Pazar Sekmeleri:
Arşiv Humması

Archive Fever: A Freudian Impression, Jacques Derrida’nın 1994 yılında, psikiyatri tarihine ilişkin bir kolokyumda yaptığı konuşmanın kitaplaştırılmış halinin İngilizce çevirisi. Kitabın Fransızca adı da [Mal d’archive] göz önüne alındığında, Derrida’nın arşiv bağlamında ateşli bir rahatsızlığı/hastalığı, bir tür hummayı söz konusu ettiği söylenebilir. Ama bu durumu bir tür geçici, tedavi edilecek hastalık olarak niteleyerek geçmek pek mümkün değil. Derrida daha çok, ateşli, hararetli, çatışmalı, yoğun bir faaliyetten söz eder gibidir. Ona göre, nasıl ki psikanaliz görünen ifadenin altındaki saklı, kökensel hakikati ifşa ettiğini iddia ediyorsa, her tür protezvari/takma hafızanın adı olarak arşiv de, aynı iddiaya ortaktır. Aralarındaki fark, birinin biyolojik/bedensel hafızanın bilimi, diğerinin ise, yapay/takma uzuv olarak hafızanın bilimi olmasıdır. Kuşkusuz söz konusu hafızalar, yüzeydeki yanıltıcı görüntünün altında saklı asli hakikatin içsel mekânı olarak hafızadır.

Oysa der, Derrida, ifşa edilecek kökensel bir hakikat yoktur; olsa olsa birbirlerinden farklı teknolojileri kullanan pratikler ve ifade araçlarıyla (mecralar aracılığıyla) bir gerçeklik önermesi üretiriz. Tıpkı psikanaliz gibi arşiv de, özgün kimlik, varlık ve anlam iddiaları üretir ve bunları korur; bu iddiaların sürekliliği için uğraşır. Gücü ve otoritesi de, söz konusu bu iktidar kurucu ‘küratöryal’ niteliğinden kaynaklanır: Kökensel hakikat, bir anlamda, arşive alınanlar kadar dışarıda bırakılanlar tarafından da belirlenir. Ne var ki, dışarıda bırakılanlar da hiçbir zaman yok olmazlar; bir anlamda hummanın kaynağı da budur. Üstelik, diye devam eder, takma arşivi üretirken kullandığımız farklı bilgi teknolojileri de arşivin içeriğini, fena halde değiştirir. Sadece kağıt ve kalemden oluşan bir takma hafızanın ifade edebilecekleri ile (yani kuracağı iktidar ile), sözgelimi internet benzeri sayısal bir çoklu mecranın ifade edebilecekleri (kuracağı iktidar), dolayısıyla kimlik, varlık ve anlam iddiaları birbirlerinden radikal bir biçimde farklı olacaktır. Dahası, farklı bilgi teknolojileriyle bir zamanlar sadece sınırlı sayıda seçkin mavi kanlının ayrıcalığı olan arşivleme, sıradan doğumluların sıradan hayatlarının da olağanlığı içine yerleşebilir (sadece yerleşebilir, mutlaka yerleşir değil).

Müze, takma hafızanın en eski mekânsal örneklerinden biri; belki de en eskisi. Olasılıkla aynı nedenle, söz konusu hummalı faaliyetin de odak noktalarından biri. Söz konusu bu eski arşivleme teknolojisinin sayısal teknolojilerle giderek artan flörtü de, bütün flörtler gibi, ilgiyle izlemeye değer durumlar ortaya çıkarıyor. Rusya’daki 2.399 adet müzeyi, bir anlamda arşivleri arşivleyen ve, tabii ki popülaritesine göre, sürekli güncelleyerek sıralayan Rusya Müzeleri Resmi Listesi ilginç bir örnek. 2.399 sayısı Rusya’daki tüm müzeler midir, dışarıda bırakılan varsa bunlar nelerdir, belli değil. Başlıktaki resmi ifadesi de dikkatli gözlerden kaçmıyor.

MoMA'nın çevrimiçi koleksiyon
sayfalarından ekran görüntüsü

Büyük kurumsal müzeler koleksiyonlarını büyük oranda çevrimiçi paylaşmaya başlayalı çok oldu. Sözgelimi iki ünlü New York müzesi, MoMA ve MET bunlardan sadece ikisi. Modern sanata yoğunlaşan MoMA 70.000’den fazla, daha ‘genel’ karakterli MET ise ise 430.000’den fazla eseri web siteleri üzerinden paylaşıyor. Amsterdam’daki Rijksmuseum ise, sayısal teknolojileri biraz daha yaratıcı kullanıyor. Kullanıcılar, müzenin 290.000’den fazla eseri kapsayan çevrimiçi koleksiyonundan kendi seçkilerini oluşturabildikleri gibi eserlerden ayrıntılar alabiliyor, eserler ya da ayrıntılar üzerine kendileri de yazabiliyorlar. Bir anlamda bu kullanım biçiminin, sözgelimi popüler müzik alanında çoktan olağanlaşmış, remix uygulamasının bir versiyonu olduğu söylenebilir. Kaldı ki, genel olarak büyük, kurumsallaşmış müzelerin arşivlerini sayısal mecralar aracılığıyla güçlü bir biçimde yeniden dolaşıma sokarak, kökensel hakikat iddialarını tazeledikleri de söylenebilir. Bu tür erişim olanaklarının nicel olarak artmasının nitel etkileri ayrıca tartışılmalı. Sözgelimi, zaten fazlasıyla var olan bu kurumlar bu türden uygulamalarla tanımlayıcı, normalleştirici güçlerini mi artırırlar, yoksa bilginin nicel olarak kolay ulaşılırlığı normalden, arşivin kurduğu hakikat iddiasından sapmayı mı kolaylaştırır? Olasılıkla her zaman olduğu gibi, her ikisi de. Dolayısıyla yeni bilgi teknolojilerin normatif olmayan kullanım biçimleri üzerinde özellikle durmak, bunları bulmak gerekiyor.

Rijksmuseum'un çevrimiçi koleksiyon
sayfalarından ekran görüntüsü

İstanbul’daki Salt Araştırma benzeri kurumların öncelikli sorunsalı, arşivlemenin —basitçe biriktirmenin ötesinde— gayrimerkezi, gayrihiyerarşik ve yatay bir pratik olarak yeniden temellük edilmesi olarak ifade edilebilir. Benzer biçimde, ‘bir tür dışarıda bırakılan İstanbul’ arşivi olarak Becoming İstanbul projesinin de, benzer kaygılar taşıdığı söylenebilir.

Becoming Istanbul projesinden 
ekran görüntüsü

Bir grup eski bilgi teknolojisini, hayli geleneksel bir biçimde arşivleyen Fransa’nın Lyon kentindeki Matbaa ve Grafik İletişim Müzesi’nin, 1850’den günümüze Fransa’da üretilmiş 1.531 fontu kapsayan çevrimiçi arşivi etkileyici. Ne var ki, arşivlenenler bir kez daha ve yine söz konusu müzenin kendisi kadar eski bir kimlik iddiasına dönüşüyor; fontlar Corpus Typographique Français olarak kategorize oluyorlar.

Bir tasarımcının ölümünün ardından bırakabileceği en önemli —belki işlerinden de önemli— ‘iz’, arşivi. Dolayısıyla, iyi bir arşiv oluşturmak ve bu arşivi emin ellere teslim etmek, —eğer böyle bir derdi varsa tasarımcının, ki çoğunun var— tarihe geçmek açısından, hayati. Massimo ve Lella Vignelli arşivlerini 2008 yılında New York yakınlarındaki Rochester Institute of Technology’ye bıraktı. Arşivleri, yine kendi tasarladıkları ve 2010 yılında tamamlanan okul bünyesindeki The Vignelli Center for Design Studies’de saklanıyor ve tasnif sürecinden geçen kısmı sergileniyor.

Vignelli arşivinin Tumblr'ından 
ekran görüntüsü

Kuşkusuz, tarihe geçmek ve iz bırakmak sadece kişisel hırslar ya da arzular ile ilişkili değil. 1964–65 döneminde Kaliforniya Üniversitesi Berkeley kampüsünde öğrencilerin siyasi faaliyetlerine izin verilmesi için özgür ifade ve akademik özgürlük talep eden Free Speech Movement aktivisti Michael Rossman’ın başlattığı All of Us or None [Hepimiz ya da Hiçbirimiz] arşiv projesi, o tarihten bugüne Berkeley çevresinde gelişen yerel siyasi afiş geleneğine odaklanıyor. Rossman’ın 2008’deki ölümünden sonra arşiv ailesi tarafından Oakland Museum of California’ya bağışlandı. Arşiv, müze tarafından çevrimiçi erişime açıldı.

OMCA, "Hepimiz ya da Hiçbirimiz"
politik afiş projesi arşivinden
ekran görüntüsü

Efemera, önemsiz ve geçici, ıvır zıvır olarak nitelenebilecek basılı malzemenin adı ve adının ima ettiği gibi klasik arşivlemenin olağan olarak dışarıda bıraktığı bir alan. Uzun yıllar eski efemera toplayan tasarımcı Dick Sheaff, bunlardan “başka iyi bir dünyada” bir dizi küçük basılı yayın yapmak istediğini söylüyor. Çevrimiçi yayıncılığın kötü bir dünyaya işaret ettiğinden, Manifold olarak haliyle emin değiliz. Nitekim Sheaff da sonuçta öyle karar vermiş olmalı ki, kendi ismini efemera ile eşitlediği sitesinde arşivini paylaşıyor: Sheaff : ephemera. Çok da iyi ediyor.

Lolita’nın, 1959’da her nasılsa
yapılmış olan Türkçe çevirisinin şömizi
(kaynak: dezimmer.net)

Tıpkı efemera gibi, ne nitelikli metinlerin daha fazla okura ulaşması için tasarlanan ekonomik ve gösterişsiz cep kitapları, ne de Lolita gibi modernist bir başyapıtın farklı dillerde ve farklı niteliklerdeki yayınevleri tarafından yapılan baskıları klasik arşivin olağan malzemesi değil ya da daha doğrusu eskiden değildi. Ucuz popüler romanların arşivinin ise, hepsinden daha fazla toplumsal hikâye anlattığı yadsınabilir gibi değil.

Amerikan motelleri anasayfasından
ekran görüntüsü

Mimarlık tarihçisi Pevsner, pek çok eski tarihçi gibi, klasik bir arşivcidir. Avrupa Mimarlığı’nın Anahatları adlı kitabının hemen başında kendi arşivinin sınırlarını çizer: Lincoln Katedrali mimarlıktır, bisikletini altına sakladığı sundurma ise değil. Oysa, şehirlerarası yollar üzerindeki ucuz Amerikan motelleri Pevsner’inkinden başka bir tarih yazılmasının önünü açar. Carrie Bradshaw ve Jerry Seinfeld’in konutları ya da popüler bilim kurgu sinemasındaki ‘koridorlar’ olasılıkla yeni bir mimarlık tarihi yazılmasına yol açmayabilir, ama gündelik hayat pratikleri ve güncel mekân tahayyülleri hakkında hayli malzeme verebilir.

"Friends" dizisi, Joey ve Chandler ile
Monica ve Rachel'ın dairelerinin planları 
(kaynak: nikneuk.deviantart.com/gallery)

Ve nesneler; binlerce başka nesnenin içinden ilk gençliğimize şapka çıkaran üç nesne: iğneli buton rozethesap makinası ve VHS video kaset. Ayrıca, arşivleme pratiği ve kavramıyla mı yoksa kategori kavramıyla mı dalga geçiyor, belirsiz, belki de hummalı bir biçimde ciddi bir ‘çok küçük nesneler’ sitesi. Son derece iyi düşünülmüş etiketleme, isimlendirme ve kategorizasyon sistemine dikkat! Üstelik kolektif bir çaba.

Son olarak, bilgi teknolojilerinin ‘atık’ olarak nitelenebilecek iki üretimi ile kaybolan bir üretim grubuna yönelik üç yaratıcı arşiv projesi: İlki, her türlü sayısal arşivin yıkıcı düşmanı bilgisayar virüsleri. Korkuya gerek yok, arşivlenenler virüsler değil. Virüslerin sayısal sistemlerin arşiv mimarisini alt üst edip, sistemi çökertmeden önce ekrana bıraktıkları son imgeler; bir tür sanat ürünü olarak virüs ‘izleri’. İkincisi, gündemden hızla düşen eski teknolojiler ve elektronik ekipmanın seslerini arşivleyen Yok Olma Tehlikesine Maruz Sesler Müzesi. Sesleri arşivleyen Brendan Chilcutt, endüstriyel müzik sevenlere arşivlenen tüm sesleri aynı anda dinlemeyi öneriyor. Üçüncüsü ise, kayıp filmler arşivi. Arşiv, sinema tarihinin ağırlıkla sessiz döneminden kayıp olduğu bilinen ya da kaybolduğu varsayılan 3.500’den fazla filme ilişkin belgenin kolektif bir çaba ile bir araya getirildiği, dolayısıyla sürekli büyüyen bir proje.

Yok Olma Tehlikesine Maruz
Sesler Müzesi'nin anasayfasından
ekran görüntüsü

Sayısal teknolojilerin, pek çok pratikte olduğu gibi, arşivlerin de ‘demokratikleşmesine’ aracılık etmesi mümkün. Öte yandan, söz konusu demokratikleşme ilk bakışta pek de akıllıca bir izlenim vermeyen sonuçlar da üretebiliyor. Ne var ki, demokrasinin o ya da bu şekilde ortaya çıkamamış olanların ortalığa saçılması olduğunu unutmamakta yarar var. Bu saçılmada, toplumsal pratiklerin önemi kadar şansın, rastlantının ve Jennifer Asperheim’ın zarlarının da etkisi var.

Archive Fever, arşiv, Jacques Derrida, koleksiyon, Manifold, Pazar Sekmeleri