Pompeili sıska fil 
- Malzemesi: Bronz 
- Geldiği yer: Napoli havaalanı, İtalya 
- Veren: Nurbin 
New Yorklu sıska fil
- Malzemesi: Saz 
- Geldiği yer: 55. Sokak’ta tezgah,
New York, ABD 
(fotoğraf: Işık Kaya)
Fil Hafızası
Sıska Filler

Birkaç tane sıska filim var. Biri iskelete benziyor, sazdan yapılmış, New York’ta sokak tezgâhından almıştım. Sokaklarda kilometrelerce yürüdüğümüz gezilerden birinde.

New York’ta insan gece gündüz günlerce, haftalarca sıkılmadan uzun uzun yürüyebilir, ne büyük nimet. 90’ların başında ilk gittiğimde kapıldığım deli cazibesi giderek ehlileşmiş olsa da, New York’un halen en büyük lüksü, kesintisiz yürüyebilmeyi sağlayan kaldırımları. Bu çekiciliğin asıl kaynağı, caddeler boyu dizilmiş ve artık dünyanın her yerinde tekrar tekrar gördüğümüz, gördükçe iç sıkıntısı veren markalar, pahalı mağazalar veya lokantalar değil de; her köşedeki çeşit zenginliği, farklılıklara açık sokak kültürü.

İstanbul da kısmen öyle bir şehirdi. Ben çok yürüyen bir insan olarak hiç bugünkü kadar zorlandığımı hatırlamıyorum. Arabalardan yayalara pek yer kalmadı artık. İstanbul trafiğini yönlendirenler nedense son bir hamleyle yaya ışıklarının ve yayalara yeşil yanmasının gereksiz olduğuna karar verdiler. Üstelik bir de, güvenlik bahanesiyle kaldırımlar boyu dizilen polis barikatları kapladı ortalığı.

Medeni şehirlerdeki özgürlük ile güvenlik dengesi ise şaşırtıcıdır. Tesadüfen bir 5 Kasım gecesi orada bulunduğumuz Londra’nın parklarında, meydanlarında, mahalle aralarında Guy Fawkes anısına yakılan, çoluk çocuğun etrafında koşuşturup durduğu devasa ateşlerin nasıl olup da herhangi bir felakete yol açmadığı, bizim için bir muamma olmuştu. Kıvılcım saçan alevlere hipnotize olmuş gibi bakakalıp dertlenmiştik.

Bir diğer sıska fil ise İtalya’dan. Napoli havaalanında Nurbin almıştı, epik bir gezi olan Napoli gezisi sonunda. İtalya’nın, bu mafya eşliğinde sefalet ile şatafatı bir araya getiren bölgesi, tabiatı, tarihi, Capri adası ve canlı sokaklarıyla insanı hemen sarıyor. Vezüv’ün külleriyle beslenen dev çam ağaçları arasındaki Pompei’nin çekim gücü ise bir başka. Söz konusu sıska fil de, bir Pompei fili, bronzdan yapılmış. Oralarda fil ne geziyormuş bilmem. Herhalde Büyük İskender’le savaşan Darius’un fillerinden biriydi, muazzam Pers medeniyetini terk etmek zorunda kalıp da, yolu vahşi Avrupa’ya düşünce yemeden içmeden kesildi, sıskalaştı. Darius’un arkasına bakıp tuzağa düşürüldüğünü dehşetle fark ettiği sahneden her zaman çok etkilenmişimdir. Savaş dediğimiz, arkadan dolaşıp sıkıştırmakla, insansız hava araçları yollayıp bombalamaya kadar sayısız kalleşliği yücelten sefil bir durum.

Bu filin Pompei’yi hatırlatmasını seviyorum. Orayı ilk gördüğüm haliyle, Pink Floyd’un efsane ‘konser’indeki tuhaflık ile özdeşleştirdiğim Pompei, bana farklı zamanları, çelişen durumları aynı anda hissettiğimiz o huzursuz ruh hâlini çağrıştırıyor. Sadece günlük hayatta yaşayıp giderken, bir anda donup kalmış, kavrulmuş Pompeililerin cesetlerinin küller içindeki boşluklardan yeniden üretilmiş kopyaları değil; keyifli bir hayatın bütün izlerini sunan binaların, hatta koca şehrin halen yaşanırken olduğu gibi durması, bize yaşam ile ölümün tezatını ve sürekliliğini, aradaki o an ile birlikte hissettiriyor. Farklı zamanların bir arada, aynı anda yaşanması, algılanması gibi.

İnsanlık olarak doğada bir tek zamana hükmetmeyi başaramıyoruz. Ne yaparsak yapalım zaman geçiyor işte, algılaması farklı olsa da. Mesela tarihçi ve arkeologların zaman mefhumları bir başkadır. Onlar yüzyıllarla uğraştıkları için öyle dakikaydı saatti falan gibi detayları atlayabilirler. Telaştan uzak, yok olmuş medeniyetlerin olgunluğunu taşırlar. Biz sıradan insanlar ise günlük hayat ritmine mahkûm yaşarız. Öğrenciliğimde kazıda çalışırken dağ tepe dolaşıp ziyaret ettiğimiz, dik yamaçların arasında, suların dibinde kalmış sayısız şehir, taşın toprağın ötesinde, en çok yaşattığı zaman kaymasıyla şaşırtmıştır beni.

Bütün antik yerleşimler veya terk edilmiş şehirler, öyle ya da böyle insanı duygulandırır. Artık olmayanın hissidir bu. Sonu gözükmeyen ‘sarı sıcak’ Urfa Ovası’nın ortasındaki Göbeklitepe’nin esrarengiz büyüsüne kapılmak veya Gökçeada’daki gibi derin izi kalmış trajedileri hatırlamak da cabası. Dünden bugüne, bugünden düne aniden geçemez insan, hayal kurmaya başlar. İşte şu kırışık yüzlü yaşlı adamın Likyalı ataları bu tapınakta yaşamıştı dersin veya şu çalan flüt sesi Maya şehirlerinin sokaklarında da duyuluyordu sanırsın, rüzgârın başakların arasından getirdiği aynı kokuyu Hititler de içine çekmişti diye inanırsın. İnsanların yüzünde, kokularda, seslerde bir ortaklık, süreklilik arar insan en azından. Bulunca sevinir, bulamayınca sarsılır.

Doğu ile Batı’nın sınırında kabul edilen Zeugma’ya son gidişimde, öğrencilerle yaptığımız Fırat gezisi, sular altında kalmış yerleşimler ve ıssız Ermeni köyleriyle çok sarsıcı iken, Rumkale’nin insana bakmak değil, adeta sıkı sıkı sarılmak isteği veren kadim kayalıkları adeta bizi teselli ediyordu. Tıpkı yüzyıllara meydan okumuş efsaneler gibi.

Fil Hafızası, İpek Yürekli, süreklilik