IMAX 3D film izleyenler (CC BY 2.0),
kaynak: Wikimedia Commons
Peyderpey
İzleyici
Kimin Tarafında?

Aslında Peyderpey, her şeyden biraz biraz söz etmek maksadıyla çıktığım bir yoldu. Ve ikinci yazımın da sinema ile ilgili olacağını düşünmemiştim. Zira, ben film insanından ziyade bir televizyon insanıyım. Tercih etmem gerekirse seçeceğim de sinema değil, televizyon olur. Ama arka arkaya, normal ritmimden fazla film izledim son zamanlarda. İzlediğim filmler de Hell or High Water ve I, Daniel Blake olunca sinema ve kapitalizm üzerine yazmak kaçınılmaz oldu.

İki film de günümüzde yaşanan ekonomik değişimin dünyanın farklı yerlerinde ne kadar benzer sarsıcılıkta hissedildiğini etkileyici bir biçimde gösteriyor. Fakat iki yönetmen çok farklı yollar izliyorlar değişimin sancısını işlerken. Taylor Sheridan’ın yazıp David Mackenzie’nin yönetiği Hell or High Water, Teksas’ta geçiyor. İki kardeşin yerel bir bankayı soyması ile başlayan film, Amerika’yı derinden sarsan ekonomik krizin etkilerini özgün bir şekilde öne çıkarıyor. Tek tük örnekleri görülse de, western siyasi eleştiri ile ilişkilendirilen bir film türü değil. Fakat Mackenzie hem bu türün tüm gerekliliklerini yerine getiriyor, hem de şiddetli bir şekilde bankaların insan hayatında yaptığı tahribata dikkat çekiyor. Üstelik bunu yaparken, filmin her bir karesini özenle kurguluyor. Herhangi bir noktada filmi durdurup bakarsanız, değme fotoğrafçının eserlerine taş çıkartacak güzellikte bir kare ile karşılaşacaksınız. Filmin verdiği mesaj ise çok net: İpotek ve kredi sisteminin kurulu olduğu düzen, borçlananı içinden çıkılması imkânsız bir noktaya sürüklüyor. Ve bu adil şartlarda yarışılan bir oyun değil. Tıpkı bir kumarhanede olduğu gibi, oynayanın değil kurumun kazanma ihtimali yüksek.

Hikâyenin tarım ve hayvancılığın önemli bir kazanç olduğu Teksas’ta geçmesi dünyanın içinde bulunduğu ekonomik dönüşüme mercek tutuyor. Tarım ve hayvancılık endüstrileşirken küçük çiftçinin ayakta durması gittikçe zorlaşıyor. Kapitalizmi eleştiren Karl Marx’ı haklı çıkarırcasına, ürünün üreticiden çıkış fiyatı ile tüketiciye ulaşma fiyatı arasındaki fark artıyor. Sistemin tasfiye ettiği bu insanlara yetecek kadar alternatif iş de yok. Filmin ana karakteri Toby’nin (Chris Pine) de dediği gibi “fakirlik bir hastalık gibi nesilden nesile geçiyor.” Ebeveynlerin imkânları gitgide daha belirleyici oluyor, çocukların hayatlarının rotası belirlenirken.

Hell or High Water
ve
I, Daniel Blake 
film afişleri,
kaynak: imdb.com

Paul Laverty’nin yazdığı ve Ken Loach’ın yönettiği I, Daniel Blake de devletin bu dönüşümü izlerken ne kadar atıl kaldığını gösteriyor. Newcastle’da kalp krizi geçirip işsiz kalan bir doğramacının öyküsünü anlatıyor film. Daniel, durumunu değerlendirenlerin beceriksizliği ve sistemin yetersizlikleri sonucunda işsizlik maaşını kaybediyor. Bürokrasi ile mücadelesi de böyle başlıyor. Karara itiraz edebilmesi için bir süre iş araması gerektiği söyleniyor. Ve Daniel kendisini yabancı olduğu online başvurular ve CV’ler dünyasında buluyor. Üretim dijitalleşir ve ucuz iş gücü küreselleşirken, Daniel gözden çıkarılanlardan. Daniel’ın iş bulma kurumunda tanıştığı bekâr anne Katie ile sistemin pek çok mağduru olduğunu ortaya koyuyor Loach. Duygu sömürüsüne tanık olmadan, çok yalın1 bir biçimde Daniel’ın gücünün son raddesine kadar elinden geleni yaptığını görüyoruz. Mackenzie’nin sinematografisinden çok farklı, belgesel gerçekçiliğinde resmediyor Loach hikâyeyi. Daniel Blake’i canlandıran Dave Johns da tasviri zor, sarsıcı bir oyunculuk performansı sergilemiş. İsyan ederken bile vazgeçmeyen yüzünü hafızalardan silmek imkânsız.

Dünyanın ekonomik dönüşümü herkesin hayatına yansıyor, ama bazı gruplar çok daha korumasız kalıyor devletler sosyal devlet niteliklerini yitirirken. O yüzden, bu sene söz konusu iki filmin de bu konuya değinmesi çok da şaşırtıcı değil. I, Daniel Blake 2016 Cannes Film Festivali’nde Palme d’Or ödülü aldı. Hell or High Water ise en iyi film ve en iyi senaryo dallarında bu sene Oscar’a aday oldu. Vermek istedikleri mesajın takdir gördüğü söylenebilir. Peki, takdir gören bu mesajın daha geniş bir etkisi olabilir mi? Filmler kamuoyu yaratarak düzenin değişmesine değilse bile, biraz olsun iyileşmesine katkıda bulunabilir mi?

Theodor Adorno ve Max Horkheimer, ‘kültür endüstrisi’ üzerine yazdıkları eleştirilerinde popüler kültürün, bireylerde aydınlanmayı mümkün kılamayacağını öne sürerler. Frankfurt Okulu’nun bu iki temsilcisine göre popüler kültür öğeleri, bireylerin “dikkatini dağıtır” ve onları “oyalayarak” halihazırda hüküm süren kapitalizmi muhafaza eder. Elbette başka düşünürler 1944’te yayımlanan bu eleştiriye karşı argümanlar geliştirdiler. Adorno ve Horkheimer’in klasik müzik gibi sınıfsal yansımaları olan sanat dallarını popüler kültürden üstün görmeleri, teorilerini seçkincilik eleştirilerine karşı açık hâle getirdi. Stuart Hall gibi düşünürler ise, popüler kültürün de sisteme direniş alanı olabileceğine inanıyordu. Adorno ve Horkheimer, sanata diyalektik yoluyla bireyleri aydınlatma görevi yüklerken bu görevi yerine getirebilecek sanat dallarını da sınırlıyorlardı. Endüstriyel şekilde üretilen hiçbir kültürel öğe, bu görevi yerine getirebilecek kapasitede değildi.

Sanata böyle bir görev yüklenip yüklenemeyeceği tartışmalı. Bu görevin yerine getirilmesinin mümkün olup olmadığı da. Ama fikrimiz olan konuları samimi bir anlatımla sinema ekranında izlediğimizde yine de etkileniyorsak filmlerin bir kerameti vardır diye düşünüyorum ben.

Hell or High Water başlarken soyulan ilk bankaya girilmeden duvarda bir yazı görüyoruz: “Irak’ta üç kez görev aldım. Devlet beni değil de bankayı kurtarıyor.”2 Devletin neden bireyi değil de bankayı kurtardığı bilinse de, bu cümleyle beraber hesap da sorulmuş oluyor belki. Filmin senaristi Taylor Sheridan, filminin Donald Trump’un Amerika başkanı seçilmesini mümkün kılan kırsal bölgeler ve küçük kasabaların nabzını tuttuğunu söylemiş. O da kendi sorularına yanıt bulmuş demek ki, senaryosunu yazarken. İngiltere’de muhafazakâr partinin başa gelmesi ile emeklilik kararından dönen Ken Loach ise BAFTA (British Academy Film Awards) ödülünü aldıktan sonra yaptığı konuşmada şöyle dile getirdi derdini: “Filmler pek çok şey yapabilir. Eğlendirebilirler, korkutabilirler, bizi güldürebilirler ve yaşadığımız gerçek dünya ile ilgili bir şeyler anlatabilirler —üzgünüm, siyasi bir konuşma için erken [biliyorum]— ve o gerçek dünya gitgide karanlıklaşıyor. Zengin ve fakir, varlıklı ve imtiyazlı ile büyük şirketler ve onların sözcülüğünü yapan siyasetçiler ile geriye kalan herkesin arasındaki mücadelede biz sinemacılar, süslü ve ihtişamlı [bu akşamki gibi] anlara rağmen, hangi tarafta olduğumuzu biliyoruz. Ve biz halkın tarafındayız.”3

Adorno ve Horkheimer’ın karamsarlığına karşı Loach, sinemacıların mücadeleye taraf olabileceğini savunuyor sözleri ile. Muhafazakâr İngiliz hükümetinin temsilcileri, konuşmayı eleştirerek Loach’ın suçlamalarını meşru kıldılar bile. Sosyal devlet küçülürken kapitalizm olduğundan daha farklı bir canavara evriliyor. Bu süreçte Loach gibi sanatçılar, sistemin gözden çıkardıklarının yanında dursa bile onları ne kadar koruyabilecekleri konusunda Adorno hâlâ haklı çıkabilir. Geleceğin ne göstereceğini tahmin etmek zor, ama yegâne ipucu tek bir soruda gizli: İzleyici kimin tarafında?

1. Jean-Pierre Dardenne ve Luc Dardenne’in Two Days, One Night filmi de, benzer yalınlıkta bir sistem eleştirisi sunuyor.

2. “3 tours in Iraq, but no bailout for people like us.”

3. Loach’ın konuşmasının orjinali: “Films can do many things, they can entertain, terrify, they can make us laugh and tell us something about the real world we live in —sorry it’s early for a political speech— and in that real world it’s getting darker and in the struggle that is coming between rich and poor and the wealthy and the privileged and the big corporations and politicians who speak for them. The rest of us on the other side — filmmakers know which side they are on and despite the glitz and glamour of occasions like this, we are with the people.”

film, Hell or High Water, I Daniel Blake, Peyderpey, popüler kültür, sinema, Şebnem Baran