Joseph Cornell,
“Object (Abeilles)”, 1940 
(kaynak: WikiArt)
Bulunduğum Yerler
Sahne

Babaannem şemsiyesini dün akşam tiyatroda unutmuştu.

Annemle babam beni sık sık babaannemle dedeme bıraktıkları için ve zamanın okumuş ortasınıfı sinema ve tiyatroya gitmeyi kentin sosyal hayatının olmazsa olmazı saydıkları için ve babaannem de cam gözleri olan siyah tilkisini tayyörünün yakasına takıp Beyoğlu’na çıkmayı sevdiği için ve beni de yanına katmaya bir itirazı olmadığı için ve ben de Beyoğlu’ndan tabii ki büyülendiğim için —“belki onu Doğan Kardeş Kitabevi’ne1 girmeye de ikna ederim!”— şemsiye işini birlikte halledecektik. (Önceden yapılmamış olsa, bir roman için ne mükemmel bir açılış cümlesi olurdu.)2

O yılların efsane piyesi “Pembe Kadın”a gitmişlerdi. Biraz sonra ibraz edeceğim kanıtların etkisi altında uyduruyor da olabilirim. “Nalınlar” da olabilir, “Derya Gülü” de. Kenter Tiyatrosu’nun ünlü olduğu yıllardı ve bu oyunlar büyüklerin ‘sanki her şeyi kesinkes biliyorlarmış’, hatta ‘benim henüz bilmediğim şeyler biliyorlarmış’ bakışları ile birbirleri ile tartıştıkları konulardandı. Bu kuşku barındırmayan, kesinliği etkileyici ama aynı zamanda da ağır ve ezici olan yargılar dünyası edebiyatta da vardı3 ve nihayet yıllar sonra böyle bir kesinlikler dünyası olmadığına karar verinceye kadar benim için büyüleyiciydiler.

Yer neresi idi emin değilim; eski Tepebaşı Tiyatrosu diye uydurabilirim fakat Küçük Sahne de olabilir ya da hiç bilmediğim bir yer. Önemli değil. Siyah elbiseli bir yer gösterici hanım bizi salona aldı.

Bir tiyatro oyunundan önce boş bir tiyatro salonunu görüşüm böyle oldu.

Koltukların sessiz ve karanlık sıralar halinde uzandıklarını söylemeliyim tabii önce. Sevdiğim bir yazar, “eşyaların, ansızın bastırıldıklarında göz açıp kapayıncaya kadar eski yerlerine dönüverdiklerini… bizi usul usul süzdüklerini” söyler.4 Aynen öyleydi. Daha da ötesi, kollarını öne uzatmış, ne olduğunu sadece kendilerinin bildiği ciddi iş (bir konferans?) saygısızca bölünmüş meşgul yetişkinler gibi, ne yapacaksak yapıp çıkmamızı bekliyorlardı: “Şemsiyesini mi unutmuş? Ne mânâsız iş.”

Yalnız uzakta, ilk kez gördüğüm Sahne’de —“sahne!” dedim kendi kendime, aynı anda her şeyin ismini de söylemeyi seven ben— salonun merkezi olan bir ışık kaynağı vardı ki, asıl ‘olay’, koltukların konferansından daha da çekici olan o idi.

Sahne’de —ölü ve kıpırtısız ama bir plankton ya da uzay aracı gibi de canlı— arkasından ya da yukarıdan ışıklandırılmış bir saman yığını ya da samanlardan bir kulübe duruyordu. Ya da öyle bir şey, her hâlükârda bir Yığın. Işık pembeydi ve tüm bu yığını hem ÖNEMLİ hem de aynı zamanda pamuk helvası gibi havadan da HAFİF, her an uçup gidecekmiş gibi bir şey haline getiriyordu. Önünde tahtadan bir el arabası var mıydı? Belki vardı, belki yoktu.

Var olsun istiyorsam, bu yıllar içinde, en azından bir süre, tiyatroyu, aktörlerin yapmacık seslerini, köy taklidi yapan yerlerin köy olmaktan ne kadar uzak olduklarını düşünüp ‘tiyatro’ya sinir olduğum içindir.

Ama bütün kütlesiyle o pembe, saydam ışığı emmiş, hem ağır, hem ağırlıksız, hem hafif hem ciddi o yığın, hatırladıkça beni hâlâ… ne demeli… mahveder.

1. Şimdi onarımda olan YKY dükkânı.

2. “Clarissa çiçekleri kendisi alacaktı.” Mrs. Dalloway, Virginia Woolf.

3. “Bütün mutlu aileler birbirine benzer. Her mutsuz ailenin mutsuzluğu ise kendine göredir.” Anna Karenina, Lev Tolstoy.

4. Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı, Vladimir Nabokov.


Joseph Cornell,
“Setting for a Fairy Tale”, 1942 
(kaynak: The Arte Stack)

{Fold içindeki fotoğraf: Joseph Cornell, Untitled (Tilly Losch), 1935–38 (kaynak: WikiArt)}

Bulunduğum Yerler, Fatih Özgüven, mekân, sahne, tiyatro