Butnan, Tobruk,
fotoğraf: Mujaddara (CC BY-SA 3.0),
kaynak: Wikimedia Commons
Oh! Fucking Tobruk*

Söylediklerinin hiç de hayırlı şeyler olmadığı ses tonlarından ve deli deli bakan gözlerinden belli, bağırıp çağırıyorlardı. Kendi boyları büyüklüğündeki makineli tüfeklerini üstümüze doğrultmuşlardı. Çoğunluğunu sekiz ila on dört yaş arasındaki çocukların oluşturduğu insan koridorundan itile kakıla karakolun içine doğru götürülürken korktuğumu hatırlamıyorum, şaşkınlık olabilir. O hep başkalarına olduğunu sandığın şey başına geldiğinde uğradığın şaşkınlık.

Çekirge, bir sıçramış iki sıçramış, Tobruk’ta bir mahalle karakolunun rutubetli, pis ve karanlık nezarethanesine konmuştu. Yerden tavana kadar demir parmaklıklar bizi içeride tutmaktan ziyade, o silahlı kopilleri dışarıda tutmak içindi sanki. Esmer kavruk veletlerin biri gidiyor, biri geliyor, silahlarını demir parmaklıkların arasından sokup üstümüze ateş edecekmiş gibi yapıyorlar, tükürüyorlar, incecik çocuk sesleriyle ciyak ciyak slogan atıyor, küfür ediyorlardı. Demir parmaklıklara yan dönüp başımızı omzumuzun arkasına saklamaya çalışarak hedef küçültüp hem tükürük yağmurundan hem de maazallah piçlerden birinin silahı ateş alırsa kurşun hayati bir yere gelmesin diye korunmaya çalışıyorduk (tedbir hayatım boyunca hiç elden bırakmadığım özelliklerimden biridir). Üç kişiydik, diğerleri Arapça biliyorlar bana tercüme ediyorlardı; içki harammış, sarhoşluk günahmış, utanmıyor muymuşuz, Allah belamızı versinmiş —ki görünüşe göre bu beddua tutmuştu— ve daha bir takım ayıp lakırdılar...

Libya’ya çalışmaya gitmiştim, yeni mezundum, para kazanacaktım, şantiye Tobruk’taydı. Doğuda, Mısır sınırına yakın, çölle denizin birleştiği bir kıyıda. İnsana terk edilmiş duygusu veren; sokaklarında bırakılmış bozuk arabalar, atılmış beyaz eşyalar, devasa kablo makaraları, greyder kepçeleri, hurda, moloz, çöp, yüksek duvarların arkasına saklanmış evler, bitmemiş inşaatlar, aniden insanın karşısına çıkan ışıl ışıl aydınlatılmış ‘lüks’ bir otel, develer, tek tük ağaç, uyuz köpekler, kepenkleri neredeyse hep kapalı dükkânlar olan toz toprak içinde bir şehir. Her şey boz ve toz içinde, tozdan bir şehir. Libya denince aklıma ilk toz gelir zaten, bir de arkasında toz bulutu bırakarak uzaklaşan bir pikap. Datsun çift kabin, bizimki.

Anlamışsınızdır ya da zaten biliyorsunuzdur, Libya’da içki yasaktı. “Evinde ne istersen yap, istediğin kadar iç sıç, kimse bir şey diyemez” diyordu eskiler, ev mahrem olduğu için polis bile giremezmiş ama “evin dışında sarhoş yakalanırsan, hele bir de yanında içki bulunursa yandın, doğru Çad sınırına çam dikmeye, kimse bulamaz seni bir daha”. Çad sınırında çam dikmek, böyle saçma bir ceza doğru olabilir miydi?

Cumartesiden perşembeye haftanın altı günü sabahın altısından akşamın altısına kadar çalışıyorduk. Cuma günleri tatildi. O gün de genellikle, belediye hesabına çalışan İngilizlerin şehrin diğer ucunda, İtalyan şantiyesindeki evlerinde toplanılıyordu, çeşit çeşit nefis biralar yapıyorlardı. Pub gibiydi, akşama kadar bira içip dart oynuyorduk, eğlenceliydi. Ama şantiyeye dönüşte, içimizde hep bir yakalanma korkusu olduğu için, arabaya binerken her ihtimale karşı yanımıza bir iki diş sarmısak alırdık. Tedbir.

O Cuma yine gece yarısına doğru biralarımızı içmiş, çakırkeyif, tek tük sokak lambasının aydınlattığı Tobruk’un yarı karanlık, ıssız cadde ve sokaklarından geçerek mütevazı şantiyemize dönüyorduk ki arabayı kullanan “çevirme var galiba” dedi, ileride bir sokak lambasının altında jipler mipler kalabalık bir grup görünüyordu, grubun uzakta olmasına güvenerek “çaktırmadan şurdan döneyim, arkalarına çıkarız” diyerek yan sokağa dönmesiyle de silahlar patlamaya başladı. Herifleri göremediğimize göre havaya ateş açmış olmalılardı. Panikledik, sarmısakları yedik. O telaş arasında —gözümün önünde elimde çam fidanıyla ben— aklımıza berbat bir fikir daha geldi, derhal uyguladık. Şoförümüz “az ötede bir karakol var oraya gidelim, suçlu olmadığımızı düşünürler” dedi. Geri zekâlılar ya... Karakola kendi ayağımızla gittik, meğer hasretle bizi bekliyorlarmış, arabanın üstüne üşüştüler. Dipçikliyor, yumrukluyor, tekmeliyor, bağırıyorlardı. Hissin adı korku değildi kesinlikle, uyuşma olabilir. Kapıyı açıp biz mi çıktık onlar mı bizi çıkardılar, hafızamda net değil.

Nezarethanede çok uzun kalmadık. Sivil ama nispeten daha yetkili kılıklı üç yetişkin bizi bir otomobile bindirdi, otomobil hareket etti. Çad sınırında biz mi çam dikecektik, yoksa dikilecek çam biz miydik? Neyse ki otomobil eski şehre yöneldi, bu kesinlikle çöle doğru gitmekten daha güvenli göründü gözüme. Davranışları dostçaydı. İçki içtiğimizi anlamışlar. Artık nasıl bakıyorsak bayat balık gibi, onca sarmısak da kâr etmemiş... Siz Müslüman değil misiniz? Gak guk... Sus işte hıyar! Sanki sürekli esrar içen siz değilsiniz.

Labirent gibi daracık sokaklardan geçtik, limanın üst taraflarında bir yerde İtalyanlardan kalma, kemerli sütunlu kolonyal bir konağın önünde durduk. O binanın ev olduğu zamanlarda, galiba aşçı uşağın girişi çıkışı için kullanılan yandaki küçük kapıdan upuzun bir koridora girdik. Adamlardan biri önümüze düştü ikisi arkamızdan geliyordu. İs kaplı duvarların boyası kabuk kabuk kıvrılıp yer yer kalkmış yer yer dökülmüş, altından tuğlalar görünüyordu, her taraf tül gibi uçuşan örümcek ağlarıyla kaplıydı, tavandan üstümüze rutubet pamukçukları yağıyordu. İşkenceye götürüldüğümüzü anlamıştım. Ensemden kuyruksokumuma buz gibi bir şey aktı.

Koridorun sonunda büyük bir oda vardı, odada da kel, şişman, tıknaz, terli bir müdür, herhalde istihbarattan, Tobruk’taki tek takım elbiseli. Zaman 1940’larda durmuştu diyeceğim, ama tam da durmamış eşyalar eskimeye devam etmişti. Tavandan sarkan, müdür gibi kel, yarısından çoğu dökülmüş, kalan taşları da pislikten buzlu cama dönmüş kristal bir avize, iyice eprimiş yüzü pul pul, yırtık pırtık devasa Chesterfieldimsi deri bir kanepe ve koltuk takımı, geçme yerlerinden ayrılmış dingildek bir sehpa, altında rengi tamamen uçmuş delik deşik bir halı, köşede şapkası yamuk, kolera sarısı ışığı solgun bir abajur, üstü darmadağın dosya ve kâğıtlarla kaplı battal boy bir çalışma masası ve tabii ki masanın arkasındaki duvarda, yukarıdan bize şehla şehla bakan Kaddafi.

Bizi getirenler çıktılar. Müdürün böyle bir fırsatı her zaman eline geçiremediği hemen belli olmuştu, sözcüklerinin, cümlelerinin arasına abartılı esler vererek Arapça tiradını uzattıkça uzatıyor, dramatikleştiriyor, anın tadını çıkarıyordu. Bizimkilere ne dediğini soramıyordum, ama ses tonu din ve ahlak sohbetleri tonuydu. Az sonra bizi getirenlerden biri tekrar içeri girdi ve elindeki daktiloyla yazılmış kâğıtları, aralarından kırmızı karbon kopya kâğıtlarını çekip çıkararak önümüze koydu, bir şeyler söyledi. İmzalayacakmışız. Arapça... İmzaladım (kredi kartı sözleşmelerini filan okumadan imzalamak bende o günden kalma bir alışkanlık sanırım). Ötekiler de imzaladı. Müdürün gidebileceğimizi söylediğini ben bile anladım.

Binanın önüne çıktık. Mis gibi bir Tobruk gecesi. Arabamızı da getirmişlerdi sağ olsunlar. İçi, koltuklar dahil tamamen sökülmüştü, kapıların içleri, takım çantaları, stepne her şey ama her şey sökülmüş, sonra bir şekilde tekrar içeri tıkıştırılmıştı. Öylece bindik. Şantiyeye dönerken çocuklara imzaladığımız kâğıtta ne yazdığını sordum, bir daha içki içmeyeceğiz, tövbe filan.

Haksız bulunacağımızı ve çok ayıplanacağımızı bildiğimiz için kimseye bu olaydan söz etmedik. Çad sınırında üç beş çam eksik olmuş kimsenin umurunda değildi zaten.

* Şantiyedeki odamda asılı olan, proje müdürünün her gördüğünde Libyalılara ayıp olur diye kaldırmamı istediği, benim de her seferinde peki deyip hiç kaldırmadığım II. Dünya Savaşı’yla ilgili anonim bir Avustralya savaş baladı. Tamamı şöyle:
Oh! Fucking Tobruk
All fucking fleas, no fucking beer, 
No fucking booze since we’ve been here.
And will it come?
No fucking fear, in fucking Tobruk.
The fucking rumours make me smile. 
The fucking wogs are fucking vile.
The fucking pommies cramp your style,
In fucking Tobruk.
All fucking dust, no fucking rain, 
All fucking fighting since we came,
This army’s just a fucking shame,
In fucking Tobruk.
The bully makes me fucking wild, 
I’d nearly eat a fucking child,
The salt water makes me fucking riled,
In fucking Tobruk.
Air raids all day and fucking night, 
Huns striving with all fucking might.
They give us all a fucking fright
In fucking Tobruk.
Best fucking place is fucking bed, 
With blanket over fucking head.
And then they think you’re fucking dead,
In fucking Tobruk.

Kağan Önal, şantiye, Tobruk