Yemek, Kent ve Gündelik Hayat
Şeker, Biyopolitika
ve ‘Obez’

Hipster mutfak kültürünün yayıldığı Kadıköy Moda’da duyularımız sadece iyi kahveye değil, sağlıklı yemeklere, seçilmiş gıda ürünlerine, iyi sunuma da alıştı. İyice tasarlanmış kafe mekânlarında, ahşap levhalar ile taze yeşillikleri ayıran yağlı kâğıt üzerinde, ‘orijininden’ kopup gelmiş çeşitli peynirlere, zeytinlere, poşe yöntemiyle pişen organik yumurtaların Avrupai soslarla birleşmesine, Anadolu kahvaltısıyla Avrupalı Hipster sandviçinin flört etmesine uyum sağladık. Klasik kahvaltı tabaklarından vazgeçemeyenler için de benzer geleneksellikte kahvaltılara devam ediliyor pek tabii ki, ancak lavanta ve portakal kabuğuyla tatlandırılmış zeytin ile ‘globe’ üzümlü isli peynir tabağı gustoyu nazikçe inceltmekten geri kalmıyor. Çoğumuz artık bir omlet ve americano ya da ekşi mayalı ekmek arası avokadolu, yumurtalı bir sandviçle de kahvaltı öğününü tamamlayabilme fikrine alıştık. Fakat bütün bunlarla birlikte, tatlı ağırlıklı pancake kahvaltıları ve şimdilerde bir de cornflakes [mısır gevreği] kâseleri gündemde. Birkaç ay önce Caferağa Mahallesi’nde bir çorba dükkânının yerine, bu serinin ilk yazısında yer verdiğim Cereal Killer Cafe’nin bir takipçisi olarak Crazy Flakes Cafe açıldı. Hatırlanacağı üzere, Cereal Killer Cafe Doğu Londra’da Brick Lane sokağında açıldığında, soylulaştırılmakta olan bu mahallenin sakinlerinin hedefi hâline gelmişti. Burada da, özellikle 20’li yaşlardaki gençlerin hedefi hâline geldi ama protesto etmek amacıyla değil. Aksine, son derece renkli, çekici ve eğlenceli görünen bu dükkâna girip kâse boyutunu, sütünü, gevreğini ve topping’leri seçerek bu tatlı atıştırmalığı yemek üzere. Uzun zamandır, hızlı ve zahmetsiz bir doyma(?) hatta geçiştirme yolu olarak, marketlerden evlere taşıyarak beslenme alışkanlığımıza kattığımız kahvaltılık gevrekler artık dükkânlarda da hızlıca tüketilebilir hâle geliyor. Müşteri kendi seçimleriyle, ister bol enerjili, bol kalorili ister görece daha sağlıklı olduğu varsayılan içeriklerden kendi damak zevkine göre karışım oluşturabiliyor. Ne var ki, bazıları diyet yapanlara özel isimlerle, reklamlarla satılan bu ürünlerin, hem tok tuttuğunu hem de sağlıklı olduğunu varsayıyoruz, ancak nihayetinde hepsi besin kategorisinde karbonhidrat ağırlıklı yiyecekler ve işlenmiş ürünler. Neticede, sağlıklı bir kahvaltının yerini ‘şeker’ ağırlıklı, hazır, paket ürünler alıyor. Peki beslenme alışkanlığındaki bu değişimin ne zararı var? Şeker bazlı yiyecek tüketmenin nesi kötü? Esas problem yağlı ürünler değil miydi?

Şekere savaş açan, obezite problemine, tip 2 diyabete ve sağlıksız yemek alışkanlıklarına dikkat çekmek isteyen İngiliz şef Jamie Oliver, besinlerdeki şeker oranlarına odaklandı. Channel 4 için hazırlanan Jamie’s Sugar Rush isimli belgesellerden birinde Oliver, tahıl içerikli lifli gevrek, az yağlı yoğurt ve yaban mersininden oluşan bir tabak kahvaltı ile bir bardak hazır portakal suyunun yaklaşık 14 çay kaşığı / küp şekere denk geldiğini öğrendiğinde bunun iyi bir kahvaltı olmadığını anlıyor. Bu durumu, Jamie’s Food Revolution isimli web sitesinde, Ian Leslie’nin “Şeker Komplosu” başlıklı makalesini alıntılayarak proteinin yerini alan şekerin bedene verdiği zararlar üzerinden açıklıyor. Ian Leslie’nin metni ise, Kaliforniya Üniversitesi’nden, çocuk obezitesi uzmanı, pediatrik endokrinolog Prof. Robert Lustig’in Amerika’daki obezite salgınının kaynağının şekerin bir türü olan ve doğrudan ‘zehir’ olarak adlandırdığı fruktoz olduğunu açıkladığı, 2009 tarihli “Sugar: The Bitter Truth” başlıklı konuşmasına değinerek başlıyor. Daha öncesinde, 1972 yılında benzer bir açıklama yapmış olan John Yudkin’in itibarının ve kariyerinin gıda endüstrisi tarafından nasıl bitirildiğini anlatarak devam ediyor. Robert Lustig konuşmasında, meşrubatlarda kullanılan yüksek fruktozlu mısır şurubunun ucuz olduğu için glukoz ve sukrozun yerine kullanıldığını ve neredeyse bütün işlenmiş yiyeceklere katıldığını anlatıyor. Meyvelerde, sebzelerde doğal olarak bulunan glukoz bedene girince karaciğer, pankreas ve beyin onu metabolizmaya alır ve vücutta enerjiye çevirir. Beyin vücudun doyduğunu haber verir ve daha fazla besinin vücuda girmesini istemediğini hatırlatır; böylece vücut kendi ‘yin ve yang’ dengesini korur. Ancak, fruktoz beyindeki doyma dürtüsüne ulaşmaz, sürekli yedirir ve nihayetinde vücutta yağ olarak depolanır. Aşırı tüketimi siroz, kanser gibi hastalıklara neden olan bir zehir olarak fruktoz, örneğin kola içeceklerinde mevcut. Tuzlu ve kafeinli bir içecek olan kolayı tatlandıran fruktoz, şekersiz ya da 1 kalori olduğu iddia edilse de, daha çok susatarak bedeni bağımlı hâle getirmeyi amaçlayan bu sıvının temel maddesi. O nedenle, Lustig şeker ihtiva eden bütün içecekleri ve doyma hissi vermeyen fast food ürünlerini menüden kaldırmayı öneriyor. Bunu sadece kilo alımını durdurmak, kalori oranını azaltmak için değil, vücudun yavaş yavaş ölümünü ve daha sağlıksız nesillerin üretimini durdurmak için öneriyor, ve “you are not what you eat, you are what you do with what you eat1 diyerek konuşmasını sonlandırıyor.

Uzun zamandır fruktozun sağlığa zararlı olduğu bilinmesine rağmen, bu suç ‘yağ’a atılarak şeker piyasası kendi sermayesini kurtardı. Ancak şekerin görünmez biçimde dahil olduğu her içecek/yiyecek, bugün özellikle Amerika ve İngiltere’de obezitenin başrol oyuncusu. Mart 2015’te Health and Social Care Information Center’ın açıkladığı istatistiklere göre, okul öncesinde, dört ile beş yaşlarındaki çocukların %9,5’i obez ve çocukların yaklaşık %10’u ilkokula obez olarak başlıyor. Daha kötüsü, çocukların obezite oranı ilkokul biterken %20 oranına çıkıyor. Jamie Oliver, ilkokuldaki beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi, okullardaki yemeklerin gözden geçirilmesi, şekerli sıvıların kısıtlanması ile ilgili çalışmalarını yöneticilerle ve ailelerle görüşerek belgeselleri başlatıyor. Beş yaşının altında 41 milyon çocuk ya çok kilolu ya da obez iken, 139 milyon çocuk ise yeterince iyi besin alamıyor. Kuşaktan kuşağa aktarılan obezite ve diyabet hastalıkları, giderek daha fazla kişiyi kapsamaya başlıyor. İnsan ömrünü kısaltan bu durum için bir şeyler yapılmasının zamanının geldiğini vurgulayan Jamie Oliver’in, altı kuraldan oluşan bir paketi var. Ancak İngiltere’de henüz birincisi, ‘şeker vergisi’ devrede. Şekerli içeceklere getirilen %20 oranındaki ek vergi, ürünlerin satışını azaltmayı hedefliyor; dahası bu verginin çocuklara sağlıklı yiyeceklerle dönüşü amaçlanmış. Tek başına obeziteyle mücadele etmek için bu uygulamanın yetersiz olduğu aşikâr, ancak yine de önemli bir adım. Jamie Oliver, bu fikri Meksika’da gözlemlediği bir uygulamadan alıyor. Meksika’da geçen bir programında, kolanın anne sütü ile beslenen bebeklere bile içirildiğini, bu içeceğin suyun yerine geçtiğini ve ‘başarılı’ reklam kampanyaları ile ürünün satışının hayli yüksek olduğunu anlatıyor. Sağlık sisteminin başa çıkamadığı diyabet dolayısıyla sakat kalan, ayak ve bacakları kesilen birçok insan için ‘şeker vergisi’ getirildiğini öğreniyor. Bunun üzerine, İngiltere parlamentosuna bu konudaki fikirlerini sunan Oliver, nihayet 17 Mart 2016’da ‘şeker vergisinin’ kabul edildiğini öğreniyor ve zaferini kutluyor. Bunun da ötesinde, çocuklara yemek yapmayı öğretmek ve sebzeleri, meyveleri tanıtmak gerektiğine inandığı için Charlton Manor isimli bir ilkokula giderek bahçecilik ve yemek yapımı üzerinden verilen eğitimi örnekliyor. Yine ailelerin dikkatini çekmek ve desteğini almak için, çocukların tükettikleri ortalama şekerin miktarını göstermek amacıyla bir okul otobüsünü şekeri sembolize eden bir malzeme (kum) ile doldurarak durumun vahametini gözler önüne seriyor. Aktivizme birçok restoranda ve kafede devam eden Oliver, şeker miktarının azaltılması için olabildiğince fazla kanal açmaya ve bunu medya üzerinden yaymaya çalışıyor.

Tıpkı sakatların
ya da belirlenen
normun dışında kalan
diğer grupların
elenmesi gerektiğini
öne süren
öjenik politikalar gibi,
bugün obezite de,
obez de ortadan
kaldırılması gereken
bir anomali
olarak görülüyor.

Oliver de, Prof. Lustig de, kapitalist yiyecek endüstrisinin tüketimi artırmaya ve sürdürmeye dayalı, kirli ahlakını afişe ediyorlar. Şeker endüstrisinin biyopolitik bir iktidara dönüştüğü ve bedene hükmettiği dünya düzeninde bir sonuç elde etmek, ancak sağlık bilgisinin yeniden temellük edilmesiyle, bedeni şeker kurbanı yapan bu sistemle mücadele etmekle mümkün olabilecek gibi görünüyor. Bu durum, aktivist konumdaki Jamie Oliver’i sempatik gösterse de hem onu, hem de doktoru bir iktidar pozisyonu olarak tanımlıyor ve bütün bu belgeseller, programlar, konuşmalar bu iktidarın da medya üzerinden yayılmasını, kamuoyunun oluşturulmasını ve izleyiciler tarafından yeniden üretilerek daha da güçlenmesini sağlıyor. Buraya kadar sorun yok gibi, ne var ki iktidarını ekonomik sermayeye ya da siyasi bir hükümranlığa dönüştürmek isteyen bir oluşum için bu tehlikeli bir düzlem. Bununla birlikte, başka bir noktaya daha dikkat çekmekte fayda var: Buradaki sorunsal estetik kaygılardan ileri gelmese de, sağlık kaygısı da bedensel bir norma işaret ediyor nihayetinde. O nedenle, obezite de bir hastalık olarak tanımlanıyor. Tıpkı sakatların ya da belirlenen normun dışında kalan diğer grupların elenmesi gerektiğini öne süren öjenik politikalar gibi, bugün obezite de, obez de ortadan kaldırılması gereken bir anomali olarak görülüyor.

Baudrillard2 için, post-politik sistemin bir ‘hiper-gerçekliği’ olarak ‘obez’, hem biyopolitikanın oluşturmaya çalıştığı norma karşı geliyor, hem de endüstriyel üretimin dönüştürdüğü yemek alışkanlıklarına aşırı uyumluluk gösteriyor. Toplumsal bir figür olarak obezin her iki kümeye de dahil olan bir oluşumu var. Bir başka ifadeyle, obez, bir yandan dış dünyayı sürekli içine çekiyor; ona direnmek yerine onu sürekli kaplıyor; tıpkı kendi kendini doğurmaya çalışan bir canlı gibi genişliyor. Bir yandan da, çökmüş bir sistemin, “uyumlu göstergeler, beslenme biçimleri, kentsel biçimlenmeler dönemlerinin nihilist bir ifadesi” olarak karşımıza çıkıyor. Nihayetinde Baudrillard, onu bir hastalık, bir kendinden geçme hâli olarak nitelendiriyor, ama obezin biyopolitik iktidara karşı çok önemli bir sözü de var: Obez ya da şişko beden “insan vücudunu ortadan kaldırıyor.” Bu anlamda, anarşist bir eylemci. Bununla birlikte, ‘bir ayartma nesnesi’ olarak bedeni cinsel alandan çekiyor. “Cinsel eksikliği ise çevresindeki boşluğu kaplayarak kapatıyor.” Norma karşı gelen, cinselliği eleyen, insan vücudunu ortadan kaldıran, boşluğu yutan bir varlık durumu. Bu açıdan obezin ve obezitenin nasıl bir toplumsallık ürettiğini ve nasıl bir toplumsal figür olduğunu bir kere daha düşünmek gerekiyor. Toplum sağlıklı, kuvvetli, sağlam... vb. olmaya odaklanırken kendi firesini de veriyor. Bir yandan, kapitalist endüstriler insana ve bedenine zarar veren iktidarlar olarak işlerini yapmaya, dünyanın ekonomik döngüsünü sürdürmeye, tüketmeye, canavar gibi sömürmeye devam edecekler; bir yandan da, toplumun ‘kusurları’ bir sağlık, tasarım, norm problemi olarak karşımıza çıkmaya devam edecek gibi görünüyor.

1. “Seni sen yapan ne yediğin değil, yediğinle ne yaptığın,” şeklinde çevrilebilir (Ed.).

2. Jean Baudrillard, Çaresiz Stratejiler, Çev. O. Adanır, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, 2011.


{Fold içindeki imge: Kadın ve erkek için beden algısı skalası; 1–5 arası düşük kilolu, 6–9 arası normal kilolu, 10–13 arası çok kilolu ve 14–18 arası obez insanları temsil ediyor. (kaynak: Wikimedia Commons)}

beden politikaları, biyopolitika, Ezgi Tuncer, hipster, Jamie Oliver, norm, obez, post-politika, toplumsal sağlık, yeme içme, Yemek Kent ve Gündelik Hayat