Amy Adams ve Jeremy Renner,
Denis Villeneuve’ün yönettiği
Arrival’da, 2016,
fotoğraf: Jan Thijs,
Paramount Pictures
Peyderpey
Arrival

Arrival’ı izledin mi?” diye sordu, bölüm arkadaşlarımdan biri. Popüler kültür soruları, “havalar da çok soğudu” yorumlarının günümüzdeki muadili oluyor zaman zaman. Ama bu sefer durum öyle değildi. Film ve medya üzerine çalışan arkadaşım çok beğendiği filmle ilgili bizlerin ne düşündüğünü merak ediyordu. Eric Heisserer’in yazıp* Denis Villeneuve’ün yönettiği filmin Amy Adams’lı ve Jeremy Renner’li afişlerini görmüş, ama hiç de ilgilenmemiştim. Zira iki oyuncu da ilgi radarım dışında kalıyordu. Arkadaşım, filmin çok iyi bir bilimkurgu olduğunu söyleyip filme ilham veren kısa hikâyeyi de övdü.

Babamın ‘kurgu-burgu’ diye tanımlamayı tercih ettiği bilimkurgu sevdiğim bir türdü. Kısa öykü okumayı da oldum olası severim. Filmi pas geçip, Ted Chiang’ın “Story of Your Life” [Hayatının Öyküsü] adlı hikâyesine bakayım diye düşündüm. Aynı gün, çok yakın bir arkadaşım da filmden söz edince biraz daha meraklandım. Arkadaşım öykünün PDF’sini de bulup yollayınca, ben de bir zahmet oturdum okudum.

Böylelikle, halihazırda devam eden dikkat dağınıklığımı yenecek akıcılıkta bir öykü ile karşılaştım. Chiang’ın öyküsü, ana karakterin kızına yazdığı bir mektup formatını izliyor. Farklı zamanlara atıfta bulunurken dilin yalınlığından da anlatıcının samimiyetinden de ödün vermemiş Chiang. Bir oturuşta okudum ve itiraf etmem gerekirse, çok uzun zamandır okumadan ziyade göz gezdirme eylemini andıran okuma deneyimimden farklı bir şekilde, her kelimeyi okudum. Tıpkı çocukken kitapları okuduğum gibi. Chiang, bilimsel teorilerden söz ederken konunun uzmanı olan karakterleri konuya çok da hâkim olmayan karakterlerle konuşturarak anlaşılır bir bilimsel akıl yürütme sunmuş. En önemlisi de, inandırıcılık ve gerçekçilik ögeleri arasındaki, bilimkurgu için elzem olan, o hassas dengeyi sağlamış.

Üstelik, öykünün temelindeki felsefi sorgulamaya paralel giden bir anlatımı var yazarın. Bir annenin kızına, onu dünyaya getirmeye karar verdiği ana ilişkin anlatmak istedikleriyle başlıyor hikâye. Geleceğe seslenen bir mektup gibi görünüyor anlatıcının yazdıkları ilk bakışta. Ama İngilizce farklı zaman çekimleri arasında hareket ediyor, ana karakter kızına anne rahmine düştüğü anı geniş zamanla anlattıktan sonra. Ve hikâyenin devamında gelecek zaman ve geçmiş zaman arasında gidip geliyor.

Dilbilimci Louise Banks, heptapod diye tasvir edilen uzaydan gelen canlılar ile iletişim kurmak için görevlendirilmesinden söz ediyor her şeyin başlangıcı olarak. Yedi uzuvlu bu canlıların dünyalılardan ne istediğini merak ediyor Amerikan hükümeti. Louise, öyküde önemli bir rol oynayacak olan fizik doktoru Gary Donnelly ve diğer bilim insanları da bunu öğrenebilmek için çalışıyorlar. Kısa zamanda heptapodların konuşma dili ile yazı dillerinin farklı olduğunu anlıyorlar. Chiang, ana karakterler Louise ve Gary dilbilimi ve fizik kuramlarını tartışırken ilmek ilmek örüyor öykünün sorguladığı konuyla bağını.

Louise, ışığın iki nokta arasındaki en kısa yolu izleyeceğini söyleyen Fermat prensibinden yola çıkarak “peki ışık yolu gitmeden en kısa yolu nasıl biliyor?” diye sorduktan sonra Chiang’ın farklı zaman çekimleri kullanması yavaş yavaş anlam kazanıyor. Sadece yazı ve konuşma dilleri arasındaki dizisellik ve doğrusallık farklılıkları belirginleşmiyor. Yazma ve okuma eylemlerinde diziselliğin farklı rol oynadığını hissettiriyor yazar. Alıştığımız kalıpları zorluyor. Flash-forward ya da flashback yaratmaktan ziyade, lineer olmayan, kırılma yaratmadan zamanı değiştiren bir akış kullanıyor zaman çekimlerini organik ve devamlı bir şekilde değiştirerek.

İlk anda bir garip gelen bu anlatımın amacı, Louise Heptapod B’yi anlamaya başladıkça daha dikkat çeker hâle geliyor. Dizisellik ve doğrusallığı İngilizceden, ve diğer tüm dünya dillerinden farklı olan heptapod dili aslında farklı bir zaman algısı ve mantık sistemine de işaret ediyor. Borges’e atıfta bulunarak geçmiş, şimdiki zaman ve geleceği içeren bir kitaba (The Book of Ages) sahip olmaya benzetiyor Louise bu farklılığı. Tıpkı Fermat prensibine göre, en kısa yolu izlemek için en kısa yolu —diğer bir deyişle bu kararı vermek için tüm yol varyasyonlarını— bilmesi gereken ışık gibi, heptapodlar da davranışlarının sonuçlarını görüp karar verebiliyorlar. Louise dillerini öğrendikçe, heptapodlar gibi kararlarının gelecekteki yansımalarını biliyor. Burada geleceği görmek veya olacakları sezmek değil, yalın olarak bilmek söz konusu.

Dilin algıyı belirlediğini öne süren Sapir-Whorf hipotezi ile açıklanan bu farkındalık, Louise’i öykünün en başında kızına seslenmeye iten büyük kararı da beraberinde getiriyor: Öleceğini, kaybedeceğini bildiği hâlde kızını dünyaya getirme kararını. Chiang’ın felsefi yorumu da burada belirginleşiyor. Kader ve özgür irade çelişkisi bambaşka bir platforma taşınıyor. Başlangıç ve varış noktaları belli ise ve biz bu noktaları bilip yargılamadan bu yolda yürümeye karar verirsek, bu kararı vermek de özgür irade göstergesi sayılabilir mi?

Louise’in sorusu felsefeciler için sıradan bir soru. Öyküyü özel yapan ise, Chiang’ın ana karakter üzerinden bu soruyu sorması değil. Hikâyesini yapısal olarak bu alternatif zaman algısı ile kurgulaması. Diğer bir deyişle, ana karakter ile beraber bize de bildiğimiz dizisellik ve doğrusallık kabulleri dışında okuma deneyimi sunması.

İşte bu yüzden, öyküyü okuduktan sonra sinema uyarlamasının aynı deneyimi sunabileceğinde dair büyük bir tereddüde düştüm. Okurken birkaç zaman çekimini birleştiren bir mektup hissi verip daha sonra bunun aslında alternatif bir zaman algısı olduğunu sezdiren bir anlatım görsel bir şekilde nasıl mümkün olabilirdi ki? Yazıda kaçınılan flashback ve flash-forward hissinden sinemada kaçınmak imkânsızdı. Filmi izlediğimde ne yazık ki haksız olmadığımı gördüm. Süreyi uzatmak için eklenen kısımlardan ve az değinilen bilimsel teorilerden bağımsız olarak, alışılageldik dizisellik ve doğrusallığın sorgulamasını birleştiremiyordu kurgu ve anlatım.

Marshall McLuhan, Understanding Media kitabında, yazılı kültüre geçişin doğrusal bir mantığı mümkün kıldığını iddia eder. ‘Sıcak medya’ kategorisine dahil ettiği filmlerde de doğrusallık ve diziselliğin kaçınılmaz olduğunu söyler. Bu anlamda, Denis Villeneuve’ün filmi Arrival, McLuhan’ı haklı çıkarıyor, ama Ted Chiang’ın öyküsü “Story of Life,” McLuhan’ın yazıya atfettiği doğrusallığa, başka bir yazı sistemi kurgulayarak meydan okuyor. Kurguladığı yazı sisteminin akış rotasını öyküsünün anlatımı ile eşleştirdiğinde de, minik bir Book of Ages çıkıyor karşımıza. Gözün yetmediği yerde, söz imdada yetişiyor ve okuyanın damağında çok özel bir ‘kurgu-burgu’ tadı kalıyor.

* Katıldığım bir söyleşide, bir senarist ödül törenlerinde kimsenin yazarlara teşekkür etmediğinden sitem etmişti. O günden beri senaristi atlamamaya çalışıyorum.


{Fold içindeki fotoğraf: Arrival, Jan Thijs/Paramount Pictures, 2016}

Arrival, Denis Villeneuve, film, Peyderpey, Story of Your Life, Şebnem Baran, Ted Chiang, uyarlama