekinsiz bir üs, hikâyeye sonradan girecek, doğaüstü güçlere sahip gizemli bir kız çocuğu, ‘tuhaf’ zevkleri yüzünden akranları tarafından dışlanan bir arkadaş grubu vs. Ancak sorulması gereken asıl soru, Steven Spielberg, John Carpenter ve Wes Craven külliyatına referanslarla beslenen Stranger Things deneyiminin izleyici için ne ifade ettiği… Seyirci diziyi izlemek için ekran karşısına oturduğunda, 1980’lerden kalma bir video kasetini tekrar seyrettiği sanrısına mı kapılıyor? Yoksa izlediğinin, çağdaş bir ürün olduğunu unutması o kadar da kolay değil mi? Stranger Things’in yararlandığı 1980’ler coşkusu, kuru nostaljiyle açıklanabilir mi?

Önce şu tespiti aradan çıkartalım... Stranger Things, Soğuk Savaş yıllarına olan tutkusunu en baştan göstere göstere kabul eden bir yapıt. Dizinin yaratıcıları Duffer kardeşlerin, daha Netflix’ten onay beklerken jenerik için hangi fontu kullanacaklarına çoktan karar vermiş olmaları da bunun kanıtı. Stranger Things’in, yine internet kullanıcıları nezdinde infial yaratan fontu, zamanında Türkiye’de de Altın Kitaplar Yayınevi tarafından aynı formatta yayımlanan Stephen King kitaplarının 1980’ler edisyonlarından ‘alıntı’. Kaçınılmaz bir şekilde 1980’leri, Soğuk Savaş paranoyalarının tetiklediği fantastik karşılaşma anlatılarını akla getiren bir font bu. Jeneriğe eşlik eden, synth bombardımanı müzik de, yine aynı dönemin tüm haletiruhiyesinin okunabileceği John Carpenter külliyatına bir gönderme.

Stephen King’in Firestarter [Tepki]
romanının 1980 tarihli ilk basımı.
Kapak tasarımında kullanılan font
ITC Benguiat,
Stranger Things’in
jeneriğiyle tekrar gündeme geldi.
(kaynak: firewireblog.com)

Ne var ki Stranger Things evrenindeki göndermeler, kelimenin sözlük anlamının sınırlarını epey genişletiyor. Dizinin Soğuk Savaş yıllarından ödünç aldığı her unsur, sadece dönemi akla getirmek için değil, o deneyimi tekrar yaşatmak için kullanılıyor. Wes Craven’ın teen slasherlarındaki şehvetli ergenler, bir kez daha hikâyenin gidişatını değiştirecek yanlış kararlar alıyorlar. Steven Spielberg filmografisinin, yetişkinler tarafından ciddiye alınmayan çocukları bir kez daha hayal güçlerinin rehberliğinde günü kurtarıyorlar. Hikâyenin doğaüstü güçlere sahip karakteri Eleven (Milly Bobby Brown), tıpkı E.T. gibi önce çocuklar tarafından kabul edilip kucaklanıyor. Ancak işin ilginci, hepsi bas bas bağıran bu referanslar, hikâyenin gidişatını kesintiye uğratmıyor, dizi E.T.’ye ya da Elm Sokağı’nda Kabus’a işaret ettiği noktalarda durup bunun ayırdına varmamızı istemiyor. Sanki 1975–1990 arası popüler sinema külliyatı başlı başına kendi kuralları olan bir dilmiş, dizi de bu dili kullanarak başka bir hikâye anlatıyormuş gibi. Duffer kardeşlerin röportajlarında, izleyicinin yakaladığı referanslardan bazılarını farkında olmadan hikâyeye yerleştirdiklerini söylemeleri de, bu dili ne kadar içselleştirdikleriyle alakalı. Onlar, olan biteni çocukluklarından beri izleyip durdukları filmlerin bilinçaltlarına yerleşmiş olmalarıyla açıklıyorlar. Ama, kendiliğinden gelişen bu yapı Stranger Things’in de dahil olduğu, geçmişin estetiğini sahiplenen görsel anlatılar bağlamında yeni bir söz söylemeyi mümkün kılıyor.

Zira 1990’lardan bu yana, sinemayla en ufak alakası olan izleyicinin de bilebileceği gibi, geçmiş tavırların içinden konuşan ilk görsel anlatı örneği Stranger Things değil. Hatta, ayaklı sinema tarihi Quentin Tarantino güdümündeki 1990’lar ve 2000’ler başı sineması büyük ölçüde bu tavırla şekillendi dense yeri. On yılın sınırlarını aşan bu dönemde “dünya üzerinde ne anlatılmamış bir hikâyenin ne de onları anlatacak yeni bir biçemin kaldığı”ndan hareketle, tedavülden kalkmış ne kadar tarz varsa bir bir ziyaret edildi. 2000’lerde çekilmesine rağmen 1930’lardan kalmış gibi duran avantür Sky Captain and The World of Tomorrow, 1950’lerin Douglas Sirk külliyatının atmosferini, CinemaScope teknolojisine varana kadar yeniden diriltip altını oyan Far From Heaven, benzer şekilde Doris Day ve Cary Grant komedilerinin tarzını, cinsel esprilere daha çok ağırlık vererek neredeyse bire bir tekrar eden Down with Love akla gelecek örneklerden sadece birkaçı. Yeni bir şey söylemektense, saplantılı bir şekilde eskiyi ziyaret eden tüm bu filmlerin, aslında ‘gerçek’ dünyadan kopuşumuza işaret ettiği ise söz konusu dönemde en sık dile getirilen eleştirilerinden biri. Malum, Tarantino selefi bellediği Goddard’ın planlarını bire bir uyguladığında ya da Baz Luhrmann modernizmin kalesi Moulin Rouge’u postmodern bir pop müzikalin sahnesi olarak kullandığında, kafaları en çok meşgul eden mesele içerik ve biçim arasındaki ilişkiydi. Başka bir deyişle biçime yönelik bu tutkunun, içeriği boşlamakla aynı anlama geldiği, bunun da güncel durumla bağımızda bir arızaya işaret ettiği, bu filmlere dair eleştirilerde en sık karşılaşılan yorumlardandı.

Charlie Heaton, kaybolan Will’in
asosyal ağabeyi Jonathan Byers’ı
canlandırıyor. (kaynak: hellogiggles.com)
Finn Wolfhard’ın canlandırdığı Mike,
Will’i kurtarma ekibinin beyni.
(kaynak: popsugar.com)

Artık geçmişi ziyaretin bile, geçmişte kaldığı bir çağdayız. Eski tarzları yeniden ziyaret edip altını oymanın, onların gizlediklerini açığa çıkartmanın, taze bir bakış açısı olarak selamlandığı zamanları çoktan geride bıraktık. Ancak, Netflix’in ikinci sezon için de onay verdiği Stranger Things’in yarattığı coşku, bu yaklaşımın bir modadan ibaret olmadığını gösteriyor. 1980’lerde çekilip, bugüne kadar raflarda saklı kalmış gibi duran bir anlatı yeniden coşkuyla karşılanabiliyor. Hem de güncel olanla bağlantımızın tamamen koptuğu sanılan 1990’lara, bu tip anlatıları besleyen haletiruhiyeye rahmet okunan böyle bir dönemde… Eğer, kendimizi yeniden 1980’lerin hiç de hayırla yad edilmeyecek coşkusuna kaptırmamızın temel sebebi kaçışsa, bugün kaçmak için çok daha fazla sebebimizin olduğu aşikâr. Ne var ki, bir yan karakterinin talihinin döndürülmesi için internette kampanyalar açılan (dizinin başında kaybolan Barb karakteri, neredeyse bir sosyal medya infialine sebep oldu), yılın tüm ödüllerini silip süpüren bu beklenmedik ‘hit’in gördüğü ilgi, sırf kaçışla açıklanabilecek gibi değil.

Shannon Purser’ın canlandırdığı
Barbara Holland karakteri, dizinin aksine
izleyiciler tarafından sahiplenilince
sosyal medyada infiale sebep oldu.
(kaynak: backofthecerealbox.com)

Bu ilgiden hareketle, Soğuk Savaş paranoyalarının başka kılıklarla yeniden dirildiğini iddia etmek de, ancak izlediğimizle ilişkimizin boyutlarının büyük bir bölümünü gözden kaçırdığımız anlamına gelir. Stranger Things tüm bunların ötesinde o özel örneklerden: Hem alabildiğine güncel hem de geçmişin içinden konuşuyor. Reagan çağının hayaletleri bugünün dünyasında da kendine yer bulabiliyor. Belki de, gerçeklik olarak sunulan her şeyin birer kurmacadan ibaret olduğunun salık verildiği 1990’ları toptan reddetmeden önce, o döneme dair neyi görmezden geldiğimize de bakmak gereklidir. Tarantino, sadece referanslarla var olan filmler çekerek sadece sinema dışında bir gerçeklik olmadığını öngörmüyor, aksine gerçeklik algımızın kodlarını açığa çıkartıyordu. Birçok kalburüstü yönetmen, ucuz zevk addedilen türden tarihi unsurlara şehvetle saldırırken, yine bu dille olan ilişkimizi deşmenin keyfine varıyordu. Kalitesi düşük video kasetlerden seyrettiğimiz bilim kurgular, teen slasherlar da —tüm arazlarıyla— ortak bir dilin parçaları. Ve bazen, o dile dönüp bakmak da illaki bugünü reddedip geçmişe sığınmayı değil, aksine bugünkü doygunluk noktamıza işaret eden bir tavır. Stranger Things de bu doygunluk noktasının, yaratıcılığın önünde engel olması gerekmediğini gösteren bir örnek. Zira, her tekrar ironik bir mesafeyi de mümkün kılıyor. Geçmişin içinden konuştukça bugünün algısı kendini gösteriyor. Örneğin Reagan’ın toplum içinde açtığı gedik, üzerinden zaman geçtikçe üzerine söz söylemenin daha olanaklılaştığı bir kıvama geliyor. Ne görüntü olarak ne de toplumsal hayattaki duruşu itibarıyla Reagan ideallerine ‘yakışan’ Barb karakteri, seyirci nezdinde sahipleniliyor, dizinin ikinci sezonunda geri dönmesi için sosyal medyada kampanyalar açılıyor. Yaratıcılar için ise, Soğuk Savaş hezeyanlarının sinema diline etkisini didiklemek kolaylaşıyor. Rambo’yu, Commando’yu anımsatan bir silah kuşanma sahnesi, küçük bir siyah çocuğa uyarlanarak gülünçleştiriliyor. Stranger Things’in bu tavrı, geçmişi yeniden ziyaretle yetinmiyor, bir adım ileri gidip o geçmişin nasıl ortak bir dil yarattığını, o dildeki çatışmaları açığa çıkartıyor. Geçmişle mesafemizin zannettiğimiz kadar uzak olmadığını göstermesi, Stranger Things deneyiminin en özel tarafı. Doğru, E.T.’deki kulübe sahnesi Stranger Things’de yinelendiğinde yaşadığımız zevkin büyük bir kısmı geçmişi hatırlamamızla alakalı. Ancak dizi, bu sahneyi sade bir referans olmaktan çıkartıp hikâyenin işlemesi için gerekli bir unsura dönüştürerek aynı deneyimi bugüne taşıyor. Geçmişle aramızdaki mesafenin ölçülmesi imkânsızlaşıyor. 30 yıl önceki bir sahnenin klonu, bugün de içine girebildiğimiz bir hikâyenin işleyen bir parçası olabiliyorsa, belki Spielberg’in ‘naif’ yıllarına zannettiğimiz kadar da uzak değiliz. Dahası, Stranger Things’in ayrıntılara özeni, jenerikten kastinge kadar, her şeyin sanki 1980’lerde gerçekleştirilmiş gibi görünmesi için gösterdiği titizlik, sinema algısında yaratıcılar haricindeki unsurların etkisini de hatırlamamıza olanak sağlıyor. Bu filmlerin zamanında dolaşıma girdiği video gibi teknolojilerin onları seyretme deneyimimizi nasıl dönüştürdüğü, jenerik gibi yan unsurların planlanmayan etkileri Stranger Things zevkinin tam temeline yerleşiyor. Ve kendileri de film hayranı olan isimlerin elinden çıkan böyle bir anlatı, seyirciyle aynı dili konuşmanın avantajlarını yaşıyor.

canlandırmacılık [revivalism], dizi, Erman Ata Uncu, sinema, Soğuk Savaş, Stranger Things