font: Canvas,
Yellow Design Studio
Senin Derdin Ne?
“Ey yaşam, hoş geldin! Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını.”
—James Joyce

İç mimarlık okumaya başladığım dönem 90’lara tekabül eder. Okulu düşündüğümde de, aklıma hep şu jüri hikâyesi gelir. O dönemki proje konusu; korkuların ile hayallerin arasındaki duvarın tasarımı olarak belirtilmişti. Yaratıcı düşünce ile ilgili bu yaşıma kadar anladığım şu: Senin ilk aklına gelen, genelde herkesin ilk aklına gelendir. Derinleşmen, öznelleşmen, özelleşmen gerekir. Bakmayı unuttuğun açıdan bakmak, bildiklerini unutup, yeniden düşünmeye başlama girişimidir. Nereye savrulacağını baştan kestiremezsin. İşte ben de, bu proje konusu için, o gece bir duvar çizmeye başladım, üstelik T cetvelimi, gönyemi vs. kullanarak. Ancak şimdi anlatacağım hikâye benimle değil, aklına ilk geleni yapmayan hatta hiçbir şey yapmayan arkadaşımla ilgili. Jüri sabahı elinde bir elektrogitar ve amfi ile çıkageldi. Sıra ona geldiğinde, gitarı çalmaya başladı. Sınıfın kalanı, bizler, aramızda dedikodunun dibine vurmuştuk ve akşam çalışmamış, bir şey çizememiş, öyle gelmiş diye gülüşüyorduk. Derken, gitardan kulağı rahatsız edici sesler yükselmeye başladı. Anlamsız bir melodi, melodi diyemeyiz bile. Sonra durdu, jüriye döndü ve “işte bunlar korkularım” dedi. Gitarı amfiye taktı ve tekrar çalmaya başladı. Armoni, müziğin gücü hepimizi etkisi altına aldı. Ve jüriye dönüp, bu sefer “işte bunlar da hayallerim” dedi. Sessizlik… 19-20 yaşında mimarlık öğrencisiyken, bu serbest anlatım birçoğumuz için cesaret edemeyeceğimiz kadar risk dolu, güven gerektiren, beceri isteyen bir durumdu. Hatta, anlamlandırmak için jürinin tepkisini beklediğimizi hatırlıyorum. Etkilendik, ancak orada karar merci biz değildik, jüri idi. Şimdi düşününce ne acı bir varoluş şekli, o anın içinde sesiz kalmak. Arkadaşım jüriden geçer not aldı. Jüri kendini anlatmak adına, farklı araçlar kullandığı ve derdini ifade edebildiğini söyleyerek onu geçirdi. O gün başladım düşünmeye, yaratıcılığın cesaret ile bir ilgilisi olmalıydı.

İçerisinde yaşadığımız toplum, cesur fikirlere, yeni ve yerel işlere uzaktan bakar. Batı’ya öykünme ile başlayan süreçte, bizi biz yapan değerlerin değersizleştirilmesiyle başlayan, kıymet bilmediğimiz yılların ardından hâlâ ortaya çıkaramadığımız kültürel arızamız. Etrafımız düşünülmeden yapılmış objeler, mobilyalar, kıyafetler ve binalarla çevrili. Yaratmanın bu kadar zor olduğunu konuşurken, nasıl oluyor da aynı zamanda bu kadar kolay olduğu ikilemine düşüveriyoruz. Belki de yaratımlar baka baka, göre göre, taklit ede ede yapıldığında cesaret gerektirmiyor da, kendine has, yeni ve eşi benzeri olmayan işler için, cesaret gerekiyor. İlk defa yapıyor olmanın, takip edeceğin örnekler olmamasının ya da az olmasının verdiği gerginlik ve anlaşılmama korkusunu yenecek cesurluğu göstermek gerekiyor. Tasarlama ve üretme hâlinin neyi, nasıl yaparım sorularının ötesine geçmesi gerekiyor. Yani, cesaretin aslında bir sebebe ihtiyacı oluyor. Ne zaman derdin olan bir konu hakkında bir yaratım yaparsan, o zaman cesur olabiliyorsun belki. İnandığın şeyi ortaya koymak, sana ortaya çıkan ürünün ötesinde bir sebep veriyor. Ne yaptığının, nasıl yaptığının önemi yerini neden yaptın sorusuna bırakıyor. O zaman sana inanan, senin gibi düşünen, seni destekleyenlerle bir araya gelmeye başlıyorsun. Ortak bir amaç oluşuyor. Görmek istediğin dünyayı yaratmak adına, birlik olmak kolaylaşıyor. Bir fikir üzerinde, insanlar kendi dertlerini anlatabilmeye, konuşup, tartışabilmeye başlıyorlar. Yaratım insanla değer kazanıyor. Çoğumuz ölüme direnmek için üretip, yaratıyoruz. Bazen yazıyoruz, bazımız doğuruyoruz, kimimiz ürün, mekân, mecra, eser bırakmak için uğraşıyoruz, bazen aniden ölüyoruz. Bu karmaşık yapıda ortaya çıkardıklarınla memnun yaşayabilmek ve devamını istemek için de, bir derdinin olması sana direnç kazandırıyor.

Bulunduğumuz coğrafyada temel sorunların çokluğu sebebi ile tembellik hakkımız da maalesef alınmış elimizden. Her gün yeni bir çatlak oluşuyor. İsyan başlıyor. Sızıntılar, korkular, değişimler ve gerilemeler altında ezilmiş hissediyoruz belki ve duruyoruz. Hâlimiz yok, günler geçiyor, duruyoruz. Durdukça daha çok ölüyoruz. Bir an geliyor, isyan güçleniyor içinde ve dışarı çıkmak istiyor. O zaman hareket etmek gerekiyor zorla ve inatla, ve başkalarından biraz olsun sorumlu olmak. Yaratmak için hayal kurmak. Harekete geçmeyi böyle öğreniyoruz belki... Sonra dışarı çıkıyoruz. Alışılmamış hâller ve hareketler görmeye başlayınca ve sorgulaya sorguluya, farkına vardıkça. Önyargıları kıra kıra ve özgünleştikçe özgürleştiğini anladığında. Tüm bunlar sanki bir dertten ortaya çıkmaya başlıyor. Her yola çıkışın, bir hikâyesi, bir derdi oluyor ve bu dert işte seni bana, beni sana, onu, berikine, ötekini, öbürüne yaklaştırıyor. Yaklaşınca yalnızlık azalıyor. Peki, ya senin derdin ne?

Gizem Aytaç, Senin Derdin Ne, stüdyo, tasarım, tasarım eğitimi, yaratıcı düşünce