“Babil Kulesi”,
Hendrick van Cleve III
(yak. 1525–1589),
kaynak: Wikimedia Commons
Pame, Pantufla
ve Kuluvahata!

“Benim lisanımda dil şu anlama gelir: Lisan
Dilin kemiği yoktur, onu nereye döndürürsen oraya döner.
Döndürülmüş dilimle bu Berlin şehrinde oturuyordum.”1

Berlin’e hiç gitmedim. Ama gitmeyi istedim. İşte o gidemeyişten bana kalan tuhaf bir dil karışıklığı, çocukluk anılarıyla başlayan.

—Pame!

Bu nidayla geçti çocukluğumun tüm ayrılıkları. Bu bir tür işaretti, olduğumuz yerden ayrılacağımızı haber veren. Anlamını hiçbir zaman sormadım, bir gün —nasılsa— zamanı geldiğinde, öğreneceğimi bilir gibi. Aileyle yapılan ev ziyaretlerine giderken, “ne zaman geleceğiz?”; vardığımızda da “ne zaman eve döneceğiz?” diyen bir mızmız için gizli bir kurtarıcıydı “pame!” Çünkü babam ne zaman böyle seslense, en fazla üç beş cümle sonra, eve dönerdik. Anlamını çok zaman sonra Yunanca fiil çekerken öğrendim. “Gidiyoruz!” demekmiş. Anladım: Bazı fiilleri de bilmeden çekermiş insan.

Kendime hep konuşacak bir dil aradım: İçinde sarhoş olacağım, belki kimi zaman soluksuz, noktasız virgülsüz, dursuz duraksız, sağdan sola ya da soldan sağa, belki biraz müzikli, şarkı söyleyebileceğim bir dil... İtiraf edeyim, Yunanca beni epey sarhoş etti. Daha doğru düzgün iki kelimeyi bir araya getiremezken yanımdan ayırmadığım etimoloji sözlüğümle epey geceyi sabah etmişliğimiz var. Yunanistan’a ayak basışımla, anlamamak pahasına, edindiğim Ritsos’dan hiç söz etmiyorum bile. Tuzun içinde deniz varmış hem, bunu öğrenince kim sallanmaz şöyle tatlı tatlı?

Zamanla anladım ki; herkes kadar dil, herkes kadar sözlük var bu dünyada. Hepsi salınıyor oradan oraya. Birbirlerine değdikçe anlam kazanıyorlar, birbirlerine değdikçe zenginleşiyorlar. Gelen, sözcükleri elinde; giden, sözlüğü hep cebinde. Birbirimize sözcüklerimizle gelip, birbirimizden sözlüklerimizle ayrılıyoruz. Bu hengâmede çarpışa çarpışa var oluyor sözcüklerden sözlükler...

Pantufla

Çocukken farklılıklara tuhaf bir direnci oluyor insanın, belki bir tür aidiyet ihtiyacıyla. Farklı olanı kavramasıyla reddetmesi bir oluyor bazen. Ne ki; anlamlandıramadığıyla dalga geçmeye kadar varabiliyor iş. Rahmetli babaannemin —ben gibi tuhaf— torunları için de bu durum biraz böyleydi. Onun Türkçesi hepimizinkinden farklıydı, pek anlamazdık ya da çoğu zaman yanlış anlardık. Zaten babamla anlaştıkları, hiçbirimizin bilmediği, özel bir dil de vardı. İsmin –e hâli ile –de hâlini birbirine karıştırırdı. Anlam veremezdim buna, ama kafama takılırdı hep. Yine zamanı gelince anladım babaannemin Türkçeyi Giritçeden çevirerek konuştuğunu. (Modern Yunancada ismin –e hâli ile –de hâli bir kullanılıyor) Onun dilindeki bazı kelimeleri de ayrıca tuhaf bulurdum: ‘pantufla’ gibi. Türkçenin ne olduğu konusunda pek bir fikrim olmasa da bu kelimenin Türkçe olmadığı benim için aşikârdı. Yine de açıklığa kavuşması bu yazıyı bekledi. Nişanyan’ın etimoloji sözlüğünde pantufla için İtalyanca ve Yunanca iki köken gösterilmiş: İtalyancada bir tür sandal ya da terlik anlamına gelen ‘pantofla’ ile Klasik Yunancada tümü mantardan anlamına gelen ‘pantophéllos’. Modern Yunancada terlik anlamında kullanılan bu sözcüğü belli ki babaannem Girit’ten kapıp getirmiş: “Pantuflanı giy evladım, üşüteceksin!”

Bu dil mevzusuna girince gerçekten üşütecek gibi hissediyorum! Berlin’den kalktık, İtalya ve Yunanistan aktarmalı İzmir’e vardık. Üstelik sadece iki kelimeyle. Değil mi ki dil insanın en tuhaf yolculuğu...

Kuluvahata

Metnin son sözcüğü bu tuhaf yolculuğun sonuna kadar sabretmeyi başaranlara gelsin: Yunanca’da karışık durumlar için kullanılan Arapça kökenli bir sözcük: ‘kuluvahata’! Genel bir dağınıklık ve karmaşa anlamında kullanıldığı gibi; iki kişinin arasındaki duygusal karışıklık ve heyecan için de kullanılıyor. Etimoloji sözlüğünde, kökeni Arapça ‘kull’-‘wāḥid’ (‘hepsi’- ‘bir’) olan bu kelimenin eş anlamlıları olarak: altüst; madara ve derme çatma kelimeleri verilmiş. Hepsi bir arada olduğu için genel bir karışıklığı ifade eden bu kelimenin eş anlamlısı olarak gösterilen ‘madara’ (μαντάρα) kelimesi ise, Türkçeye Yunancadan geçmiş. Herkül Millas’ın çalışmasında ‘madara’, ‘μαντάρα’ ile eşleştirilmiş.2 Yunanca-Türkçe sözlükte ‘μαντάρα’nın tam karşılığı yine ‘madara’ olarak verilirken; Nişanyan’ın etimoloji sözlüğünde ‘madara’nın kökeni yolunmuş, kel anlamındaki Yunanca ‘μαδαρός’ kelimesi olarak belirtilmiş.3 Ortada kelimenin anlamına uygun bir karışıklık olduğu aşikâr. Konunun uzmanı olmadığım için, bu tespitten öteye geçemiyorum. Ama görünen o ki, tüm yanlış anlaşmalara rağmen, hepimiz “bir dil” konuşuyoruz: Babil Kulesi’ne inat, ‘kuluvahata’!

1. ‘Emine’ Sevgi Özdamar, Annedili, İletişim Yayınları, s. 7, İstanbul, 2013.

2. Herkül Millas, Türkçe-Yunanca Ortak Kelimeler, Deyimler ve Atasözleri, İstos Yayınları, s. 193, İstanbul, 2012.

3. Faruk Tuncay ve Leonidas Karatzas, Yunanca-Türkçe Sözlük, Kentro Anatolikón Glosson Kai Politismou [Doğu Dil ve Kültürleri Merkezi], s. 445, Atina, 2009.

Babil Kulesi, dil, lisan, Melis Cankara