Jeff Wall, “A sudden gust
of wind (after Hokusai)”, 1993 
(kaynak: artblart.com)
Niye Bu Resim?

İnsanın penceresinden görünen manzarayı istediği zaman değiştirebilmesi gibi... diyeceğim, ama öyle bir şey olmadığı açık: Ekran pencere değil, ekrandan görünen dışarısı değil, bilgisayarımın masaüstüne serili resme bakan ben manzaraya dalıp gitmiş biri değilim. Masamın dayalı olduğu duvarda asılı bir tablo ya da fotoğraf ya da poster gibi... diyeceğim, ama tam öyle de değil: Sıkıldığımda ya da dikkatim dağıldığında ya da yorulduğumda başımı kaldırıp o resme bakmıyorum, ki bakacak olsam başımı kaldırmam gerekmeyecek, ki baksam da zaten bir şey göreceğim yok.

Ekran karşısında yarı kör, yarı uykuda gibiyim hep (dümdüz bir yolda, aynı viteste giden bir uzun yol şoförü gibi).

Galiba sadece bir ilk görme anı var, bilgisayarımın ekranındaki resmi değiştirmeye karar verdiğim an ve o an arzular, hayaller, kararlarla dolu, yoğun bir an. Günlerden bir gün, her gün gibi bir gün, yine sandalyede iki büklüm, yine gözlerim bilgisayar ekranının soluk, gönülsüz aynasına mıhlıyken, kafamın içindeki ayarsız, başına buyruk saatin çalacağı tutuyor ve birden, o yarı kör yarı uykulu halden sıçrayıp kimbilir ne zamandır bilgisayarımın masaüstünü kaplayan resmi fark ediyorum (şoför birden frene basıyor): Kanyon gibi bir yerde kırmızıları abartılı bir günbatımı mesela. Ya da pasta gibi tam ortasından ikiye bölünmüş beyaz, müstakil bir Amerikan evi. Ya da bir çam ormanının ardında sisli dağ etekleri. Ya da okyanus kıyısında yan yatmış bir gemi enkazı. Ya da cılız bir ağaç, bir nehir, dört insan, rüzgârda uçuşan kâğıtlar. Ya da çok eski, yıkık dökük bir duvar. Ya da bulutlar.

Dimitrios gemisinin enkazı,
Githio kıyıları, Yunanistan 
(kaynak: davestravelpages.com)

Ne zamandır burada bu resim? Niye bu resim? Niye bu resme bakmak istemişim? Bu resimden ne istemişim?

Bütün gün bilgisayarın başında, o yarı körlük yarı uyku hali içinde, hayatım dediğim zaman yığınını “kahve kaşıklarıyla ölçerken” içten içe her neyi arıyor, özlüyor, merak ediyorsam, resim bana ondan azıcık tattırsın istemişim galiba: Gitmek istediğim, bir türlü gidemediğim ve içten içe hiç gitmeyeceğimi bildiğim uzak bir yerin vaatkâr coğrafyası. Olmak istediğim, olmayı başarabilirsem, ne kadar çabuk başarabilirsem hayattan o kadar kârlı çıkacağımı hissettiğim öteki insanın daha sakin, daha durulmuş dünyasından temsili bir sahne. T. S. Eliot’ın bezgin “gömülü hayat” fikriyle (ıskalanmış başka hayat ihtimallerinin buruk toplamı olarak hayat) William James’in ümit dolu “daha fazla hayat” fikri (yaşandıkça azalacağına çoğalan, daralacağına genişleyen, yoksullaşacağına zenginleşen hayat) arasında bir yerde, fikirden çok duygusal beklentiye, gerçek taklidi yapan hayale, yoğun hevese benzeyen bir şey.

Resmi böyle anlarda, o beklenti ya da hayal ya da heves (her neyse o maymun iştahlı dürtünün doğru adı) içimden taşacak gibi olduğunda istiyorum. Arama motoruna bazı kelimeler yazıyorum (gemi, ağaç, bulut), karşıma çıkan resimlere bakıyorum, bakıyorum, sonra birini seçip masaya örtü serer gibi (örtü gibi de değil aslında) ekranımın üstüne yayıyorum. Resmi unutmadan hemen önceki o kısacık ve yoğun anda, ikiye bölünmüş eve, rüzgârda uçuşan kâğıtlara, gemi enkazına ya da sisli dağ eteklerine bakarken de hayattan ne istediğimi, mutluluğun neyle ilgili olduğunu, bunca gayretin sebebini anlıyorum sanki. Anlam atmosferik bir ışık ya da çok derinlerden gelen bir vınlama ya da buğulu bir cam fanus gibi etrafımı sarıyor, kafamın içinde zonkluyor.

Ama resmin bu avutucu, yatıştırıcı etkisi fazla sürmüyor. İnternetsiz, hatta bilgisayarsız zamanların son demlerinde doğmuş biriyim ve belki de bilgisayar ekranıyla doğar doğmaz karşılaşan son insan neslinin hiç tanımadığı, uzak geleceğin antropologlarının da içimizde buldukları kırıntılarını “arkaik dürtüler” sınıfına sokacakları dertler bunlar: Bilgisayarımın ekranındaki resim, “resim” dediğimde kastettiğim gibi bir resim mi? Ekran benim dışımda da, ekrana bakınca gördüğüm yer “dışarısı” mı?

Ama Magritte’in bir türlü sevemediğim felsefimsi resimlerinin sordurduğu “o şeyle o şeyin resmi aynı şey mi?” cinsinden, fazla aşikâr sorular bunlar. Benim cevapsız kalan sorularım başka: Teknoloji çoktan elim ayağım olmuşken, bir anlayıp açıklama ihtiyacı hissettiğimde aklım benzetmelerini (pencere, tablo, masa örtüsü) niye hâlâ o pek çok şeyin elle yapıldığı zamanlarda arıyor? Ellerimle gözlerimin çoktan alışıp kendilerini teslim ettikleri şeye aklım ve hafızam niye hâlâ direniyor? “Hayat” deyince niye hâlâ doğayı, hareketi, açıklığı anlıyorum? Ekran başında geçen bir hayatın daha düşük, daha az gerçek, daha kof bir hayat olmadığını, böyle de yaşanabileceğini, artık böyle yaşandığını kafam niye bir türlü kabul etmiyor? Niye hep ekranı bırakmak, pencereden bakmak, dışarı çıkmak istiyorum ve niye yapmıyorum, yapamıyorum ve (galiba) yapmak istemiyorum bunu?

Salaş bir taşra lokantasının duvarındaki yağlıboya Alpler manzarası gibi... diyeceğim, ama öyle değil.

{Anasayfada fold içindeki fotoğraf: Gordon Matta-Clark, “Splitting 9”, 1977, 
kaynak: exeuntmagazine.com}

ekran, Emre Ayvaz, hayat, imge, resim