Kolajın kaynakları: nymag.com,
commonedge.org, coreyrobin.com,
failedarchitecture.com,
publicbooks.org, thewhitereview.org,
ceasefiremagazine.co.uk,
citylab.com, redwedgemagazine.com
Pazar Sekmeleri

Yıl 2014, Amazon web sitesinde, sitede satılan bir termostata ilişkin şöyle bir değerlendirme yayınlanır: “Ohio’da geçen kış çok sert geçtiği için, onlar uyurken ben de aşk kuşlarının evinin ısısını altüst ettim. Kimse sabahın yedisinde dört derecede bir evde uyanmak istemez değil mi?” Değerlendirmenin yazarı termostata beş üzerinden beş yıldız verir. Anlaşılan adam, kendisini başka birisi için terk eden eski eşi ve haliyle yeni “adam” ile evlerindeki termostatın “akıllı” sistemini hack ederek uğraşmaktadır. “Akıllı” sıfatını gönül rahatlığıyla devrettiğimiz her şey, tüm akıllı nesneler ve giderek akıllı şehirler üzerine yukarıdakine benzer, çoğunlukla sıradan görünen olguların bir araya getirilmesi ile yazılmış bir senaryo: “The Big Hack”, yazarının kullandığı alt başlıkla “Çoktan Olmuş Olana Temellenen Olabilecek Bir Senaryo”. Metin bir tür felaketler silsilesi betimlemesine karşın, sayısız distopik bilimkurgu metinlerinde alışık olduğumuza benzer, karanlık bir senaryo değil. Tersine, metnin amacı, popülist korku mekanizmalarını işletmek ve güvenlik çağrısında bulunmak: Gerekli güvenlik önlemleri alınır, şeylerin interneti ve akıllı şehirler “iyi” liderlere/şirketlere/merkezlere teslim edilirse her şey harika olacaktır kuşkusuz. Söz konusu muhafazakâr tona karşın, metin, metnin ima ettiği “kötüler” olmasa da, sadece basit sistemik hatalarla akıllı şehirlerin nasıl bir kâbusa dönebileceğine ilişkin iyi bir betimleme.

Buna karşın, New York eski kentsel tasarım şefi ve Stevens Institute of Technology öğretim üyesi Alexandros Washburn, “Can the Wired City Also Be the Equitable One? başlıklı yazısında, algoritmalara dayanan etkinlik ve verimlilik takıntısının başka bir şeyi gizlediğini, her hesabın bir kazananı bir de kaybedeni olduğunu hatırlatıyor; ve ekliyor: “Akıllı şehrimiz bir yalana —belki, daha az yargılayıcı olmak gerekirse— dilbilgisindeki bir yanlışa, zamirlerin karıştırılmasına dayanıyor. ‘Bizim şehrimizin’ tahmini mucizelerinden konuşurken, aslında ‘benim şehrim’i kastediyoruz.”

Kaldı ki, analog ya da sayısal, şehirler toplumsal formasyonlar ve söz konusu formasyonlar Ohiolu termostat kullanıcısı gibi aktörlerin etkinliklerinin toplamı olarak ortaya çıkıyor ve bu aktörlerin hiçbiri ne tam kötü ne de tam iyi. Onları böyle kılan bir merkez ya da öz de yok. Ama etkinlik ve verimlilik takıntılı bir teknolojizm var. “We Can Get Rid of the Hitlers and the Himmlers, But not the Speers”, buna ilişkin küçük bir metin, daha doğrusu bu meseleye ilişkin bir kaç küçük not.

What’s an Architecture Biennale Good For Anyway?”, itiraf etmek gerekiyor ki çarpıcı ve önemli bir başlık bu: Bir zamanlar profesyonel mimarlık bilgisini ve pratiğini biraz olsun (çok değil ama!) sorgulamaya yarayan, gayriprofesyonel alanlar da hızla profesyonelleşti; bienaller de bu duruma dahil. Metin ve metindeki sekmeler Uluslararası Rotterdam Mimarlık Bienali ve bienal içindeki çeşitli tartışma konularına ilişkin yeterli malzeme veriyor. Ancak başlıktaki sorunun cevabını beklemeyin; çünkü kendisi de profesyonelleşmiş bir pratiğin örneği: Meslek olarak ‘eleştiri’. Bienal, kendi eleştirisini de organize ederek, yazarları bir tür eleştiri programı [critics-in-residence] olarak bienale yerleştirmiş [embedded critics]. Etkinlik ve verimlilik takıntısının güzide bir örneği!

Eğer, 1970’lerden itibaren Amerikan akademyasında bir pop ikonu benzeri popülerlik kazanan Foucault bugün passé ise, bu durumun da etkinlik ve verimlilik takıntısı ile ilişkisi kurulabilir, ama yeri burası değil. Allen Shelton’un, “Foucault and the Fictocritics” başlıklı kısa kitap tanıtım yazısı, bütün iyi metinlerin yaptığını yapıyor ve merak ettiriyor: Hem henüz okumadığımız bir kitabı, hem de onun hakkında epey bilgisi olabilecek okura bile, Foucault’yu (aslında başka şeyleri de) yeniden merak ettiriyor.

Durduk yerde, hayli uzun bir “popüler” tarih makalesi neden okunmasın? Zaman mı kaybederiz? Ya da şöyle de ifade edilebilir: Kabaca 18. yüzyılın sonundan neredeyse günümüze dek uzanan, “büyük” politikanın ve milliyetçiliklerin arasına sıkışmış, etkin ve verimli hiçbir şey vaad etmeyen Adakale’nin hikâyesi neden ilgimizi çekmez? “Ada Kaleh: The Story of an Island”, tam da böylesi bir zamanda, ebeveynlerin çocuklarına “boş şeyler okuyacağına dersini çalış” dedikleri bir zamanda okunması gereken sıcak ve iyi bir metin.

“Hayır, alakasız bir zamanda uzun bir metin okuyacaksam, ben yine de daha ciddi bir şeyler…” diyenler, peki: “Walter Benjamin: Fascism and Crisis”. Ne var ki, etkinlik ve verimlilik takıntınız olduğunu da söyleyelim —hayır, tabii ki değil, takıntı bizim.

Oysa oyun da oynanabilir kuşkusuz. Ama Pokémon avcısı olalım derken, nevzuhur bir flanör de yaratıyor olabilirsiniz: “Pokémon Go Has Created a New Kind of Flâneur”. Metinde yer alan, Baudelaire’in bir aralık çok revaçta olan (o da mı passé acaba?) “Modern Hayatın Ressamı” makalesinin yine çok bilinen, flanöre ilişkin bölümünün parodisinin Türkçesi (kabaca) şöyle: “Nasıl ki Pidgey havada, Squirtle suda yaşarsa, o da oyunlarda yaşar. Aşkı, işi, gücü oyunun ta kendisi olmaktır. Kusursuz traîneur, tutkulu Pokémon avcısı için, kalabalığın kalbinde, hareket eden otomobillerin gelgitinin ve yaya geçitlerinin arasında, Luke Module ve Gymlerin ortasında bir Charmander’e rastlamak müthiş bir keyiftir. Evden uzakta kalmak ama her yerde evinde hissetmek; PokéStops dünyasını gözlemek, fiziksel çevre takdirinin anlık tezahürü ile PokéStops dünyasının merkezinde olmak —yayalarla çarpışmadan ekstra toplar toplayanların en küçük zevklerinden birkaçı böyle sıralanabilir. Traîneur, her yerde ayaklarını hareket ettirecek yeni motivasyonlar bulmanın tadını çıkaran bir prensestir. Oyun tutkununun önüne bütün dünya serilmiştir, bir Jigglypuff avlamak için bir köşeyi döner ve daha önce nedense fark etmediği pizza konulu garip bir duvar resmi keşfeder. Artırılmış gerçeklik aşığı, dipsiz bir elektrik sarnıcına girer gibi dalar oyuna (çünkü telefonu öyle çalışır). O, oyunun kendisi kadar büyük bir aynaya, iyi atışlarla donatılmış bir kaleydoskopa benzetilebilir: Her Pokémon’a tepki veren, gerçek hayatın çokluğunu ve telefonunun tüm ögelerinin uçarı zarafetini yeniden üreten bir kaleydoskopa.”

Bu arada, Eric Satie’nin 150. yaşını kutlayalım: “Long Live Satie!

Belki de, sadece Satie dinlemek yeterli:
Eric Satie: The Complete Solo Piano Music

Manifold, Pazar Sekmeleri