Pazar Sekmeleri:
Metro

Rapid Transfer [hızlı taşımacılık], metropoliten/kentsel alanlarda yüksek kapasiteli yolcu taşıma sistemlerine verilen genel isim. Diğer toplu taşıma araçlarından en önemli farkı, diğer trafik araçları ve yayalarla güzergâhının hiç kesişmemesi. Dolayısıyla, söz konusu kesişmelerin aşılabilmesi için çoğunlukla tüneller ya da viyadükler/yükseltilmiş hatlar kullanılıyor, ancak sistemin —genelde varsayıldığının tersine— ‘metro’ olması için yer altında olması zorunlu değil. Bu daha çok bir isimlendirme meselesi: ABD’de sistem genellikle subway olarak adlandırılırken, İngiltere’de underground tercih ediliyor. Metro ise, Anglosakson dünyasının dışında daha çok kullanılıyor; sözgelimi Paris ve İstanbul’un ‘metrosu’ var. Ama tam da böyle değil: Sözgelimi İngiltere’nin kuzeyinde hem metro var (Tyne and Wear Metro), hem de subway (Glasgow Subway) ya da ABD’de metro da var (Washington DC ve Los Angeles). Almancada ise U-Bahn var. Yükseltilmiş hatlara ise ABD’de elevated, el ya da basitçe L denirken, Almanya’da Hochbahn deniyor. Metro sistemleri genellikle, araları kısa mesafeli şehiriçi ulaşımını kapsıyor, şehirdışı banliyölere istasyon mesafeleri daha uzun, ve daha hızlı çalışan trenler (S-Bahn) ile ulaşılıyor. Kimi zaman bunların tamamına bir kentin ‘metro’ sistemi adı verilirken, kimi zaman ayrı sistemler olarak isimlendiriliyorlar. Ama her durumda, hızlı taşımacılık sistemiyle, diğer raylı sistemler ve toplu taşımacılık sistemleri arasında bir entegrasyon öngörülüyor. Belirtmek gereksiz, sistemlerin ve araçların hiçbiri diğerinin yerine geçemiyor, her birinin diğerinden farklı bir işlevi olduğunu unutmamakta yarar var.

İlk metro hattı, Londra’da 1863 yılında kullanıma açılıyor; New York’ta ise 1868’de ilk hat bir L olarak 9. Cadde (Ninth Avenue El) boyunca işletilmeye başlıyor. 1875 yılında açılan İstanbul’un Tünel’i ise dünyanın en eski ikinci kentsel yeraltı raylı taşımacılık sistemi ve bir füniküler. 20. yüzyıl başından itibaren metro sistemleri metropollerden başlayarak bütün büyük kentlere yayılıyor.

Rakamlar ve sıralama/yarış dünyasına uyarak, biz de ‘büyük’ rakamları aktaralım: Şu an dünyanın en büyük hızlı taşıma servis sağlayıcısı New York Toplu Taşımacılık Kurumu; New York metro sistemi 1.355 kilometre ray uzunluğuna dağılmış 469 istasyondan oluşuyor. En uzun güzergâh ise, 1993 yılında işletilmeye başlanan Şanghay metrosuna ait. En çok yolcu taşıyanlar ise, sırasıyla: Tokyo, Seul, Moskova, Pekin ve Şanghay. Kent nüfusu ve güzergâh uzunluğu oranı ile hesaplanan yoğunlukta ise Madrid en yoğun çalışan metro sistemine sahip: 294 kilometreye 6,55 milyon.

Tıpkı daha eski raylı sistemler ve özellikle lokomotiflerde söz konusu olduğu gibi, metro sistemlerinin de meraklıları ve meraklıların tabii ki web siteleri var. Bunlardan üçü ilginç. İlki Metrobits, 2004’ten bu yana dünyanın dört bir yanındaki metro sistemlerine ilişkin hemen her türlü verinin (kullanılan fontlardan metrolu filmlere kadar kadar) derlendiği, hafif çatlak bir web sitesi. The Subway Page ise, kendi topladığı veriyi de içermekle birlikte, daha çok dışarıya link veren ve toplamında en az ilki kadar çatlak ve hayli eski usul bir ‘portal’. Üçüncüsü ise, ilk ikisi kadar zengin değil, belki de bu nedenle farklı kentlere yolculuk yapanlar için daha işlevsel. Metro sistemi bulunan tüm kentlerin metro haritalarına ve sistem hakkında genel bilgilere kolaylıkla erişilebilen bir site: UrbanRail.

The New Inquiry’deki kısa biyografik nota göre Londra’nın yoksul arka sokaklarında çöpten bayat panini ve artık humus yiyerek ve sokakta uyuyarak büyüyen Laurie Penny, kentinin nabzını tutuyor: “Resmi yüze boş verin —boş verin Olimpiyat Parkı’na, London Eye’a ya da Buckingham Sarayı’na—, eğer bu kentte yabancı iseniz, onu görmenin/tanımanın bir günü yolculuk yaparak Londra metrosunda geçirmekten daha iyi bir yolu yok. Bu, Belediye Başkanı Boris [Johnson] başkentin en yoksul insanlarını toplu taşımadan tamamen uzaklaştıran fiyatlandırmayla bilet ücretlerine zam yaptığı için, şimdi daha pahalı. Ne var ki o yine de burada, kendi kuralları, kendi iklimi, tünellerinden esen sıcak rüzgârları, dönüşümlü ve cafcaflı reklamlarıyla aşağıdaki garip öteki dünya; kentin yüzeye en yakın atan hayat enerjisi, işte burada. Bir yerin nabzı, bağırsak cidarlarından daha iyi nereden tutulabilir ki?

Kamusal mekânlar ve toplu taşıma araçları, modern korku/gerilim hikâyelerinin hem olağan hem de üretici mekânları. Öte yandan, korkular sadece kurgu hikâyelerde kalmıyor. Romancı Haruki Murakami’nin Underground: The Tokyo Gas Attack and The Japanese Psyche kitabı 1995 yılında Aum Shinrikyo tarikatının Tokyo metrosunda gerçekleştirdiği sarin gazı saldırısı hakkında ve bir sözel tarih metni. İnsanın ve genelde toplumun bir anlamda ‘yeraltını’, kolaylıkla ortalıkta görünmeyen yönlerini yazan Murakami, bu kitabında Japon toplumunun ve Tokyo’nun ‘yeraltına’ bakıyor. Hiç ikna edici olmayan altbaşlığına karşın (bir toplumun bütünsel bir ‘ruhu’ var mıdır gerçekten ya da diyelim ki var, söz konusu ‘ruh’ tek bir olayla açığa çıkar mı?), kitap saldırının kurbanları, akrabaları/tanıdıkları ve saldırganlarla yapılan röportajlarla her bireyin somut ve tikel indirgenemezliğine yoğunlaşıyor. Giderek altbaşlığın bir yanlış seçim dahi olduğu söylenebilir; metnin biz ve onlar ya da iyiler ve kötüler mutlak ayrımının imha edilmesini amaçladığı söylenebilir. Diğer bir Murakami teması olan gündelik hayatın sıkıcı sabah rutini içinde betimlenen kurbanlar ve saldırganlar, kitapta Tokyo metro sisteminin olay günü kullandıkları hatları üzerinden organize oluyorlar. Tokyo metrosu, taşıdığı yolcuları başka bir biçimde daha organize ediyor; Hong Kong’da yaşayan Michael Wolf’un “Tokyo Compression” dizisi ise bu sıkışmaya yoğunlaşıyor.

Michael Wolf’un
“Tokyo Compression” dizisinden

Pek çoğumuz için, tüm toplu taşıma araçlarında olduğu gibi, metroda da sabah akşam geçirilen zaman, çalışma gününün bize tanıdığı ‘özel’, gerçekten kendimize ait tek zaman dilimi. Belki metronun zaman-mekânı diğerlerine göre biraz daha konforlu. Bu da sahip olabildiğimiz konfor. Acıklı. New York Toplu Taşımacılık Kurumu bu zaman-mekânın biraz daha canlı ve iyi kullanılması için Penguin Random House yayınevi ile Subway Reads isimli bir program oluşturdu. Geçtiğimiz yaz 175’e ulaşan ve sayısı giderek artan metro istasyonunda ücretsiz wi-fi bağlantı sağlanıyor. Telefon ya da tableti ile Subway Reads web sitesine ulaşan metro yolcusu, kat edeceği durak sayısına uygun okuma sürelerine göre (10, 20, 30 dakika) kategorize edilmiş kısa hikâye ya da kitap parçasını cihazına indirerek okuyabiliyor. Her zaman olduğu gibi arada, kararsız kalıyoruz: Bir yandan nefis bir servis. Öte yandan, hayatımızdan bize kalan özel zaman-mekânın metro zaman-mekânı ile sınırlı kalmasını sürdürmekten başka ne işe yarıyor diye sormaktan kendimizi alamıyoruz. Ama Murakami’nin dediği gibi, hiçbir şey siyah beyaz değil. Başlangıç olarak aşağıdakiler ile başlardık okumaya, tabii siz daha iyi bilirsiniz:

City of God, E.L. Doctorow, 16 dakika.
Open City, Teju Cole, 20 dakika.
New York Triology, Paul Auster, 52 dakika.
Summer Crossing, Truman Capote, 17 dakika.
The Murders in the Rue Morgue, Edgar Allan Poe, 17 dakika.

Bir de metroda okunamayacak kitaplar var. Utanmamıza yol açacak açık saçık konuları olduğu ya da ‘zor’ oldukları için değil, daha çok onları metroda okumamıza yetecek fiziksel kondisyona sahip olduğumuza inanmadığımız için. Bu romanları okuyabilmek için önce Jørgen Peter Müller’in tedrisatından geçmemiz gerekiyor: “10 Giant Translated Novels That Make A Mockery Of ‘Subway Reading’: A Work-Out For Your Biceps And Your Mind.

New York metrosu pek çok açıdan en çok çalışılmış, hakkında en çok yazılmış toplu taşıma sistemi gibi görünüyor. Kent tarihi, kentsel coğrafya, teknoloji tarihi ve genel olarak kültürel üretim bağlamında New York metrosu eksenli iyi bir akademik kitap: Underground Movements.

Kimileri için ise New York metrosu dünyanın en ‘uzun’ sanat galerisi. Metro sistemi içinde yer alan sanat işlerini görmeyi arzu edenler Darryl Riley’nin “New York Subway Art Tour” rehberli tur hizmetinden yararlanabiliyor.

MTA-Art for Transit” programı kapsamında üretilmiş çoğu kalıcı 300 civarında eserin en popüler olanlarından Tom Otternes’in “Life Underground”unun 90’ların sonunda başlayan yapımı 10 yıl sürmüş. 130 bronz heykelden oluşan heykel serisi 14 St /8 Av istasyonuna yayılmış durumda. Sanatçı metronun 19. yüzyıldaki inşa sürecinde yaşanan rüşvet siyasetinden ilham almış. Kapitalist sistemin eleştirisi için belki de ideal bir bağlam. Seride yer alan karakterler (mavi yakalılar, beyaz yakalılar, radikaller, zenginler, polisler ve hayvanlar), 2015 yılı hafta içi günlük yolcu ortalaması 45.253 olan istasyonda şüphesiz yalnız değil.

“‘Life Underground’ , Tom Otterness”,
süre: 02:33

Documerica, Birleşik Devletler Çevre Koruma Ajansı’nın, çevre sorunlarını belgelemek ve gündeme taşımak için 1970’lerin başında geliştirdiği bir fotoğraf projesi. Aralarında pek çok ünlü ismin de bulunduğu bir grup serbest fotoğrafçı ve gazetecinin davet edildiği proje, ABD’nin kumsallar, dağlar, çayırlar benzeri doğal zenginlikleri ve kaynaklarının yanı sıra küçük kasabalar, kentsel çevreler ile buralardaki gündelik hayat, gençlik kültürü; çiftlikler, çiftçiler, madenler, fabrikalar, işçiler, sanayi bölgeleri ve giderek kentsel atıklar, kirlenme, hava ve su kirliliği gibi konulara yayılan anıtsal bir proje. Artık zengin ve mutena New York’ta görülmeyen ve muhtemelen bir daha da görülemeyecek grafitili New York metrosu ise, proje bağlamında Erik Calonius’un çektiği fotoğraflarda saklanacak.

New York belediye başkanlarının grafiti ile mücadelesine 1984’te MTA Başkanı olan David Gunn’ın “Temiz Tren” programı ile çözüm bulunmuş ve grafiti bir ölçüde devam etse de 1989 yılı belediyenin grafiti zaferi olarak tarihe geçmiş. Hikâyesi 99% Invisible’da Roman Mars’ın “Clean Trains” başlıklı podcastinin konusu.

Bruce Davidson’un 1980 tarihli “Subway” serisine de bakınca insan günümüzün New York metrosu yolcularının, kızgın da olsa muazzam hayat enerjisi dolu bir arka plandan yoksun seyahat ettiklerine ikna oluyor.

Writers Madrid TV ise Madrid, Bükreş, Lizbon gibi Avrupa şehirlerinin metrolarındaki grafiti çalışmalarını belgeliyor.

“BUCAREST/CHAPTER.01”, 03:41

Metro sistemlerinden söz edip, Viyana ve Otto Wagner’den söz etmemek olanaksız. Viyana da, Otto Wagner de bir türlü gerçekleşemeyen ‘zaferin’ işareti olarak yerlerini bulur olağan mimarlık tarihi anlatılarında. Bir yandan türlü avangard pratiğin kentsel mekânıdır Viyana, bir yandan da çökmekte olan monarşinin. Monarşi çöker çökmesine, ama mimarlık tarih anlatıcılarının beklediği yeni ‘düzen’, yeni form, diyelim ki CIAM’ın kenti de ortaya çıkmaz. Aynı perspektif Wagner için de geçerlidir; Viyanalı mimarın tüm üretiminden ayıklanıp her ortalama mimarlık tarihi kitabında kullanılan Posta Tasarruf Bankası iç mekânı ve dolayısıyla kuşkusuz mimarı da, neredeyse Le Corbusier beyazı olacakken olamamış bir mekân ve mimar olarak sunulur. Beklenti, tarihin zorunlu olarak akmakta olduğu bir final sahnesine ulaşmak olduğunda, o yol üzerinde konumlandırılamayan ürünler ve aktörler de görülmez, kitaplardan çıkarılır. Mimar ve kentsel tasarımcı Otto Wagner, 1898 yılında işletmeye alınan Viyana’nın metro sisteminin tasarımına katılır ve sadece Viyana’nın değil, 20 yüzyılın en ilginç bir dizi ulaştırma yapısı ve strüktürüne de imza atar. Eğer Viyana’ya yolunuz düşerse, metronun Wagner döneminde inşa edilen Art Nouveau kısmında yapılacak bir yolculuk kaçırılmamalı. Viyana Müzesi web sitesinde Karlsplatz ve Hietzing istasyonları için hazırlanmış iki video mevcut. Avusturya’daki toplu taşıma sistemini belgeleyen Andrew Nash’ın Flickr hesabı da dikkate değer.

Otto Wagner, Karlsplatz istasyonu
(fotoğraf: Thomas Wolf, CC BY-SA 3.0 de,
kaynak: Wikimedia Commons)

Metro haritalarının da takibi zor olsa da ilginç bir tarihi var. Harry Beck’in Londra metrosu için tasarladığı ikonik diyagram Birleşik Krallık’ın en önemli görsel iletişim ürünlerinden sayılıyor. Beck, Paris metrosu haritası üzerinde de çalışmış ama 45 derecelik açılar, duraklar arasında eşit aralık ve topolojik niteliklerin dikkate alınmaması durumu Paris’e uygun bulunmamış. Beck bugün yaşasaydı Paris dahil dünyanın metro haritalarına bakıp kendi tasarım ilkelerinin izlerini hepsinde görebilirdi.

Massimo Vignelli’nin 1972 NY metro haritası da şematik nitelikleriyle kullanıcılardan hayli tepki almış. Şeylerin yerli yerinde olmaması bir yana denizin bej rengi olmasını kabullenmek herkese zor gelmiş. Yıllar içinde pek çok kere revize edilen haritanın şu anda dünya metro haritaları arasında garip bir yeri var. Bir tür diyagram olsa da arka planında coğrafi göndermeler ve sadeleştirilmiş bir kent planı bulunuyor.

New York Metro haritası,
Massimo Vignelli, 1972
(kaynak: “Designer Massimo Vignelli Revisits and Defends His Iconic 1972
New York City Subway Map

Yakın dönem Moskova metro haritasını tasarlamış olan tasarım grubu Art. Lebedev Studio web sitesindeki arşiv ise büyük bir metro sistemi için yapılan çalışmaların kapsamı hakkında hayli bilgilendirici: tasarım süreci, üretilen haritaların kullanımda görüntüleri, hat haritalarının detayları, gelecek projeksiyonu vs.

Subway, Luc Besson’un 1985 yılında çektiği üçüncü filmi. Daha sonraki yıllarda, ticari olarak daha da başarılı olmasını sağlayan tüm anlatı ve biçim ögeleri Subway’de de mevcut. Yine de, Subway diğerleri ile kıyaslandığında çok daha çekilebilir bir filmdi, ya da biz öyle izlemiştik. Bunun hem Besson ve oyuncularının genç çekicilikleri ve naiflikleriyle hem de filmi seyreden bizlerin gençlikleri ve gri bir dünyadan kaçma eğilimiyle ilişkisi kurulabilir kuşkusuz. Ama bugün, asıl gerekçenin belki de filmin ‘esas’ karakterlerinden birinin Paris metrosu olma olasılığı da aklımıza geliyor.

“Subway Trailer”, 1985, süre: 02:01

Gürültüsüne ve idrar kokusuna rağmen Paris metrosuna aşık olup terk edilmiş, inşası bitirilmemiş veya hiç açılmamış metro istasyonlarını, bağlantı tünellerini ve başka gizli saklı köşelerini keşfedilmek için sınır dışı edilmeyi göze alan ds’in dediği gibi canlı bir sistemin içinde olmak başka. “Demolition of the Paris Metro” başlıklı metninde, metronun bir maceraya nasıl dönüşebildiğini güvenlik görevlilerinden saklanarak çektikleri fotoğraflarla anlatıyor.

Neil Freeman’in Şanghay’dan İzmir’e metro sistemlerini aynı ölçekte karşılaştırma imkânı sunan şemalarını hiç şüphesiz kent büyüklükleri bağlamında okumak mümkün. Öte yandan topografyanın ya da belediyelerin maddi güçlerinin de fark yarattığını tahmin etmek zor değil. Laurie Penny’den yukarıda aktardığımız gibi, metro kullanabilmek dahi giderek bir ekonomik ayrıcalığa dönüşüyor. Dolayısıyla, ironik bir biçimde metro ağları da, dünya yoksunlarının giderek koptuğu, dahil olamaz olduğu küreselleşme ağlarına eklemleniyor.

Martin Kippenberger, Metro-Net Siros girişi (kaynak: Metro-NeXt)

Harika provokatör Martin Kippenberger de, yoksunları hiçbir yere çıkarmayacak, küresel bir yok-metro ağının ‘olanaksız’ giriş-çıkışlarını ve gerçekten sıcak hava üfleyen baca gibi ıvır zıvırlarını dünyanın orasına burasına, en olmadık yerlerine dağıtmayı amaçladığı işine Metro-Net adını veriyor. Proje, Kippenberger’in 1993 yılında Yunanistan’ın Siros adasına bir Metro-Net girişi yerleştirmesiyle başlıyor. Daha sonra, 1995 yılında Kanada Dawnson City West’te ikinci girişi gerçekleştiren Kippenberger, Siros’takini beton, Kanada’daki girişi ise ahşaptan inşa ederek yerel mekân üretimi alışkanlıkları ve iklimi göz ardı etmeyen ‘hassas bir mimarlık’ örneği de sergilemeyi ihmal etmiyor. Hayattayken son Metro-Net işini 1997 yılında 10. Documenta’da gerçekleştiriyor. 1997 yılında ölen Kippenberger’in Metro-Net projesine ölümünden sonra da devam ediliyor.

Metro-Net birlikte yaşamayı öğrenemeyen biz dünyalılar için belki de en çok şey söyleyen metro sistemi. Kim bilir belki gelecekte Kippenberger’in metro girişlerinin bağlandığı çıkışlar inşa edilebilir.

grafiti, harita, hızlı taşımacılık, Manifold, metro, Pazar Sekmeleri, şehir, toplu taşıma