(fotoğraf: Ekin Özbiçer)
Simülasyon, Taklit
ve Açık Büfenin
Gerçek Bedeli

Akşam 8 suları. Yanık tenli konuklar, şıkır şıkır gece elbiseleri içinde, Aziz Vasil Katedrali manzarasına hâkim dev yüzme havuzunun üstündeki neo-klasik ‘Selfie Köprüsü’nde fotoğraf çektirmek için sıra bekliyor. Türki cumhuriyetlerden mi yoksa İran’dan ya da Balkan ülkelerinden mi geldiklerini kılık ve konuşmalarından anlamaya çalıştığımız misafirler, aslında Moskova’da olması gereken ikonik binanın önünde birbirlerini fotoğrafladıktan sonra neşe içinde yemeğe geçiyorlar.

Antalya şehir merkezinden doğu istikametinde, Lara, Kundu, Belek gibi beldeleri kapsayarak uzanan yüz kilometrelik sahil şeridinin ortasında, yaklaşık iki saat önce giriş yaptığımız World Of Wonders Kremlin Palace Hotel’deyiz. Son yıllarda okumuş kentsoyluların tatil anlayışını şekillendiren küçük ve butik otel - taş Rum evi - kabak çiçeği dolması - taze sıkma zeytinyağı - ekolojik dağ kampı - Yunan adası kombinasyonlarının çok uzağında, golf countryler, dev su kaydırakları ve mega tatil köyü inşaatlarının göbeğinde, Moskova Devlet Müzesi’nden Bolşoy Tiyatrosu’na onlarca Rusya menşeli abidenin birkaç dönüm arazi içinde yan yana dikildiği, varlığını bildiğimiz hâlde daha önce içeriden hiç şahitlik etmediğimiz bir yer burası.

Bizi şaşırtsa da, bu tip ‘replika’ mekânların dün ortaya çıkmadığını biliyoruz. Tarih başkasının binasını, abidesini ve hatta toptan şehrini türlü türlü sebeple taklit eden uygarlıklarla dolu. Mesela ‘ecdadımızın’ İstanbul’u fethettiği tarihten itibaren Osmanlı sınırları içinde yapılan binlerce camide Ayasofya’nın mimari öğelerinin tekrar ve taklit edildiğini ve bu vesileyle, diğer nedenlerin yanında, ele geçirilen kültürel sermayenin, göçebe gelinmiş bu topraklardaki kadim halklara rejimin kalıcılığının PR’ını yapmak için kullanıldığını çeşitli kaynaklardan okuyoruz.

Kopyacılığın sadece biz fukara Doğululara has bir özellik olmayıp, muteber geçinen Batılı devletlerin de yaygın pratiği olduğunu; örneğin 17. yüzyılda deniz ticaretiyle iyice palazlanan Hollanda’nın, Amsterdam’ın bugün alameti farikası olmuş kanallarını, bir önceki çağın denizcilikteki süper gücü Venedik’in mojosundan sebeplenmek adına aparttığını da biliyoruz. (Danimarka Kralı V. Christian’ın Kopenhag’ın, büyük ihtimalle kopyanın kopyası durumundan pek de etkileyici olmayan kanallarını bir Avrupa gezisi sırasında şahit olduğu Amsterdam’dan çok etkilenip, açtırdığı da rivayet olunuyor.)

ABD başkenti Washington, D.C. ise yakın zamana kadar, en azından ölçek olarak en büyük taklit olarak biliniyordu. Amerikan bağımsızlık savaşı sırasında hem anti-monarşist, cumhuriyetçi ideallerin beşiği olması, hem de İngiltere’ye duyulan ortak düşmanlık hisleri, ülkenin kurucuları tarafından Fransa’nın idolleştirilmesine; neticesinde heykellerle süslü meydanları diyagonal caddelerle birleştiren neo-klasik kentsel tasarımının olduğu gibi Paris’ten kopyalanmasına vesile olmuştu.

Tabii ki günümüzde taklit çıtasını Çinlilerin daha da yukarı taşıdığını eş dostun internette paylaştığı ‘kopya şehir’ haberleriyle öğreniyoruz. Çin’de 2000’lerin ortasından itibaren, Avrupa mimarisinden ilham almakla kalmayıp, kopyala-yapıştır yaklaşımıyla bire bir bir Avusturya dağ köyü veya pastoral bir İngiliz kasabası şeklinde tasarlanan yüzlerce yeni yerleşim inşa edilirken, bu yerleşimleri kuran müteahhitlerin temel motivasyonu ise ülkenin büyüyen ve görece yüksek yaşam standartlarına kavuşmuş orta sınıfının daha az Çinli, daha çok Batılı bir hayat tarzına yönelik açlığından faydalanmaktı.

Lafı uzatıp, yazıyı sıkıcılaştırmak pahasına değinmeden geçemeyeceğim son örnek ise geçtiğimiz yüz yılda çoğunlukla Pasifik Okyanusu adalarında ortaya çıkan bir fenomen. Avrupa ve Amerikan bandıralı gemi ve uçakların 2. Dünya Savaşı sırasında bölgeye askeri mühimmat indirmeye başladıkları dönemde yerli halkın kurduğu “Kargo Kültleri”: Ne işe yaradığını aslında anlamadıkları modern araçların çalışmayan kopyalarını inşa eden yerli halk, onlara tapınıyordu. Çoğunlukla etraftaki tahta veya bambu gibi ilkel malzemelerden yapılan bu fonksiyonsuz uçak ve gemiler, yerli halkın teknolojik tanrıların gökyüzünden nimet yağdırması karşılığında onlara adadığı abide/tapınaklar idi.

Kremlin Palace otelinin devasa ana girişinden geçerken, insan bu kopyanın niçin yapıldığı üzerine kafa yormadan edemiyor. Büyük Rus uygarlığına bir övgü mü, yoksa işlevsel bir kültürel benimseme mi? Ya da müşteri kitlesinin yabancı kültürlere merakını anlayan öngörülü yatırımcılar tarafından bilinçli biçimde mi tasarlanmış?

Dışarıdan bakıldığında Moskova Devlet Müzesi’ni andıracak şekilde inşa edilmiş, dev, kırmızı tuğlalı resepsiyon binası Aziz Vasil Katedrali’nin yanı başında yükseliyor. İçerisinin loş ışıklarla aydınlatılmış, sıra sıra çeşitli mağazalarla çerçevelenen penceresiz mimarisi ise bir banliyö AVM’si havasında.

Mekânda dört kulvarlı bir bowling salonu, etrafına dizilmiş iri kıyım erkeklerle dolup taşan ücretsiz bir ‘içebildiğin kadar’ barı, bir eczane ve içinde deri, gerçek kürk, cafcaflı spor giysiler, leopar desenli kreasyonlar ve cesur bir gösteriş merakına hitap eden pullu payetli marka ürünler satan birkaç butik yer alıyor. ‘Yiyebildiğin kadar’ ve ‘her şey dahil’ turizminin vaat ettiği bedavalığa rağmen, mağazalardaki ürünlerin fiyatları o kadar yüksek ki, bunları kim alır diye sormadan edemiyoruz.

Bize eşlik eden bellboy, bu soruya “Ruslar” cevabını veriyor.

“Kremlin Palace’daki her şey Ruslar için planlandı abi. Memleketlerini andıran bir ortamda daha rahat tatil yaptıklarından böyle bir yatırıma girişilmiş.”

Bu, ilk bakışta makul bir cevap gibi görünse de, Antalya civarındaki San Marco Meydanı’yla bir Venedik kopyası olan Venezia Palace; ilk seferinde hazin bir şekilde okyanusun dibini boylayan meşhur transatlantik gemisini andıran Titanic Beach Resort; az ötede kendine özgü binalarının arasından kanallar yerine yüzme havuzları geçen sanal Amsterdam Orange County; ve neyi taklit ettiğini tam anlamamakla beraber bir şeylerin replikası olduğu kesin gibi gözüken, uçsuz bucaksız Land of Legends gibi onlarca tesisin* varlık sebebini açıklamakta oldukça yetersiz.

Bellboyumuzun yürüttüğü mantık çerçevesinde Venezia Palace’ın İtalyan; Orange County’nin ise Hollandalı turistlere yönelik kurulduğu çıkarımında bulunulabileceğini varsaysak bile, yine de Titanic Beach’in hedef kitlesinin motivasyonlarını sorgulamaktan kurtulamıyoruz. Ayrıca, bu teori, Rus uçağının düşürülmesinden sonra Rus hükümetinin yurttaşlarına uyguladığı Türkiye’ye seyahat yasağı yüzünden Kremlin Palace’da bir süredir neredeyse hiç Rus olmaması gerçeğiyle birleştiğinde hızla çöküyor ve bizi bir kez daha merak içinde bırakıyor.

Oysa cevap yarım asırdan daha önce Amerikalı pazarlama uzmanlarının yaptığı bir keşifte yatıyor: Turistlere, gezip görmek isteyecekleri yerlerin orijinali veya kopyası arasında seçim yapma şansı verildiğinde, daha ucuz ve ulaşılabilir olanı tercih etme eğilimi ağır basar.

Daha iyi anlamak için İtalya’dan bahsedebiliriz. Bu ülke zaten çok eskiden beri kültürel mirası ve mükemmel mutfağı nedeniyle zengin ve eğitimli Amerikalılar için öncelikli bir seyahat tercihiyken, II. Dünya Savaşı’ndan dönen Amerikalı askerlerin anlattıkları ve Roma Tatili ya da Her Şey Napoli’de Başladı gibi sinema filmlerinin etkisiyle, 50’li ve 60’lı yıllarda genelgeçer bir cazibe merkezine dönüşmüş; ancak tüm çekiciliğine rağmen, çoğunlukla Amerikan turist kafilelerinin ulaşamayacağı kadar uzak bir kıtada, uzak bir ülke olarak kalmaya devam etmişti.

Caesar’s Palace 1966’da bu bilgiler ışığında Las Vegas’ta açıldı. Temalı ‘mega-resortların’ ilk örneği olan otel, Günah Şehri’nin kumar ve fuhuştan gelen şöhretini evcilleştirerek, yaban ellerdeki egzotik ortamları ülke dışına çıkmadan deneyimlemeyi tercih etme potansiyeline sahip orta sınıf turist aileleri çekmeyi amaçlıyordu. Dekorasyon konsepti Roma İmparatorluğu dönemini temel almış olsa da, Roma hamamlarına öykünen süs ve yüzme havuzlarına Rönesans heykellerinin taklitleri de eklenmişti. Caesar’s Palace kompleksinde, devasa kumarhanenin hemen yanında inşa edilen ve dünyanın en büyük ve en kârlı alışveriş merkezlerinden biri olan The Forum, Disneyland’e rakip bir müşteri deneyimi yaşatmak için tasarlanmıştı. Mekân bir yandan orta sınıfın ailece keyif alacağı temiz bir eğlence imkânı sağlarken, diğer yandan da kumarhanesinde büyük paralar döndürmeyi de başararak bir taşla iki kuş vuruyordu. Caesars’ın ardından açılan antik Mısır temalı Luxor ve Eyfel kuleli, Moulin Rouge’lu Paris Las Vegas aynı paradigmayı takip ederek bugüne kadar geldi.

Bu aynı zamanda ‘seyahat etmek’ gibi bir derde sahip olmadan yapılan ‘kitlesel turizm’ devrinin başlangıcıydı.

Korunaklı bir kopya tatil köyü, ziyaretçisine anında tatmin olanağı sunduğu için turizme, köhne, pis ve karmaşık orijinalinden çok daha uygundu. Küçük bir alana sıkıştırılmıştı, erişilebilir ve güvenliydi. Bu formül o kadar başarılı oldu ki, zaman içerisinde Venedik gibi en harbi orijinaller bile insanların yaşadığı gerçek mekânlar olmaktan vazgeçip turistler için tasarlanmış kopyaların kopyalarına, kendilerinin oto-simülasyonlarına dönüştüler.

İşte Antalya’daki kopyaların varoluş nedeni de bu kitlesel simülasyon deneyimi.

Gösterişli ve bezemeli dış cepheler, zenginlik yanılsaması yaratmaya ve turizm şirketlerinin reklama çıkabileceği fotoğraflar vererek tüketicileri cezbetmeye yarıyor. Özgün zamanı ve mekânından kopartılmış taklit binalar, hem turizm deneyiminin ihtiyaç duyduğu tarihselliği, hem de gerçeküstü bir lezzet ilavesiyle her yaştan insanın bilinçaltından ilişki kurabileceği bir peri masalı yaşatmayı vaat ediyor. Ek olarak, bu düşsel yapılar, orijinallerini katbekat aşan haz ve memnuniyet verme imkânına da sahip: Gerçekte bir camiye abdest alınması için hizmet veren Osmanlı çeşmesi, Topkapı Palace’da bedava içki dağıtılan bir bara dönüşürken, özünde Türkleri uzak tutma amacıyla inşa edilmiş taştan bir Rus kalesi içinde Aqua Park’ın su kaydıraklarını barındırabiliyor; normalde mavnaların yük taşıdığı kirli Amsterdam kanalları yüzme havuzlarına ev sahipliği ederken, Rus Senatosu ise sirk benzeri animasyon şovlarının yapıldığı bir gece kulübü olabiliyor. Deniz ve kumsala yakınlık, sonsuz yemek, sınırsız içki ve tesisin sunduğu diğer imkânlar, turistlere tatille özdeşleştirdikleri bir ‘anında tatmin’ olanağı sunuyor. Böylece taklitler aynı anda iki şey, hem fantezi hem tatmin nesnesi olmayı başararak orijinallerine fark atıyor.    

Bu etkinin en hissedilir olduğu yer, Kremlin Palace’ın, Devlet Müzesi alışveriş merkezinin üst katına kurulu ana yemek salonu. Bir fantezi sarayından bekleneceği üzere, Kremlin ve Topkapı Palace’da satış ve pazarlama ‘her şey dahil’ paketiyle otel sınırları içinde ‘yiyebildiğin kadar ye, içebildiğin kadar iç hepsi bedava’ biçiminde vuku buluyor. Günde üç defa yemek vaktinde, önlerinde binlerce insanın sıraya girdiği bolluk ve bereket timsali, uçsuz bucaksız açık büfeler, salata barlar ve tatlı masaları kuruluyor.

Akşam yemeğinin sonuna doğru, Antalya’nın yerlisi genç garsonlar masaları toplamaya başladığında, hep aynı manzara ortaya çıkıyor: Hemen her masada alınıp yenmemiş, üzerine kağıt peçeteler, meyve çöpleri atılıp artık bırakılmış tabak tabak yemek. Bir çalışan burası ve benzer kurumlarda yaygın olarak her açık büfenin sonunda, yiyeceklerin yarısından fazlasının çöpe gittiğini söylüyor. Birkaç gün sonra masasına konuk olduğumuz benzer bir ‘her şey dahil’ tesisin sahibi, otelin fiziksel görünümü gibi açık büfenin de fantezinin bir parçası olduğunu ve artıkların da bolluk yanılsamasının bir yan ürünü olduğunu itiraf ediyor. Kullanılan tüm ürünler piyasanın izin verdiği en ucuz fiyattan alınıp, dev soğuk hava depolarında son tüketim tarihlerinin üst sınırlarını zorlayacak kadar bekliyor. Açık büfenin tatlı bölümündeki pastaların üstündeki sözde krem şanti, sütsüz bitkisel margarinden; buzhaneden çıkan elma üç sene öncenin mahsulü; et ve tavukla aynı tabakta çöpe giden balığın hangi çiftlikten geldiği belli değil.

Kapılarını kitlelere açan bir sarayın, ancak somut gerçekliğin bir simülasyonu olarak varlığını sürdürebildiği gerçeğini yavaş yavaş idrak ediyoruz.

Geç kapitalist tüketim toplumumuz, kitleler hâlindeki tüketicilere, yüz yıl önce hayal dahi edilemeyecek debdebe ve lüksü sunmakla böbürlense de, tıpkı Türkiye sahillerinin taklit saraylarındaki açık büfe gibi, büyük ihtimalle bu da bir yanılsamadan ibaret. Çünkü simülasyon tam olarak ima ettiği biçimde, aslında ‘gerçek olmayan’ demek. Sonunda ortaya çıkan ise, yarısı çöpe gideceği bilindiğinden toptan, düşük kalite malzemeden mamul yiyebildiğin kadar yemeğin sunulduğu açık büfe restoranlar ve dev alışveriş merkezlerinin labirentlerinde sıçan gibi dolaşan bahtsız turistlerin orta sınıf dolarlarını harcayıp durduğu bir taklit veya simülasyonun ötesinde, bir sahtelik.

Tatile harcayacak parası ile Kremlin Palace butiklerinin varlık sebebi olan zengin Rus turistin de siyasi ve ekonomik konjonktür nedeniyle mazi olduğu Antalya’da, 2016 yazında kaldığımız taklit sarayın geride bıraktığı tek his işte bu, kandırılmışlık duygusu.

Düzgün bir işlevi, bir özü veya kültürel uygunluğu olmaksızın farklı bir iklimden gasp edilmiş bu yanılsama, sonsuz sayıda selfie aracılığıyla tapınılan bu içi boş kabuğun ta kendisi, kitlesel turizmin Kargo Kültü.

* Bakınız: Ekin Özbiçer, “Replika”, 2016 

Boran Güney, cult [kült], fantezi, israf, Kargo Kültü, kitle turizmi, kopya, otel, replika, simülasyon, taklit, turizm, tüketim