Ölü Beden Tasarımı: Yeşil Ölüm

1.

Biz insan mıyız? Acil ve ezeli bir soru diyor ve insanın bir kategori olarak ‘insanı’ icat edişine katman katman bakmak istiyordu 3. İstanbul Tasarım Bienali. 1977’den bu yana, her gün bir milyon mil katederek sonsuza ilerleyen Voyager’ın değdiği en uç noktayla atom altı düzeyde eriştiğimiz en güncel nokta arasında arkeolojik bir kazı bu. İnsanın evrendeki bu bitimsiz esneme hareketi, yine 1977’de Eames çiftinin ikonik videosu Powers of Ten’e [10’un Kuvvetleri] konu olmuştu ve bir uzam olarak atom altına doğru 10^-16 m, uzayın enginliğine doğruysa 10^24 m yayılıyordu.

Arkeolojide tasarımın tersine bir işleyiş var. O muhtemel geçmişleri geri kazandırırken, tasarım mümkün gelecekler için ileri bakıyor. Tasarımın bütün bu birikmiş bakışlarını derlemek içinse yine arkeolojiye başvurmak istiyordu Beatriz Colomina ve Mark Wigley. Yani 10'un Kuvvetleri aslında O’nun kuvvetleri; katlanan kabiliyetleriyle, insanın. Bienal geçmiş iki yıl tasarımda olan bitene odaklanmak yerine tasarımın kendisine, yani insana; 2 saniyelik, 2 günlük, 2 yıllık, 200 yıllık, 200.000 yıllık dilimlerdeki insana, “kendi vücudundan çıkan salgılarla ördüğü ağın içinde yaşayan bir örümcek gibi” tasarımının içinde yaşayan insana odaklanıyordu. 2 saniyelik sosyal medya temsillerimizden 200 yıllık endüstriyel tasarım maceramıza uzanıp bütünde 200.000 yıllık kökenimize inerek, bienalin iki yıllık protokolünü zamansal olarak açıyor ve türümüz üzerine çok mecralı bir belgesel çalışmasına dönüştürüyordu. Tasarımı, gezegendeki bir tür jeolojik katman olarak görüyor ve “her gün uzayın derinliklerinden kendi bedenimiz ve beynimizin derinliklerine uzanan binlerce tasarım katmanını tecrübe ediyoruz” diyordu. “Şekillendirdiğimiz kişisel görünümümüz ve dijital kimliğimiz, bizi çevreleyen kişisel cihazlar, yeni maddeler, arayüzler, ağlar, sistemler, altyapılar, veriler, kimyasallar, organizmalar ve genetik kodlar”, hepsi tasarlanmış. Tasarımın dokunmadığı yer yok. Isısı, hareketi ve kimyası etkilenmemiş su yok.1 Soluduğumuz en sıradan kent nefesi makarna suyu buharı, deodorant, sivrisinek kovar sprey, egzoz ve sigara dumanını kapsayan bir tür ‘içindekiler’ listesine sahip.

2.

Lars Müller Publishers tarafından yayımlanan küçük bienal kitabında Chris Jordan’ın çektiği bir fotoğraf var; Kuzey Pasifik’te bir mercan adasında karaya vuran ölü bir kuşun bedeni.2 O da bir tür ‘içindekiler’ listesine sahip: plastik şişe kapakları, plastik çatal başı parçaları, plastik dübeller ve naylon torba parçaları. Diğer canlı türlerinin çevre kirliliği ve aşırı avlanmadan nasibini alıp habitat kaybı ve tükenme tehlikesi yaşamaları sürpriz değil. Bienal manifestosunda dile getirildiği üzere, “görmezden gelmenin tasarımı bile tasarımdır” ve görmezden gelmenin tasarımı çok şaşırtıcı hâller alabiliyor. Science dergisinde yayımlanan bir araştırmanın genç balıkların plastiğe bağımlı olduğunu ortaya koyması gibi. Uppsala Üniversitesi’nden Dr. Oona Lonnstedt durumu, “Fazlasıyla yemeleri gereken yüksek enerjili bir gıda kaynağı olduğunu sanıyorlar. Ergenlik çağındaki gençlerin sağlıksız yiyecekleri yediği gibi kendilerini plastikle dolduruyorlar” diye açıklıyor.

Chris Jordan,
“Midway: Message from the Gyre”
(2009’dan beri süregiden proje),
kaynak: chrisjordan.com

Canlılar üzerindeki tahakkümümüzün ‘göz göre göre’ hâlleri de mevcut. Kuşkusuz ki, diğer omnivor canlılar gibi türümüz de hayvansal gıdalarla besleniyor; fakat diğer canlılardan farklı olarak ölü hayvan bedenini ürünleştiriyor, yani tasarlıyor. Mükemmelleştirdiği alet setiyle avlanma operasyonunu baştan sona tasarlamakla kalmıyor, avlanmaya alternatif operasyonlar da tasarlıyor. Türümüz, faydalanacağı hayvanı kendi yetiştiriyor. Dahası, faydalanacağı hayvandan faydalanabilecek başka hayvanların etkisizleştirilme operasyonunu da tasarlıyor. Yani faydalanacağı hayvanı güdecek başka hayvanlar yetiştiriyor ya da üretime zarar veren hayvanları yok edecek kimyasallar üretiyor. Daha yenisi, bunları yönetecek yapay zekâyı da geliştiriyor. Aydınlanma çağından bu yana süregelen ilerleme miti, sanayi devrimiyle birlikte maksimum verimlilik gibi algılanır oldu. Bir işin ne kadar sürede, kaç adımda, hangi kaynakla ve hangi hareketlerle yapılacağının tasarlandığı bu süratli ve muntazam ilerleyiş zorunluluğunda, çiftlikler de sayısallaşmış endüstri tesislerine dönüştü. Bilgisayar tarafından yönetilen çiftliklerde hayvan bedeni bir tür hammadde. Kâr marjı yüksek bir ürüne dönüşmesi için gerekirse genetik müdahalelere de maruz kalıyor. Yani tasarım süreci, henüz bir embriyo bile değilken başlıyor. Annelerinden alamadıkları sevgi ve ısıyı kuluçka makinelerinden alan civcivler, hipofiz bezlerini uyararak cinsel olgunluk ve yumurta verimini artıran yapay aydınlatma programlarına maruz kalıp genetik kapasitelerini maksimum seviyede kullanmaları için kandırılıyor ve zamanı gelince de topluca ayaklarından asılarak öldürülüyor, yolunuyor, parçalara ayrılıyor ve paketleniyor. Robotlar, bizim sadık terminatörlerimiz ve onların yapamadıkları işlemler için de insanlar, montaj hattında bedenleri ve ruhlarıyla robotları taklit edenler; ölü tavuk bedenlerinden şnitzel paketleri yaratıyorlar. Şehirli insanların aklına tavuk deyince ilk gelen şey de muhtemelen bu ikinci biçim oluyor.

Her tür ürünün ‘içindekiler’ listesinde muhtemel bir tekinsiz karşılaşma var, çünkü ölü hayvan bedeni, insana besleyici bir gıda olmanın ötesinde de hizmet veriyor —ki hep verdi. Sadece modern insan bunu biraz örtbas etmek ister oldu. Jelibon’daki sığır yağı jelatini ya da anti-aging kremindeki hayvan plasentası paketin en görünmez kısmında, en okunamaz büyüklükle ve en anlaşılmaz dille ifade ediliyor. Öte yandan durumu olduğu gibi, bütün ‘vahşeti’ ile sunan yeme içme mecraları da var. Türkiye’de kokoreç arabalarından bahsedebiliriz mesela. Aslında bir açıdan kokoreç arabası şnitzel paketinden daha modernist. Daha modern değil; fakat daha modernist. Modernist tasarım dürüsttür demiyor muyuz? Ölü hayvan bedeni üzerinde yapılan bir gıda tasarımından söz ediyorsak kokoreç arabası dürüst davranıyor. Şnitzel ise yalan söylüyor. Peki, neden yalan söylüyor? Çünkü modern insan medenileşmiş insan; vahşi olmayan insan. Adolf Loos ünlü metni “Süsleme ve Suç”ta, mutfağa asılan doldurulmuş hayvan süslerinin uyandırdığı dehşetten bahsediyor.3 “Ben bunları yemiyorum”, diyor, “ben biftek yiyorum”. Loos daha sonra bütün insan biyolojisinin modern insana yeni bir sinir sistemi vermek için evrimleştiğini de yazar.4

Kuşkusuz ki, 20’lerden bu yana insan daha da ‘medeni’ bir hâl aldı. Bu hâl, hayvanlarla ilişkilerimizi de daha tanımlı hâle getirdi. Daha karmaşık, fakat daha tanımlı bir hâl bu. TBMM’nin Hayvanları Koruma Kanunu, hayvanları evcil hayvan, sahipsiz hayvan, güçten düşmüş hayvan, yabani hayvan, ev ve süs hayvanı, kontrollü hayvan, deney hayvanı ve kesim hayvanı olarak kategorize ediyor.5 Böylece evcil hayvanlar için mama, otel, kıyafet ve oyuncaklar tasarlarken, deney hayvanları ve kesim hayvanları için hastalık ve ölüm tasarlıyoruz. Bu kategoriler arasında geçişler de var tabii. Şık bir çantaya dönüşmeye alışık timsah bedeni, evinin evcil hayvanı olup —avlanmaya bile gerek duymadan, ona verilen mamalarla, ki bunlar da yine başka bir formatta ürünleştirilmiş hayvan bedenleri— sonsuza dek mutlu yaşayabilir. ‘Süs hayvanı’ kategorisine bakarsak, bu evcil hayvanla dekor arasında duran, yarı canlı yarı cansız, acayip bir kategori. 2000’lerin başlarında bir renkli civciv modası vardı. Özellikle okul çıkışlarında, çocuklara bir tür canlı oyuncak olarak pazarlanıyordu. Çin’deyse birkaç sene önce canlı hayvan anahtarlıkları çok modaydı. Küçücük bir torbaya hapsedilip üç dört gün içinde oksijensizlikten ölen kaplumbağa, balık ve kertenkeleydi bu hayvanlar. Hayvan kategorileri kültürden kültüre değişiyor. “Köpeklerini seven Fransızlar, bazen atlarını yer. Atlarını seven İspanyollar, bazen ineklerini yer. İneklerini seven Hintliler, bazen köpeklerini yer”.6 Loos’un bahsettiği “yeni sinir sistemi”, kuşkusuz bazı hayvanlar için bazı kültürlerde daha duyarlı bir hâle evrildi. Loos örneğindeki gibi, mutfakta taksidermi ile karşılaşmaktan dehşet duyabilen, ancak balık restoranlarında Kayıp Balık Nemo görselleri eşliğinde balık yemeyi sevimli bulabilen bir insan tipi oluştu. Dağınık, merkezsiz ve tutarsız bir biçimde birbirinin içine geçen çok fazla yaklaşım ve dolayısıyla çok fazla tasarım katmanı var. Mesela yine bienaldeki “A Natural History of Human Rights” işi, 2014’te Buenos Aires’te 32 yaşında bir orangutan olan Sandra’ya ‘insan olmayan bir kişi’ olarak insan hakları verilmesi üzerine. İnsanlık ve hayvanlık eşiklerine meydan okuyan bir durum söz konusu.

200.000 yıl önce, becerikli elleriyle ‘anatomik olarak modern’ insandan, 40.000 yıl önceki ‘davranışsal olarak modern’ insana ve sonra da John Hoffecker’ın iddia ettiği gibi 12.000 yıldır soyut düşünmesini geliştiren ve birçok parçadan oluşan aletlerle müşterek çalışarak gitgide genişleyen üretim ve değiş tokuş ağları kuran bir insan var ki, bu da ‘kendini yeniden tasarlayan’ insan.7 Bütün bu insan tipleri, hayvanlar üzerinde tahakküm kurdular. Tabii 200 yıllık endüstriyel toplum insanı da öyle. Fakat o, evcil hayvana olan sevgisini endüstrileştirdiği gibi, ölü hayvan bedeni üzerinde süregelen tahakkümünü de maksimum verimliliğe ulaştırdı.

3.

Peki ya ölü insan bedeni? Maksimum verimlilik çağında ölü insan bedeni de faydalanılması gereken bir şeye dönüşebiliyor. Bienalde Common Accounts ekibinin “Akıcılaşmak: Gangnam’ın Kozmetik Protokolleri” enstalasyonunun biraz kenarda köşede kalmış bir parçası olarak sunulan “İnsan Ayrışımı İçin Alkali Hidroliz Sistemi, LT-28”, insan ayrışımına yarayan biyo-yakma sistemi.

Common Accounts,
“İnsan Ayrışımı İçin Alkali Hidroliz Sistemi, LT-28”, maket, 3. İstanbul Tasarım Bienali, fotoğraf: Sahir Uğur Eren

Bu aygıt “bedenin normal çürümesini üç saatten az bir süre içinde taklit ediyor”: “Böylelikle, alkali hidroliz süreci sadece yeni bir ölüm âdeti yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda ölümden sonraki zamana dair yepyeni bir anlayış sunuyor… …Bu teknoloji ölü insan vücutlarını sıvılaştırarak bereketli bir çözeltiye dönüştürüyor. Orijinalde hayvan artıklarının ayrıştırılmasıyla sınırlı olan bu teknoloji, kentte yaşayan kitlelerin gömülme ya da yakılma kapasitesinin sınırlı olması ve geleneksel beden imha yöntemlerinin çevresel etkileri konusundaki endişeler karşısında, kısa süre önce insan bedenleri için de kullanılır hâle getirildi. Alkali hidroliz, kişinin kendi seçtiği bitki materyalinin gübrelenmesiyle ölümden sonra da verimli olma potansiyelini ortaya çıkartıyor.” Ne 3. İstanbul Tasarım Bienali’nde ne de başka bir yerde LT-28’e dair bundan daha fazla bir bilgi yok. Yasalarla nasıl tanımlanmış? Uygulandığı ülkeler hangileri? Bir ölü beden tasarımı olarak alkali hidroliz metoduna bakarsak yine yeterince bilgi yok. Amerika’da 13 eyalette, Kanada’da ise 3 eyalette yasal olduğu, 2012’de New York Eyaleti Katolik Konferası’nda kınandığı biliniyor. Yaygınlaştığı takdirde, sistematik olarak her tarafa akan ölü insan bedeni çözeltileri söz konusu olacak. Yerküreye, uzaya, canlı bedenlerimizin içine kadar sızması tasarlanmış bir çözelti olarak ölü insan bedeni. Akıcı ve girişken, yepyeni bir tasarım katmanı. Milyonlarca yıl önce çürüyüp petrole dönüşen fosillerimizi yüzlerce yeni ürüne dönüştürüyoruz; ölü hayvan bedenini sayısız şekilde değerlendiriyoruz; niye taze kadavralarımızı kurda kuşa yem edelim? Kurda kuşa yem etmek demişken, Budist ve Zerdüşt geleneklerine bakabiliriz. Budist gelenekteki sky burial’da ceset yüksek bir alanda parça parça edilip geriye sadece kemikler kalacak şekilde akbabalara yem edilir. Zerdüştlükteki tower of silence da, aynı işlem için yaratılan bir yapı. En nihayetinde organik olan her şeyin besin zincirine katıldığını düşünürsek, türümüz sky burial ile kuşlara, toprağa gömülürken ise kurtlara yem oluyor. Gelişen biyokimya teknolojileri sayesinde, neye yem olunacağı daha seçilebilir bir hâl aldı. Tasarımcılar Anna Citelli and Raoul Bretzel tarafından geliştirilen Capsula Mundi, biodegradable bir malzemeden yapılan pod’larını ağaç besleyen kefenler olarak tasarlamış. Cesetler, seçilen ağaç tipi için besin görevi görüyor. İnsan bütün bu seçeneklerle diğer organizmaları besliyor, fakat doğal kaynaklarını bereketlendirerek kendi türünü de beslemiş oluyor. LT-28 ise, ölü insan bedenini direkt olarak insanın hizmetine sunuyor, fakat bunu doğada var olan kaynakları eksiltmeden yaptığı için doğaya da hizmet etmiş oluyor. Düşük karbon iziyle, alkali hidroliz var olan en ‘yeşil’ ölü beden tasarımı oluyor.

Sürdürebilirlik akımı, yarım yüzyıldır insanın ihtiyaçları ve potansiyeline odaklı; ki insanın ihtiyaçları ve potansiyeli de büyük ölçüde doğal sistemlere bağlı. Her ne kadar sürdürebilirliğin öldüğüne dair açıklamalar yapılsa da, dünyanın kaderinin insanın da kaderi olduğu gerçeği gitgide daha fazla kabul görüyor. Fakat sürdürebilirliğin sinsi hâlleri de var. Sürdürülen şey doğa zorbalığının ta kendisi olabiliyor, tabii biraz azaltılmış etkileriyle. Sürdürebilirliği ‘daha fazla iyilik’ yerine ‘daha az kötülük’ gibi algılayan zihniyet minik tavizleri güzelce pazarlayıp statükoya hizmet ediyor. Türünün geleceğini de tasarladığını fark eden türümüz, hâlâ Goethe’nin Faust’undaki gibi bir ilerleme trajedisi yaşıyor; ancak gelecek için muhtemel bir paradigma kaymasının ipuçlarını da veriyor. Belki doğayı hırpalamak bir noktaya kadar maksimum verimlilik sağladı; fakat bir noktadan sonra sağlamayacak. Apokaliptik bir senaryo içinde kendini yine, yeniden tasarlıyor. Daha fazla sorumluluk alan yaratıklara evrilmeyi deniyor. Kuşkusuz ki 50’lerde good design ile belirginleşen bir etikleşme süreci var. Estetiğin etiğini bulma projesi olan good design, hâliyle bunu formlar üzerinden gerçekleştirmeyi denedi. Yalınlık ve dürüstlük ön plandaydı. Daha önce bahsi geçen kokoreç arabası örneğinin yaklaşım olarak dürüst olduğu, modernist tasarıma daha yakın durduğu iddiası bu nedenle. Good design’ın gelişimine dönecek olursak, Arts and Crafts akımının yalınlaşma düşkünlüğünü 1894’te Alfred Lichtwark’ın pürüzsüz yüzeylerin ‘sakinleştirici etkisi’ olduğu iddiası takip etti. 1898’de Adolf Loos’un metal işçilerinin bezemesiz, süssüz, düz ve parlak yüzeylerini övmesinin ardından, 1901’de Hermann Muthesius “New Ornament and New Art” makalesinde modern insanın ruh ve beden sağlığı için ışık ve havaya ek olarak düz ve sade eşyalara ihtiyacı olduğunu iddia etti. Ardından Loos’un “Ornament and Crime” ve Le Corbusier’in ikonik Vers une architecture’u geldi. Beyaz ve pürüzsüz yüzeyler hijyenle ve saflıkla, edeple ve iyi ahlakla ilişkilendi. Öte yandan “unutmanın mümkün olduğu bir milada, sadece geleceğin hatırlanma arzusunun duyulduğu ‘yepyeni’ bir başlangıca” işaret ediyordu.8 Colomina ve Wigley “İyi Tasarım Anesteziktir” maddesini açıklarken tam da bu noktaya değiniyorlar; savaşın, makinenin ve metropolün şokuyla uyuşan ve duyguları donup kalan yeni insanın yeni tasarımının da bu tarihdışı, bağlamdışı ve anı taşımaya elverişsiz yüzeylerle bir tür anestezik etki yarattığını dile getiriyorlar.9 LT-28’i bu geleneğin abartılı bir uzantısı olarak düşünmek mümkün. Good design’ın iyiliği fazlalığın reddinden geliyordu; üretimin ve işlevin pratik gerekliliklerinin dışında kalan her şey fazlalıktı ve temizlik idealine ters düşüyordu. Bu bakımdan, mezarlıkları da şehirde temizlik idealine ters düşen işlevsiz mekânlar olarak okumak mümkün. Daha doğrusu, kutsallığın tamamen çözüldüğü bir dünyada gerçekten mümkün olurdu. Foucault zaman kategorisinin 19. yüzyılda kutsallıktan koptuğunu söyler. Mekân kategorisindeyse bu kopma Galileo’nun dünyanın bir küre olduğunu ortaya koymasıyla başlar; ancak asla sonuçlanmaz. Batı’da 18. yüzyıla kadar mezarlıkların şehrin kalbinde, kilisenin yanında konumlanırken 19. yüzyılda periferide konumlanır olması Foucault’ya göre ölümün, yaşayanlara da bulaştırılabilecek bir tür ‘hastalık’ olarak algılanmasından kaynaklanır. Öte yandan yaşadığımız çağın, yaşam alanı açısından da bir mekân kısıtlılığı teşkil ettiğini hatırlamak gerek. Yine aynı yazısında Foucault, bu kısıtlılığa eşdeğer olarak insan için sınıflandırma, depolama ve dolaşım sorunlarına dikkat çeker.

Özetleyecek olursak; artan hijyen takıntısı, artan metropol popülasyonu ve yaşam alanı kısıtlılığı; artan ateizm, dinden kopuş ve kutsallığın mekân kategorisi olarak yavaş yavaş çözülmesi, artan endüstrileşme, maksimum verim takıntısı ve ölü bedenin ürünleşmesi; artan etik kaygılar, sürdürülebilirlik akımı ve çevreye duyulan sorumluluk LT-28 gibi bir tasarımın niye ortaya çıkmış olabileceğini açıklıyor. Kuşkusuz ki LT-28, rasyonel ve kutsallıktan tamamen arınmış bir dünya tahayyülünde yaşayanlar için metropolde daha fazla alan ve daha steril bir ortam vaat eden, hem canlı çevreye hem de sanayiye olumlu katkıları olan, hayli edepli bir ölü beden tasarımı. Karbon izdüşümü cremation’a (cesedi yakarak kül hâline getirme) kıyasla daha düşük ve sadece Ağustos 2007’de Amerika’da bin kişinin ölü bedenleri için bu işlemi seçtikleri biliniyor. Buna karşın dini pratiklerin mekân üzerinde hâlâ egemen olduğu bir dünyada kolayca lanetlenebilen, sinir bozucu bir tasarıma dönüşebiliyor. Yaygınlaşmadığı için üzerine yeterince eleştiri de üretilmemiş. 2012’de New York Eyaleti Katolik Konferansı’nın açıklamasına bakarak denebilir ki, insan bedeninin “doğal ve doğaüstü özelliklerine” saygısızlık ettiği düşüncesi muhtemel eleştirilerin odak noktası olmaya elverişli. Kuşkusuz ki insan bedeninin atık, fazlalık, hastalık gibi algılanması dinden bağımsız olarak da eleştiriye açık bir pozisyon sunuyor. Hep tasarımın merkezinde durmuş olan insan bedeni, en nihayetinde tasarımın yok ettiği bir şey oluyor. Da Vinci’nin 1490 tarihli “Vitrivius Adamı”ndan birkaç bin yıl önce, Sanskritçe bilimsel bir eser olan Vastu Shastra da insan bedenini hem bir mikrokozmos hem de bir makrokozmos olarak görmüş ve onu konum, işlev, yükseklik ve yapı elemanlarının inşa sırası için baz almış.10 3. İstanbul Tasarım Bienali’ndeki “Unfinished Encyclopedia of Scale Figures Without Architecture” da mimarların insan bedeni algısı ve temsili üzerine geniş bir seçki sunarak insan bedenin merkezi konumunu hatırlatıyor. Human-centered design bağlamında alkali hidroliz metodu gerçekten çok radikal duruyor. Tarihte alkali hidrolize en çok benzeyen uygulama belki de toplama kamplarındaki sabun ve düğme üretimiydi ki, insan bedenini değersiz kılan, işe yarar kısımlarını hammadde olarak endüstriye katan bir uygulamaydı bu; insana bir tür ‘hayvan’ muamelesiydi. Öte yandan, ekolojik duyarlılığı göz önünde bulundurulduğunda LT-28 ve benzeri sistemlerin insana hayvandan çok recyle edilmesi gereken bir tür plastik gibi davrandığını söylemek mümkün. Organ bağışları muhtaç kişilere hizmet ettiği, beden bağışları da bilimsel kurumların kadavra ihtiyacını karşıladığı için muhtemelen birçok kişi için daha sempatik bir konuma sahip. İlkinde insan bedeni yine insan bedenine hizmet ediyor, ikincisinde ise bilime hizmet ediyor ki, bilim de zaten insan bedenine hizmet ediyor. İnsan bedeninin ehemmiyeti hâlâ koruma altında.

Aslında LT-28, sadece gömmeye alternatif olduğu için bile yeterince sevimsiz karşılanabilir. Gömme pratiği 100.000 yıldır pek çok kültürde geçerli. Ölülerini yakan toplumlar bile, sonrasında yine gömüyorlar. Hatta hayvanlardan şempanze ve fillerin de ölülerini gömdükleri söyleniyor. Bu durum hijyenle alakalı olduğu kadar, ölen kişiyle sevdikleri arasındaki ilişkiyle de alakalı. Bir tür yas ihtiyacı var. Hatta belki hayvanlarda bile var. Geride kalan, ölü bedenin çürümesini görmek istemiyor; fakat onun başına beklenmedik bir şey gelmesini de istemiyor. Nerede ve ne hâlde olduğunu bilmek ve mümkünse onu ziyaret etmek istiyor. Bu ihtiyacın çok enteresan örnekleri var. Mesela Japonya’da yaşam alanı kısıtlılığı ve depolama sorunu sonucu şekillenen yeni mezarlık kategorileri var: Ölü bedene toplu mezarlıkta yer çıkana dek konaklama imkânı sunan ceset otelleri ve daha ekonomik bir alternatif olarak mezar apartmanları. Mezar apartmanları cesedin külleri için ufak bir dolap ve bazen merhumun resmi, ona bırakılan mesajlar, aile ağacı ve benzeri şeyler içeren bir dokunmatik ekranla geliyor ki, bu da akla mezar taşını bir tasarım nesnesi olarak ele alan SO? Mimarlık ve Fikriyat stüdyosunun “Ziyaret” enstalasyonunu getiriyor. Yine 3. İstanbul Tasarım Bienali kapsamında sergilenen işin metni şöyle diyor: “Ölülerle yaşayanları birbirine bağlayan bir ekran: mezar taşı”. Japonya’ya dönersek, dokunmatik ekranlı dolaba alternatif olarak RFID kartı okuttuktan sonra erişilebilen kutular da var. Merhumun yakını isterse, kutuyu tanımlanan kutsal alana taşıyıp dua edebiliyor. Tabii bu taşınırlığı olanaklı kılan, ölü bedenin başta kül hâline getirilmiş olması. Bir matem nesnesi olarak ölü külleri daha iddialı hâllere de bürünebiliyor. Mesela Lifegem isimli firma, ölülerin küllerini elmas gibi değerli taşlara dönüştürerek onları bir mücevher hâline getiriyor. Aslında matem yüzüklerine Romalılardan itibaren rastlıyoruz. Fakat 1900’lerin başlarına kadar uzanabilmiş olan bu gelenekte yüzük temsili bir objeyken, Lifegem pratiğinde yüzük ölü bedenin ta kendisi. Benzer bir durumun belki daha ürkütücü bir örneğine ise, 2015’te Milano’daki fuarda rastlayabiliriz: İçinde, ölü partnerin küllerinin yerleştirildiği camdan bir dildo, iPhone’un bağlanabileceği gizli bir amplifikatör ve gömme parfüm şişesi bulunan bir matem seti; anı kutusu. Distopik yakın gelecek tahayyülleri sunan Black Mirror dizisindeyse, konuyla ilgili tüyleri diken diken eden bir tasarım önerisi var. İkinci sezondaki “Be Right Back” bölümünde, geride kalan hamile eşi için bir merhumun bedenini birebir kopyalayan bir robot üretilir. Robotun bedeni, merhumun bedenine eşdeğer gözükse de aslında sentetiktir. İçinde merhumun sosyal medya kullanımı baz alınarak geliştirilen bir bilgisayar programı yüklüdür. Böylece merhumun personası da, dijital izleri baz alan bir yapay zekâ ile taklit edilmiş olur. Elbette ki bu uygulama yas tutmanın tam tersini sunuyor; ancak ortada yine ‘sevdiğin birinin ölümüyle başa çıkma’ tasarımı var.

“High-tech afterlife”, süre: 01:11

Hijyen, ceset güvenliği ve geride kalanlar için ifade ettiklerini geçersek; gömme geleneğinin daha farklı amaçları olduğunu da görebiliyoruz. Ölü bedeni hep bir nesne olarak ele aldık; ancak onu bir özne olarak değerlendirmek de mümkün. Ruhu sürdürmek: Acaba bu mümkün mü? Birçok dinde ölümden sonra yaşam inancı var; ancak ölümden sonra dirilecek olan öznenin fiziksel beden mi yoksa metafizik beden mi olduğu bir muamma. Antik Mısır’da fiziksel bedenin muhafazası diriliş için büyük önem taşıyordu. Günümüzdeyse, kriyobiyoloji ile bir tür yeni mumyalama pratiği gündeme gelebilir. Şimdilik dondurup diriltme işlemi sadece bilimkurgu edebiyatının bir parçası olsa da, cryonics şirketlerinin yüksek meblağlar karşılığı gelecekte çözmek üzere insan dondurduğunu biliyoruz. Bir yandan, belki gelecekte başarılı bir kriyobiyolojik açılımla ölü bedenin eski canlı konumuna geçiş yaptığı durumlar yaşanacak. Farklı çağlardan çözülüp geleceğe geri dönen insanlar göreceğiz. Öte yandan, alkali hidroliz ile dolaşan akışkan bedenler de olacak.

Son olarak, ölü bedenin tasarımı bir ifade biçimi olarak da karşımıza çıkıyor. Mesela Bodyworlds ile ölü bedenler sanat eserlerine dönüşürken, bombalı intihar saldırıları ile ideolojik bir mesaja dönüşebiliyor. Ölü beden tasarımı da, belki zamanla daha öznel bir mecra olacak. Cenazeleri yitirilen hayatın bir yası olmaktansa, yaşanmış olan hayatın bir kutlaması olarak görmek de mümkün. Örneğin Plymouth’ta Devonport Park’ta bir adam karısının küllerinden havai fişek gösterisi hazırlamış. Marina Abromovic ise, cenazesini son performansı olarak tasarladığını açıklıyor.

1. Colomina, B., & Wigley, M., (2016), Are We Human? Notes on an Archeology of Design, s. 12, Zürich: Lars Müller.

2. A.g.e., s. 14.

3. Loos, A., (1998), Ornament and Crime: Selected Essays, Riverside, CA: Ariadne Press.

4. Colomina, B., & Wigley, M. (2016), s. 98-99.

5. Dönem 22, Yasama Yılı 2, T.B.M.M. Hayvanları Koruma Kanunu Tasarısı ile İçişleri ve Çevre Komisyonları Raporları, s. 33-34.

6. Foer, J. S., (2012), Hayvan Yemek, İstanbul: Siren Yayınları.

7. Colomina, B., & Wigley, M. (2016), s. 63.

8. Şumnu, U., (2012), “Beyazlar Daha Beyaz: Modern Mimarlık ve Bezeme”, Arzu Mimarlığı, İstanbul: İletişim Yayınları.

9. Colomina, B., & Wigley, M. (2016), s. 96.

10. Colomina, B., & Wigley, M. (2016), s. 146.

beden, beden politikaları, biyopolitika, Ecem Arslanay, İstanbul Tasarım Bienali, ölüm, tasarım