Fil Hafızası
Peçetelik Fil

Hollanda’da Scheveningen adında bir sahil kasabasına gitmiştim. Sahil kasabası derken, hâliyle Kuzey Denizi sahilinden bahsediyorum. Altı üstü gri, bulanık, dalgalı bir deniz, ama mis gibi de rüzgârlı bir hava. Kasabanın ismi şöyle okunuyor; [ˈsxeːvənɪŋə(n)]. Hollandalılar İkinci Dünya Savaşı sırasında bu kelimenin ilk hecesini düzgün telaffuz edemeyenlerin Alman ajanı olduğunu anlayıp hemen alınlarından vuruyormuş. Bu denli Hollanda gırtlağına uygun bir ses yani.

Bir dönem üniversitedeki workshop organizasyonlarında epey birlikte çalışmışlığım vardır Hollandalılar ile. Her konuyu sonuna kadar ince ince tartışıp, seni iyice bayıp, sonra da gene bildiklerini okurlar, gibi bir izlenimim var kendileri hakkında. Ne de olsa, ikna etmek için tartışmak, tipik bir batılı davranış türüdür.

Kuzey Denizi’nin hırçın dalgalarına dyke’larla [set, bent] direnip, kendilerine deniz seviyesinin altında yaşanabilir ve ekilebilir topraklar yaratarak, “Tanrı dünyayı yarattı, Hollandalılar Hollanda’yı yarattı” deyişini haklı çıkartan bu milletin inadına şaşmamalı. Ayrıca çok da misafirperverliklerini, arkadaş canlılıklarını görmüşümdür doğrusu. Basit, işlevsel ve sade bir mimari, bol baharatlı Endonezya yemekleri, hayatta ilk defa gördüğüm deli bozuk drag queen show, hüzünlü, yağmurlu kanallar, ara sıra bulutların arasından çıkan yatık Vermeer ışığı iyi gelmişti bana.

Hollanda’dan Arzu’nun getirdiği çok sevdiğim bir filim var. Turkuaz rengi seramik, kulakları kırık. Evimizde, her dönem sonu yaptığımız öğrenci partilerinden birinde, yere düşüp kulakları kırılmıştı. Evde kırık eşya tutmayı sevmem, ama onu atmaya kıyamadım doğrusu. Aslında biliyorum ki, kırık eşya bir miktar uğursuzluk getirebilir, neme lazım.

Batıl inançlarım olduğu doğrudur. Bu konuda çocuklar tarafından aşağılanıyorum. Ama onlara kalsa astroloji bile saçmalık zaten. “Merkür geri giderken yeni bilgisayar alamazsınız” gibi, haklı uyarılar yapınca kızıyorlar bana. Dayılarına çekmişler. Ah şu bilimseverler. Hayal güçleri kuvvetlidir halbuki. Ağabeyim Ahmet, 30 sene önce Amerika’dan Stanford’dan döndüğünde bize heyecanla saçma sapan teknolojik bir şeylerden bahsetmişti. Yok öyle bir sistem varmış ki, sözde herkes evinden televizyonla bağlanıp dünyanın öteki ucuyla iletişim kurabilecekmiş de, yok bu bir devrimmiş de, yakında her yere yayılacakmış da, faso fiso. Ev telefonuyla anca denk gelirse uzaktakilerle konuşabilen normal insanlar olarak, bu zırvalara inanmadık tabii ki, ama “hı hııı” diye dinledik biz. Aynı saygıyı beklemekte haksız mıyım? Bence haklıyım, Jüpiter’i takipteyim.

Bütün batıl inançlarımla eve doldurduğum nazar boncukları, dreamcatcher’lar, dünyanın envai çeşit köşesinden gelmiş, bereket getiren, kötülük kovan ıvır zıvır yanında, fil takıntımın fillerin uğurlu oldukları inancıyla bir ilgisi yok ama. Gene de bu amaçla yapılmış çok fil bana hediye olarak gelmiştir.

Kulakları kopuk fil 
- Malzemesi: Porselen 
- Geldiği yer: Delft, Hollanda 
- Getiren: Arzu 
Ozan’ın annesinin filleri 
- Malzemesi: Keçe, kumaş, püskül, boncuk 
- Geldiği yer: Çengelköy, İstanbul 
- Getiren: Ozan 
Nazarlık fil 
- Malzemesi: Porselen 
- Geldiği yer: Bodrum 
- Getiren: Annem 
Peçetelik fil 
- Malzemesi: Ahşap 
- Alındığı yer: İstanbul 
- Getiren: Oya 
(fotoğraf: Işık Kaya)

Filden güzel hediye olur mu? Üstelik inansak da inanmasak da, güzellikleri yanında bonus olarak uğur da getiriyormuş. İşlevsel diyebiliriz yani. Hediyelik fillerde uğur getirme dışında, anahtarlık, mumluk, kalemlik, sabunluk, çaydanlık, peçetelik olma gibi işe yararlık durumları da söz konusu. Elbette hepsinden var bende. Öncelik işlevleri değil, her zaman fil olmaları; fil çaydanlığın aslında çaydanlık fil olması gibi yani. Bunların içinde Oya’dan çok zaman önce gelen el oyması ahşap peçetelik filin yeri önemli. Küçükken yaptığımız peçete koleksiyonunu hatırlatıyor bana.

Eskiden çocuklar arasında pek revaçta olan bu koleksiyonu Ayşegül ve Zeyno ile birlikte üç kız kardeş ortak yapardık. Tamamen farklı tellerden çalan bizler için beklenmedik bir ortaklık durumu. Aslında galiba ayrı ayrı başlamıştık da, radikal bir stratejik kararla, o zamanlar her hafta mutlaka yapılan anneler, teyzeler ‘gün’lerinde tek peçete isteyelim diye birleştirdik koleksiyonu. Bu glüten bilincinden çok uzak ‘gün’ler, aynı zamanda eskilerin konvansiyonel yöntemlerle iletişim kurduğu ortamlardı. Herkes kendi iletişim ağı dışında olan bitenden haberdar, bir anlamda update edilirdi. Ülkede kıyamet kopsa aksamayan bu etkinlikte evsahipliği sırası geleni bir telaş alır, illa ki yeni tarifler bulunur, karbonhidrat tüketimi tavan yapar, gülünür, ağlanır, “çok hafif olmuş şekerim” yorumları ve en önemlisi farklı desenli peçeteler sofrayı tamamlardı. Kısacası peçete kaynağımız tükenmezdi.

Akıbetini maalesef bilemediğimiz ve nadide örneklerle dolu koleksiyonumuz tarihe ‘püçüçtüç’ koleksiyonu olarak geçmiştir. Sebebi, peçeteleri sakladığımız kutunun üstüne ismini hazır etiket harflerle yazarken, E harfi kalmadığı için 3 rakamını ters olarak kullanmamızdır. ‘Püçüçtüç’ koleksiyonu, koleksiyonerliğimin ilk temel taşıdır.

batıl inanç, Fil Hafızası, Hollanda, İpek Yürekli, koleksiyon, peçete koleksiyonu