(fotoğraf: Emre Özgüder)
Saklama Kabı

Geç olmuştu, yorgundu. Dönüp arkasındaki raftan bir saklama kabı alması gerekiyordu, ama kafası karışmıştı, bunu neden yapması gerektiğini anlayamıyordu. Günden artakalan geceyi bir saklama kabına koymayı daha çok tercih ederdi, keşke yarın kullanabilseydi, bugün hiçbir şey yapmak istemeyecek kadar yorgundu çünkü. Ancak artan salataydı, bunu da atmak istemiyordu ve bu yüzden bir saklama kabına gerek vardı. İlk öğrendiği günah buydu, çöpe yiyecek atmak. Rafa bakıp, uygun boyda bir tanesini aldı, salatanın artanını içine koydu, kapağını kapattı ve buzdolabına koyarken gözlerini kaçırdı, çünkü orada başka saklama kaplarına rastlamak istemiyordu, bunun için bugün gerçekten çok yorgundu. Birçok şey için genellikle hep çok yorgun olurdu, çünkü çok çalışması gerekiyordu. Günler hep kısa kalıyor, hiç artmıyor, sadece salata ve birkaç ıvır zıvır artıyordu. Sakladıkları genellikle pek bir işine yaramıyor ve o da saklayamadıklarının hasretiyle yaşamaya devam etmek zorunda kalıyordu. İlk evlendiklerinde oturdukları evin telefon numarasını hâlâ hatırlıyordu mesela, beyninde de bir sürü saklama kabı vardı ve birçoğunun içi bu tür bir daha lazım olmayacak şeyle doluydu. Bu saklama kaplarının bir gün tüm beynini dolduracağından ve artık hiçbir aradığını bulamayacağından korkuyordu. Ancak bunun çözümünü tam olarak bilmiyordu, evet, ara sıra buzdolabını açıp bir düzenleme yapmak mümkün olabiliyordu, ama o evin telefon numarasını nasıl atacağını bilmiyordu. Muhtemelen, eğer aklı başında ölmeyi becerebilirse, ki bu kadar kahve içmenin karşılığı en azında buna yeter diye düşünüyordu, o zaman hayatının son gününde bile, bu tamamen rastlantısal numara dizisini hatırlayacaktı. Belki o gün, yani son gün, bunu hatırlamak romantik gelecekti, ona olmasa bile yanındakilere; zehir gibi bir hafızası vardı, diyeceklerdi ardından. Onun ardından da bu kalmış olacaktı, yakınındakiler de bunu kendi saklama kaplarına koyacaklardı ve bu gereksiz numara dizisi yeryüzünde hak ettiğinin çok ötesinde bir yer kaplamış olacaktı, aynı Volkswagen’in plakası veya ilkokul numarası gibi.

Her tarafının bu tür saklama kaplarıyla dolu olduğunu biliyordu, cepler, çantalar, cüzdanlar, dosyalar, her birinin içinde bir şeyler vardı. En son kullandığından bu yana bir yıl geçmiş olan atkısının üstündeki lekenin nedenini bile gayet iyi biliyordu. Tek bilmediği, tüm bu bilgileri daha ne kadar saklaması gerektiğiydi. Belki sadece bugün bu düşünceler ağır geliyordu, salata artmasaydı, bunların hiçbiri dert olmayacaktı, diye düşündü. Belki yine bir gün, çocuklar üniversite için başka bir şehre taşındıklarında, onların odasında otururken böyle bir düşünceye kapılacaktı. Okul çantalarının içinde bir silgi bulduğunda veya çantanın sökülmüş bir dikişini gördüğünde ve o söküğün ne zaman ve ne şekilde olduğunu çok iyi hatırladığını fark ettiğinde. Eğer şanslıysa, o güne kadar bunlara hiç kafa yormadan, sadece çalışarak ve hep bir şeylere yetişmeye uğraşarak, tüm bunları dert etmeden yaşayacak, kitap okurken kanepede uyuyakalacak ve yorgun aklını dinlendirdiğini sanacaktı. Ama o silgiyi bulduğunda ister istemez burnuna yaklaştıracak, onu koklayacak ve o kokuda binlerce hatıra bulacak ve aklı çamurlu bir su gibi karışacaktı. Koşarak gitmekte olduğu taraf, işte o taraftı.

Hatırladıkları, onu, o yapanlardı, bunlar olmadan boş bir dolap gibi olacağını da iyi biliyordu. Sadece bazen ona ağır ve fazla düzensiz geliyorlardı. Asıl istediği üst üste ve yan yana düzgün yerleştirebileceği saklama kaplarına sahip olmak ve bunları kolay ulaşılabilir bir planda yerleştirmeyi becerebilmekti. Daha da doğrusu esas mesele, öncelikle yaşamın akışının hızının bu tür düzenlemelere izin vermiyor olmasıydı, yuvarlanıp gitmek ona göre bir iş değildi. Biraz zamana gerek vardı, biraz sakin ve sessiz geçirebileceği zamanı olsaydı, aklının pırıl pırıl olacağına inanıyor, ama bu zamanı hiç bulamamak, hiç bulamayacağını fark ediyor olmak onu yoruyordu.

Bir deniz kıyısı olabilirdi veya kışın, bir bozkır, bir masa ve sandalye, bir pencere, oturup yazmak istiyordu, tüm hatırladıklarını. Bu onu rahatlatabilirdi, bunu yapamayacağı düşüncesiydi esas onun altında ezildiği. Hiçbir zaman bu kadar cesur olamayacaktı, ona öğretildiği gibi doğup büyüdüğü yerde ölüp gidecekti.

Önce buzdolabının kapısını, sonra mutfağın ışığını kapatıp çalışma masasının başına gitti. Masasının üstü son birkaç gündür üstlerine bir şeyler yazdığı küçük not kâğıtlarıyla doluydu. Çare olarak bu kadarını akıl edebilmişti; çok gözlü, muhtemelen vida gibi şeyler koymak için düşünülmüş bir kutu almıştı. Aklına gelenleri, telefon numaralarını, küçük anıları, bazı hatırladığı kokuların —annesinin cüzdanının kokusu, ilkokulda, babası kaptan olan kızın silgisinin kokusu gibi— tanımlarını veya kimliğini, onca nedeni belli olan bazı korkularını, beğendiği kitap isimlerini, aklına yer etmiş bazı anları, kısa notlar olarak bu küçük kâğıtlara yazıp, küçük çekmecelere pay ediyordu. Bunları anında yazabilmek hoşuna gitmişti, bazıları belki on ya da yirmi senede bir aklına geliyordu, dolayısıyla bir daha aklına gelmeyebilirlerdi, belki o kadar da çok zamanı yoktu. Onları unutmayacağını biliyordu, onlar her zaman onun saklama kaplarından birinde duruyor olacaklardı, mesele o kapların bir daha kapağını açıp açamayacağıydı daha çok. Tüm bunlar arda kalmıştı, artmıştı ve bunları atmak da günah olabilirdi.

Evdeki tamirattan artan her tür vidayı, bir gün gerekebilir, diye saklayan bir sürü tanıdığı insan vardı, onun ki de bundan çok farklı değildi aslında. 

Emre Özgüder, hafıza, zaman