Füsun Onur, “Aynalı Labirent”,
2014 (maket: 1972), 
sergi görüntüsü: “Aynadan İçeri”,
2014, Arter, İstanbul; 
(fotoğraf: Murat Germen) 
Arter’in izniyle
“Pek Çok Şey”in
Mekânı Olarak Ayna

“...Hangi enayi onu hangi zamanda icat etmişse etmiş; saçımızı taramak, suratımızda kara var mı diye bakmak, burnumuzu silkerek biraz sümük kalmış mı diye göz atmak, yahut da,
— Ulan! Benim gözlerim fena değilmiş e! Hele şu ağzımın kenarına inen çizgiye bak! Vay anasını!... İfade veriyor suratıma! Şu karılar da erkekten anlamıyorlar vesselâm...
Diyebilmek için işe yarar. Her nevi kendi kendine konuşmaları istediğimiz kadar ayna vesilesiyle uzatabiliriz. Aynaya bir genç kız baktırır. Bir erkek düşündürtür. Kendi kendine vurgunlara ayna öptürür. İhtiyarlara ölüm, tabut, kefen gösterir, veremlilere korkunç ateşlerinin ışığını gözlerinde yakarız. Aynaya düşman kesilmek, onunla dost olmak da mümkün. İnsan isterse pekâlâ bir aynayı kırma sebebini felsefeye, edebiyata, ruhiyata, tıbba, sinire yükleyebilir...”

Sait Faik Abasıyanık, Plajdaki Ayna

Ayna/ayine; eşyayı, yani şeyleri aksettiren sırlı cam. Büyük bir tanım olarak tınlıyor kulağa. Hâl böyle, şeylerin bir çeşit temsili olunca, Sait Faik’in dediği gibi, sanki felsefeyi, edebiyatı, ruhiyatı, tıbbı, … , pek çok şeyi kendi bünyesine kabul edebilir bir nesne gibi çıkıyor karşımıza ayna. Sanki aksettirme özelliğini veren ince sır katmanı, aynanın yüzeyinden yayılan gizemli bir tılsımı etrafına salıyor. Eş ama ters, var olan ancak ulaşılamayan, derinlikli ancak yüzeyden ibaret bir görüntünün mekânı olarak ayna, insanın isterse yükleyebileceği atıflar için günlük hayatın içinden bir nesne olmakla ilgi çekiyor. Öyle ki, odada, banyoda, asansörde; bazı arabada, otobüste; bazı koyu zemin üzerindeki yansımada pek çok kereler kendimize maruz kalır ya da —daha hafif bir ifadeyle— kendimize, bulunduğumuz ortama rastlarız. Bu kendimize dıştan yönelen bir gözün gördüğünü —en azından bir benzerini— yakalamak, kendimize fiilen mesafelenmek gibidir biraz da. Nitekim ayna, mesafelenmenin de etkisiyle belki, dilimize sıklıkla nesneden çok bir özne olarak yansır; bu eş ama ters görüntü, insana sanki kendinden başka bir öteki olarak görünür; o dost ya da düşmandır ve ona küsülebilir. Tıpkı suda gördüğü kendi yansımasını, kendinden başka bilip ona aşık olan Narkissos gibi, ya da odanın içindeki sıradan hayatından aynadaki ters görüntü aracılığıyla çıkıp maceralara dalan Alice gibi, ona bakan için sıklıkla kendisi gibi ama kendisi olmayan bir öznedir. Tuhaftır ki, ayna evresinden1 (6–18 ay) önce kendi bedenini parçalanmış bir beden olarak algılayan çocuğun, aynada gördüğü görüntüyle uzuvlarını bütünleştirmesi ve bütünlüğünü anlamasının birleştirici etkisinin aksine ayna, aynı zamanda zihinsel bir yarılmanın, ikinci bir benin cisimleşmesinin de olanağıdır. Ayna, kimi zaman da gözle görülemeyen ama ancak aynadaki yansıması ile görülebildiğine inanılan şeytani ruhlar için bir mekân olur, bu nedenle bakanın arkasında belirecek kötücül ruhları mekânsız kılmak için, yüzeyi siyah bir örtüyle kaplanır. Öyle geliyor ki, şeyleri aksettiren bu sırlı cam, fiziksel mekânı aksettirirken ona saklı zihinsel, ruhsal ekler yapıyor; sıklıkla da aksi yönde bir akisle; parlak yüzeydeki benzer görüntü içinde benzemez, çelişik olanı da yüzeye çıkarıyor; tüm derinlikler bir yüzeyde buluşunca, derinlikte kaybolan, ya da derine itilen bir şeyler yüzümüze vuruyor; belki hoş, belki nahoş bir şeyler.

Evet, insan isterse bu sırlı cama pek çok şey yükleyebilir.

1. Lacan’ın ayna evresi kuramına göre, 6–18 ay arasındaki çocuk, kendi imgesinin ayna yansıması aracılığıyla kendisini, öncesinde parçalanmış bir beden olarak algılarken, uzuvlarını birleştirerek bir bütünlük olarak kurmaya başlar.


{Fold içindeki ayrıntı: Caravaggio, “Narcissus”, 1557 (kaynak: Wikimedia Commons)}

ayna, ayna evresi, mekân, Melek Kılınç