mimarlık nedir ki?
Soğan Kokusu
Nasıl Çıkar?
veya Hareket

Bozcaada’nın güzelim koylarından birinde koskocaman karaya oturmuş bir gemi çürümeyi beklemekte. Koca gövdesinde grafitiler, duvar yazıları, gölgesinde çadır kuranlar var.

Geminin karaya oturuşundan bir buçuk sene sonra açıklama yapan, hikmetinden sual olunmaz yetkililerimiz; tuhaf bir şekilde “kurtarma masraflarının, kurtarılacak değerlerin altında kalıp kalmayacağı” tartışmasını vurgulayarak, geminin en azından daha bir müddet yerinde bırakılacağı müjdesini vermişler. Hukuki bir sürü karışıklık eşliğinde gemiye dokunan olmamış. Denizin, çevrenin, kıyının temizliği, hemen yanı başında çoluk çocuk denize girenlerin sağlığı, değer olarak söz konusu masraflara erişmiş mi, bilinmiyor.

Gemi, soğan taşıyan bir kuru yük gemisiymiş. Zamanla çürüyen tonlarca soğan buram buram koku salmaya, bu dayanılması zor koku da, ada rüzgârıyla diğer koylara, bağlara, tepelere yayılıp yaban kekiği kokusuyla rekabet etmeye başlamış. Bu arada kışın ortasında kıyıya vurduklarında, nereye gideceklerini bilemeyen tayfalar bir müddet gemide yaşamaya devam etmişler. Gemideki erzak kendilerine yetene kadar, zaten ev bildikleri bu hareketini kaybetmiş hareketli barınağa sığınmışlar. Onlar da gidince, hareket edemeyen mahzun paslı bir gemi kalmış geriye. Hüzünlü bir hikâye.

29 Aralık 2015’te Bozcaada Beylik Koyu’nda karaya oturan Mercy Cod (NIL-K), fotoğraflar: İpek Yürekli (sol);
kaynak: bozcaadahaber.net (sağ)

Hareketli barınak fikri, Archigram’ın yürüyen şehrini gördüğümden beri hoşuma gider. Gezmeyi seven herkes gibi, seyahat aracına biner binmez bir hafifleme; huysuzluktan neşeli bir iyimserliğe doğru bir başkalaşım başlar bende. Günlük hayat dertleri, gelecek tasaları yavaş yavaş silinir gider. Kafamdaki “ne olacak bu çocukların hâli”, “ne olacak bu memleketin hâli”, “ne olacak benim hâlim” vıdı vıdıları bir iki günde nedenini anlayamadığım “gereksiz endişeler-miş işte”ye dönüşür. Dünyada gezerken “ne olacak bu dünyanın hâli” uzakta kalır. Her türlü resmi daireden, işlemden ve görevliden deli gibi korkan ben, seyahatteyken pasaport memurlarını bile severim. Bütün bunlar harekette bereket olduğundan olsa gerek.

Archigram (Ron Herron),
“Walking City”, 1964,
kaynak: juaserl1.blogs.upv.es

Tuhaflık bu ya, hareket ruhumu beslerken, bedenim buna pek şüpheyle yaklaşıyor. Araba tutar, tekne tutar, ama yani uçak da mı tutar insanı? Olacak o kadar. Gittiğim yerlerde bilmediğim sokaklarda yürümek beni çabucak iyileştirir nasıl olsa. Hareketin güzelliği, bizi hem bilmediklerimize hem de özlediklerimize götürmesi, hem bilmediklerimizi hem de özlediklerimizi bize getirmesi herhalde. Yabancı şehirlerde yabancı yabancı dolaşmak, muhakkak ki kendi evinde yabancı hissetmekten daha iyi geliyor. Tabii kısa kaçışlar başka, mecburi uzun kaçışlar bambaşka. İnsanların oradan oraya savrulduğu bu trajik dönemde yer değiştirmeye güzelleme yapmak da bir yere kadar. Bir yandan da aynı sebeple, kafa yormaya değer bir konu bu.

Hareketli barınakla dolaşmak, belki de kaçınılmaz sonumuz. O çok anlam yüklediğimiz yer, yüzer veya yürür hâle geldiğinde, parçası olduğumuz çevre değiştiğinde ruhumuzu asıl zedeleyen nedir? Ve merak ettiğim, evinin kapısını her açtığında kendini başka yerde bulma hâlini ne derece içselleştirebilir insan acaba? Ya da kullandığın evin, bazen senin evin olması, bazen de senin evin olmaması hâlini? Herkesin kullanabildiği, yoldan alınıp bırakılan bisikletler, arabalar gibi; alınıp, kullanılıp, başka yere bırakılan, hareket edebilen evler de olmalı. Zaten tamamen kendi kendine giden arabalara geçişin çok yakın olduğu iddia ediliyor. Evler de onları izleyecektir. Tebdili mekân, artık her zamankinden kolay.

İnsan kendisi yer değiştirmese de, hareket mimariye hep başka başka hâller getirmiştir. Mimarlık tarihi dersinde Rietveld’in Schröder Evi’ni gören her mimar adayı, ilerde evine bir kayar duvar, kapı, katlanan açılan bir şeyler eklemek ister. Ben de çocukların odasını bölmek için tasarladığım, —hayalimde küçük hücreler ile büyük oyun odası alternatifleri arasındaki esnek dönüşümü sağlayacak olan—, ‘yer kaybına son’ katlanır-kayar kapıları Sait Usta’ya yaptırdığımda pek gururluydum. Ama sonuç, kapı çarpma özgürlükleri ellerinden alınmış ergen çocukların senelerdir dinmeyen isyanı oldu. Mimarlık hüsranlarından biri daha.

Gerrit Rietveld, “Schröder Evi”,
Utrecht, 1924
(solda: üst kat planı ‘açık’,
sağda: üst kat planı ‘kapalı’)

Mimarlık dediğimiz, esasında ‘dönüştürmek’, ‘değiştirmek’ olduğuna göre, hareket bu amaç için kullanılacak uygun bir araç olmalı. Farklı kullanıcılara, farklı zamanlara, farklı durumlara uymak, esnek olmak için bazen neredeyse kaçınılmaz bir yöntem hatta. Holl’ün Storefront’undan Heatherwick’in yuvarlanan köprüsüne kadar; cephelerdeki, çatılardaki, mekânlardaki hareketin her şeyi değiştirirkenki büyüleyici olma özelliği de cabası. Dönüşümün bu bakmaya doyulmaz hâli, Bozcaada’daki neredeyse aralıksız dönen rüzgâr güllerinde tam karşılığını bulur. Rüzgâr adanın hareketi, bereketidir.

Steven Holl ve Vito Acconci,
“Storefront for Art and Architecture”,
New York, 1992,
kaynak: blog.arsenit.com
Thomas Heatherwick Studio,
“Rolling Bridge”, Londra, 2004,
kaynak: heatherwick.com

Adada yaz akşamları, Ova’dan rüzgâr gülleri yönüne denize doğru bakınca arkada Limni’yi, kuzeyde ise boylu boyunca ejderha siluetiyle Gökçeada’yı, hava açıksa onun arkasında da Semadirek’i görürsün. Gece yıldızların altında karanlık denizdeki ışıkların geçen gemiler mi, yoksa adalardaki tek tük yerleşimler mi olduğu birbirine karışır. Bir bakarsın, karşıda ışıl ışıl ışıklı bir köy yürümeye başlamış, hoop diğer yönden bir başka köy yola çıkmış. Kayan yıldızlarla döne döne yokuş çıkan araba farları hareketi tamamlar. Ada tutması gibi bir şeyler olur, rüzgârla gelen bütün kokular güzeldir artık.

Bozcaada, hareket, İpek Yürekli, mimarlık, mimarlık nedir ki?, mobilite