Bazı Stack dergileri
(fotoğraf: Manifold)
Pazar Sekmeleri:
Indie Dergiler

1.

Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı, Ferhan Şensoy ve Ortaoyuncular’ın bir tiyatro oyunuydu. Oyun kabaca, metalaşmanın iki farklı biçimi ve seviyesinin karşılaşması olarak okunabilir. Metalaşmanın süpermarket versiyonu büyük sermaye ve şirket demekti. Süpermarkette satılan metalar, sözgelimi kaşar peyniri, çok miktarda seri üretilmiş, üretim süreci ve raf ömrünün uzatılması benzeri kaygılarla bakkal kaşarından hayli uzaklaşmış ve ama daha standart lezzete sahip, dolayısıyla birbirlerine tat olarak çok benzeyen ama çok farklı olduklarını iddia eden üç-beş markanın, plastik ambalajlı, benzer ve standart gramajda paketleri ile sunulan lastik gibi bir nesnedir. Bakkalda ise, bir, hadi zengin mahalle bakkalı olsun, iki teker kaşar bulunur. Bu tekerin bakkal dükkânında karşılaşılan aktüel hâli, tekerin bakkala geliş tarihi ve sizden önceki kaşar peyniri satış trafiğine bağlı olarak özgül bir kesime ve boyuta sahiptir. Müşteri parasına/ihtiyacına göre bir miktar söyler, bakkal da tekerden keserdi. Satın alınmak istenen kaşar miktarı az ve bakkal da huysuz biriyse, biraz surat yapardı. Ama o kadar da olurdu.

Bakkal kaşar tekerini, mandıra irisi küçük bir şirketten ya da bunların arasında aracılık yapan bir küçük tüccardan satın alırdı. Kaşarın kalitesi, daha çok mandıraya bağlı ve kısmen de bakkalın saklama yeteneği ile doğru orantılıydı. Fiyat ve kalite ilişkisi her zaman doğrusal değildi; evet, Bebek’te fiyatlar her zaman Zeytinburnu’ndan pahalıydı, ama aynı şey kalite için her zaman söylenemezdi. Üstelik, hemen hemen her yerde bakkalda deftere yazdırmak diye bir durum vardı. Tamam, ay sonuna doğru eski filmlerden hatırlanan bakkaldan saklanma sahneleri yaşanabilirdi; yine de bakkalın görmezden gelme ya da sevdiği bir müşterisini kayırma ihtimali her zaman vardı. Süpermarket de borç kabul eder kuşkusuz, ama bu çok daha corporate bir borçtur: kredi kartı. Kemal Sunal’ın sokakta bakkal tarafından sopayla kovalanması, ‘disipline’ edilmesi benzeri görüntülere yol açmaz kredi kartı, ama çok daha örtük, istisnaya asla izin vermeyen ve öznesi elinde sopayla kovalayan bir bakkal gibi hemen teşhis edilemeyen, öznesi belirsiz bir kontrol sistemidir. Üstelik bakkal, benzer bir biçimde edindiği ve sattığı fırın ekmeği arasına kaşar koyarak yarım ekmek kaşar yapardı; soğuk Cola ile içilirdi. Küçük güzeldir. Daha doğrusu güzeldi; metalaşmanın artık sadece süpermarket versiyonu var. Ne var ki, bu da biraz farklılaşmış/dönüşmüş bir süpermarket versiyonu; süpermarket v.2. Süpermarket v.1 bakkal ile birlikte var olan bir sürümdü. Yüz yıldan uzun bir süre önce ortaya çıkan v.1, sözgelimi, Manhattan’da yukarıda betimlenenden pek de farklı bir bakkal olmayan Dean & DeLuca ile birlikte var oluyordu. Süpermarket v.2 ise, bakkalları yutmaktan/yok etmekten ibaret değil, o Dean & DeLuca benzeri kimi bakkalları pazarın [market] indie ya da niş olarak betimlenen bir parçası hâline dönüştürdü.

2.

Yayın dünyasının, ana akım medya olarak tanımlanabilecek v.1 sürümünün, satış ve baskı rakamları milyonlarla ifade edilen markaları yine yüz yıldan uzun bir süredir var. Yine aynı sürümün ‘kahraman bakkalları’ da var kuşkusuz. V.1’de bakkalları süpermarketten farklı kılan ne bağımsız olmaları ne de pazarın herhangi bir nişine satış yapmaları. Unutmamak gerekir ki, hâlâ meta üretimi dünyasıdır söz konusu olan. Ancak, tıpkı bakkal/kaşar/müşteri ilişkisine benzer biçimde v.1 yayın dünyasında da bakkal yayınların bilgi/düşünce üretimi, dağıtımı ve tüketimi bağlamında süpermarketlerden önemli farkları var ve bu farklar meta üretimini krize sokacak, meta üretimi ve tüketiminden başka türlü bir üretim ve tüketim biçimini hayal etmeyi sağlayabilecek denli önemli farklar.

V.1 ile v.2 arasındaki farkları, v.1’in ünlü bakkalları Sartre ve de Beauvoir’ın kendileri kadar ünlü dükkânları Les Temps modernes (Modern Zamanlar) üzerinden izlemeye çalışmak söz konusu farkları betimlemek açısından iyi bir yol olabilir. 1970’lerin ortasında yapılan bir söyleşide dergi hakkında şunları söylüyor Sartre: “… Les Temps modernes otuz yıldır var, yönetim kurulu —benim ve Simone de Beauvoir dışında— yaşları elli ile altmış arasında değişen insanlardan oluşuyor: Bu insanlar Fransa’nın, kendilerini de oluşturmuş olan […] yarım yüzyıllık tarihini yaşadılar; kendi aralarında çok yakın ilişkileri, bütün bir ortak geçmişleri, düşünme alışkanlıkları ve ortak bir dilleri var. Çok öne çıkmış ve esasen çok farklı kişilikleri olan insanlardır. Çok uzun zamandan beri geliştirilmiş fikirleri, belirlenmiş seçimleri vardır; bunları değiştirmeye o kadar da hevesli değillerdir. […] Ancak bir dergi, politik yaşamın bütün koşullarında bir tavır almak zorunda değildir […] biz, sıkıca tanımlanmış bir çizgisi olan politik bir grup değiliz ki. Les Temps modernes gibi […] bir düşünce ve tanıklık dergisi olan bir derginin mütecanisliği [bağdaşıklığı, tutarlılığı], başka bir düzlemde konumlanır: İlk bakışta bazen bağdaşmazmış gibi görünebilse bile, yayımladığımız metinlerin bütünlüğü içinde, uzun vadede belirginleşir. Bu bizim kendimizin bile hemen fark edemeyeceğimiz, ama ortak temeller üzerinde, farklılıklarımızın bileşimine dayanan, daha derinlerdeki bir mütecanisliktir. Okurlarımızın bunu iyi bir şekilde gördüklerini düşünüyorum, zira bir okur kitlemiz var […] hakkında fazlaca bir şey de bilmediğimiz, yıllar içinde yenilenmiş olan, ancak var olan bir kitle: Dergi başlangıcındaki tirajı koruyor, 11.000 basıyoruz […] Bizim tek sorunumuz, sonunda kendi çizgisinin damgasını dergiye vurabilecek bir kişileşmenin olmamasını sağlayacak bir dengeyi elden kaçırmamak […] Bununla birlikte, yönetime daha genç ve bizimkilerden farklı bakış açıları olan insanları dahil ederek onu dönüştürmek için de hiçbir neden görmüyorum: O zaman başka bir dergi kurmak daha iyi.” (Satre Sartre'ı Anlatıyor, YKY, 1994, s.: 70-72, vurgular bizim)

Kuşkusuz, v.1 içinde üretilen Les Temps modernes de bir metadır. Belirli bir yatırımla üretilir; hâliyle pazarda parayla satılır; büyük bir yayınevi/v.1 süpermarket olan Gallimard şemsiyesi altında yayınına başlar; birkaç kez yayınevi değiştirdikten sonra bugün de Gallimard yapısı içindedir vb. Ne var ki, başarılı /çok satacak bir metanın sahip olduğu özelliklere sahip değildir dergi; hatta aslında kötü ve defolu bir metadır ve ‘kahraman bakkal’ tam da bu defolu üretim ihtimali ile ortaya çıkar. Dergiyi üretenler tanınmış insanlardır, ne var ki bu insanlar kolaylıkla etiketlenebilecek, sıkıca tanımlanmış pazarlanabilecek bir grup oluşturmaz. Ürünün ne menem bir şey olduğu önceden tanımlı değildir; ürün uzun vadede, satıldıktan sonra ortaya çıkar. Belli ki ürün değişim değeriyle değil kullanım değeriyle tanımlanır. Dolayısıyla kullanıcısı da belirsizdir, reklamcılık diliyle belirli bir profile denk düşmez. Giderek onu tanımlı bir marka kılabilecek bir damganın ortaya çıkma ihtimali, dergiyi yayınlayanların ‘tek’ kâbusudur. Dergiyi ortaya çıkmakta olan yeni genç muhalif kitleye pazarlamak/satmak için yapılacak bir değişiklik Satre için anlamsızdır, o indie malını pazarlayacak bir ‘niş’ pazar [market] aramamaktadır ki. Giderek, böyle bir niş pazar arayışının ortaya çıkmakta olanların da ortaya çıkamamasından başka bir anlamı yoktur; daha ortaya çıkmadan etiketlenirler. O nedenle, kendi dergilerini kurmaları, kendi maceralarına atılmaları, ne olacaklarsa onu bulmaları gerekmektedir. Ve sonuç olarak böyle bir ürün sürekli zarar eder. Sartre ve de Beauvoir sürekli para yatırırlar dergiye; sermaye kendini yeniden üreterek çoğalmaz, kediye yüklenir.

3.

Süpermarket v.2 sermayenin asla kediye yüklenmediği, markalı, ürünün belirli bir profile denk düşen okuyucu profiline göre geliştirildiği, sponsorlu içeriklerin / niş metaların dünyası, bir anlamda independent [bağımsız] olanın indie olana dönüştüğü dünya. Kuşkusuz hâlâ v.1’den kalan kahraman bakkallar var, ama hem etkileri hem de sayıları hızla azalıyor, tıpkı v.1’den kalma süpermarketler gibi.

Ama merak etmeyin, media incubator imdada yetişiyor. Artık hangisi tercih edilirse: a. İnkübatör, zamanından önce/zayıf doğmuş bebekleri büyütme odacığı. b. Kuluçka makinesi. c. Mikroorganizma çoğaltma/üretme aygıtı. Hangisi seçilirse seçilsin, indie meta, pardon yayın hayal etmekte ve üretmekte zorlananlar için artık çok geç değil: “Independent Publishing Just Got Grown Up, Media Incubator Wayward Wild Turn Your Next Big Idea into a Legit Business”. ABD’nin en büyük profesyonel tasarımcı örgütlerinden AIGA’in online yayını Eye on Design’da yayınlanan söyleşi, indie yayıncılık açısından öğretici. Söyleşinin üç konuğu var; ilki ve en önemlisi indie media kuluçka makinesi Wayward Wild’ın ceosu, kuluçkaya alınan indie dergi Posture’un editörü ve kuşkusuz kuluçkanın önemli ögesi rebranding sürecinin tasarımcısı.

Eğer yayıncılığa ilişkin bir ‘büyük bir fikir’ sahibiyseniz, Wayward Wild’a gidiyorsunuz, onlar gerisini yapıyor: Fikri zaten baştan var olanın fikrinin ince gülüne, yani ‘özüne’ dokunmadan, gereksinim duyduğu her şey —en iyi teknolojik ve editoryal yardım, anlatı üretimi, programlama, düşünce sistemi, yatırımcılar, pazarlama stratejileri, izleyici, tasarımcı, içerik üretimi, sürdürülebilir ortaklıklar, uzun vadeli hedefler, hedeflere ulaşma stratejileri, yazarlar ve sinemacılar— Wayward Wild tarafından organize ediliyor; başlıkta ifadesini bulduğu gibi legit bir business oluyor. Her meta gibi, her indie legit business de hak ettiği branding ihtimamını görmeli, tasarlanmalıdır; o hâlde tasarlanıyor. Indie dergilerin büyük bir çoğunluğu da, v.1’de pek rastlanmayan derecede ‘iyi’ tasarıma sahip. Posture dergisi ise, toplumsal cinsiyet, queer, cinsellik, feminizm ve ırk sorunlarını, efendim, moda ve sanat pratikleri üzerinden araştıran/sorgulayan bir yayınmış; çok mu tanıdık? Eh, tanımadık şeyden de meta olmaz. Asıl merak konusu, editörün Wayward Wild’dan arta kalan neyi edit ettiği.

4.

Aşağıda görülecek indie dergilerin büyük bir çoğunluğunu Steven Watson sayesinde tanıdık. Steven Watson, bir indie yayın meraklısı. Başlangıçta, amatör bir merakla izlediği ve olağan çalışma haftasından çaldığı bir gün ile başlattığı Stack’in kurucusu. Stack bir abonelik sistemi; Stack’e abone olduğunuzda her ay baştan hangisi bilmediğiniz bir indie dergi adresinize geliyor. Stack’in ayrıca e-bültenler aracılığıyla her hafta bir dergiyi tanıttığı ve sınırlı bir süre içinde sınırlı sayıda indirimli kopyasını ‘tadımlık’ almak isteyenlere gönderdiği Sampler adında bir yan projesi var. Dolayısıyla, dağıtım, okura ulaşma, tanıtım ve pazarlama güçlüğü çeken indie dergilere bir tür, v.1 bakkalları bir zamanlar organize eden Bakkalım benzeri bir destek verdiği söylenebilir. Ya da söylenebilirdi; Stack v.2 tarafından giderek yutuluyor ve legit bir business [meşru bir iş] hâline geliyor. Yine de ilginç olabilecek bir podcast dizisi ve tabii ki bir Vimeo sayfası da var. Artık kimin yok ki?

Debbie Millman’ın Steven Watson’la
“Design Matters” söyleşisi

5.

V.2 ile çok uyumlu bir biçimde, yaratıcı endüstri olarak etiketlenen alanlarda faaliyet gösteren şirketler indie dergiciliğe meraklılar: Kimi zaman sadece ne kadar yaratıcı ya da yaratıcılık konusunda engin donanıma sahip olduklarını; kimi zaman ise basitçe imkânlarını kullanarak hobilerini göstermek için.

Norveç’te yerleşik tasarım/reklam ajansı A New Type of Interference (ANTI) bunlardan biri. ‘Yeni’, ‘müdahale/girişim’ ve ‘anti’, v.2’nin sevdiği marka kimliği etiketlerinden. Yayınları ise A New Type of Imprint

Benzer örnek, “büyük iletişim sorunlarına akıllı çözümler” üreten Londralı ve ismindeki ironi yükünü kaçıranın dövüldüğü ‘yaratıcı ajans’ Human After All [Nihayetinde İnsan] ve yaratıcı patlamaları Weapons of Reason.

Two-Minute Magazines #94:
Weapons of Reason

White Light ise, kendisini Wayward Wild kadar entelektüel ve ince sunmayan, belki de bu nedenle daha fazla iş yapan ‘içerik pazarlama ajansı’. İçki dünyasında maceralar olarak tanımladıkları kendi indie dergileri ise Hot Rum Cow.

Kuşkusuz gastronomi de yaratıcı faaliyetlerin gözdesi, restoranların da indie dergicilikten uzak kalması beklenemezdi: Londra’da faaliyet gösteren Noble Rot ve aynı ismi taşıyan, sadece illüstrasyonlarıyla değil sayfalarına konuk ettiği ünlülerle de dikkat çeken dergisi.

6.

Kuşkusuz yukarıdaki örnekler, v.2’nin içerik oluşturucularının kendi promosyonları. Genel durum bu örneklerden ibaret değil. Öte yandan, bu dergilerin ortaya çıkardığı dil ve çekim ekseni gerçekten bağımsız olmaya çalışanların da içinde bulundukları medya dünyasını tanımlıyor. Bu dünyada kurumsal ve/veya kişisel çabalarla var olmaya ve gerçekten bağımsız olmaya çalışan sanat ve tasarım yayınları da var:

Amsterdam’da yer alan Peer Vakfı’nın yayını Peer Paper bunlardan biri. Küresel sanat pratiklerinde eleştiriyi yeniden canlandırmayı hedefleyen Even Magazine ise, Rebecca Ann Siegel’ın kişisel çabasıyla yayımlanan diğer bir bağımsız dergi. Gratuitous Type ise, Peer Paper ve Even Magazine ile kıyaslandığında çok daha az kurumsallaşmış, tasarımcı ve sanat yönetmeni Elena Schlenker tarafından yayımlanan bir tipografi dergisi. Tamamen kişisel çabalarla yayımlanan bağımsız sanat tasarım dergilerinin en etkileyicilerinden biri ise Mono.Kultur.

7.

Mimarlık ve akademya, v.2 dünyasında eğer hâlâ yaratıcı endüstrilerden sayılıyorsa, bunun iyi örneklerinden biri Bartlett Mimarlık Okulu’nun yayını Lobby. Hem tasarımı hem de içeriği ile mimarlık dünyasında devrim yaptığı söylenen bir dergi ise Real Review. Ne var ki, dergiye giden yolda gerçekleştirilen Kickstarter kampanyasında söylenenler, vaat edilenler ve editörün zamanında çok satan bir mimarlık kitabının editörlüğünü yapmış olmasını öne çıkarması, devrim konusunda kafaları karıştırıyor.

Two-Minute Magazines #132:
Real Review

Typotheque tarafından yayımlanan Works That Work, tasarladığı fontlarla ve Stuart Bailey ile kurmuş olduğu dot dot dot dergisiyle tanınan Peter Biľak’ın editörlüğünü yaptığı meraklı bir tasarım dergisi. Tasarımın National Geographic’i olmayı hedefliyor. Yayın hayatına kendi sitesi üzerinden Kickstarter benzeri bir kampanyayla başlayan WTW’nun dünya dağıtımı, sıklıkla destek vermeye gönüllü kişilerin bavulları sayesinde gerçekleşiyor. Derginin elektronik versiyonuna abone olmak da mümkün.

8.

Mimarlık ve sanat dünyasının gürültülü ortamının ötesinde sessiz sedasız çıkan indie dergiler de var. Sözgelimi iki edebiyat dergisi: Bunlardan ilki, çalıştıkları küçük yayınevi büyük bir v.2 tarafından satın alınınca kafası bozulan iki editör arkadaşın yayınladığı Slightly Foxed. Hayli eski yüzlü, epeyce geleneksel yöntemlerle basılan dergi yeni ve moda/bestseller olandan uzak durarak ‘yaratıcı endüstrinin’ de dışında durmaya çalışıyor. İkincisi ise New York’tan bir dergi: Hikâye, şiir ve fotoğraf yayınlayan American Chordata.

Shelf Heroes ise, hayli sıradışı bir sinema dergisi. İlk sayısından başlayarak alfabetik sıra ile her sayıda o harf ile başlayan filmleri konu edinen dergi, kendisini sinemaseverler için sinemaseverler tarafından hazırlanan dergi olarak tanımlıyor.

Two-Minute Magazines #80:
Shelf Heroes

Sanatçı/yazarlardan oluşan editoryal ekibiyle sanatta en çok göz ardı edilen emeğe —sanatçı atölyesi ve sergi mekânı arasında kalan emeğe— odaklanan Art Handler yoğun içerikli web sitesiyle de dikkate değer.

9.

Two-Minute Magazines #31:
Perdiz

Indie furyasının içinde, gerçekten bağımsız olmaya en yaklaşanlar konularıyla/dertleriyle de beklenmedik biçimde ortaya çıkan dergiler oluyor: Müzik, kay kay ve tasarım hakkında bir dergi, Bitchslap; hayvanlar ve hayvanseverler hakkında bir dergi, Pet People ve mutluluk hakkında bir dergi, Perdiz.

dergi, Les Temps modernes, Manifold, Pazar Sekmeleri, Stack, süreli yayın, yayıncılık