Neşe

Neşe, dedi kendi kendine, ne kadar güzel bir taverna adı. Sanki şehirde kimse yoktu, havalar daha ısınmamıştı ama ekonomi tamamen durmuştu. O hararetli ilk kriz günleri de geçmiş, kimsenin artık tartışacak ne yeni bir senaryosu ne de yeni bir formül zırvası veya umudu kalmıştı. Çaresizlik, dükkân önlerinde plastik taburelere yığılmış, sigaralardan göğe tütüyor, tütüyor, ama bitmiyordu. Efkâr, boş sokaklarda dolaşmaktan sıkılmış, akşamı bekliyordu. Bir türlü akşam olmuyordu. Acaba, diye meraklandı, bu ara gelen oluyor mudur buraya. Biraz daha dikkatli baktı bahçeye, bir ipucu bulabilirim belki diye, belki bir akordeon sesi, bir mendil, bir kapak. Bahçe, boş ve tozluydu. Duvar dibinde açmış, olup bitenden habersiz, birkaç çiçek vardı. Ağaçların arasında asılı ampullerden bazıları kırılmıştı, zaman durmuştu. Tek hareket eden oydu sanki. Yürüyordu, evden neden çıktığını bilmiyordu, herkes gibi onun da gidecek bir yeri yoktu ya da bir nedeni.

Hiçbir yerden televizyon sesi gelmiyordu artık, herkes küsmüştü, herkes kızgındı. Çocuklar yoktu ortalıkta, sadece asma kilitler vardı kapılarda. Durakta biraz oyalandı, bu duraktan her semtte vardı neredeyse. Hep böyledir, diye düşündü, kendileri kalmaz hiç, adları durak olarak kalır, Çiçekçi, Bostan. Bahar, durağın arkasındaki tezgâhtan da kaçmıştı belli ki, birkaç taze soğan dışında bir şey yoktu, sahibi de ortalarda yoktu, müşteri de yoktu. Tezgâhın üstündeki tentenin gölgesinin bile başıboş bir hâli vardı, düştüğü yerde kalmış gibiydi, ne uzamaya, ne de birazdan hep bu saatte yaptığı gibi arkadaki duvardan aşağı akmaya niyeti varmış gibi görünmüyordu. Boş sarayın boş koridorlarında yürümeye devam etti, ne birazdan yağacak yağmurun, ne de şimdi attığı adımların sesi yoktu, süsler yerli yerinde duruyordu, sesler yoktu. Neredeyse mutlu olduğunu bile düşünebilirdi, bu boşluğu sevmişti. Bir kavga bitmişti. Tüm çabalar, koşuşturma, tüm kibir, hırs, her şey birkaç günde yok olup gitmişti ve geriye kalan bu boşluk güzeldi. Belki okullar, bankalar bir daha hiç açılmayacaktı, insana olmaz gibi gelmesine rağmen şu an pek de aksini gösteren bir hareket yoktu. Bir tek yaşlılar ne olup bittiğinin henüz pek farkında değillerdi, daha beş, altı gün de ne olduğunu anlamazlardı, emekli maaşları için bankaya gidene kadar. Dün gördüğü iki yaşlı, hâlâ kaçtı mı, intihar mı etti, onu tartışıyorlardı. Bu konu kapanalı bir haftadan fazla olmuştu halbuki. Artık herkes tek başınaydı. Bekliyordu herkes. Tozlu otomobillerin üstüne yazılmış “Geliyor” sloganı dışında ortada beklemeye değer hiçbir şey de yoktu.

Şehirde kalan o azıcık doğaya imrenmemek mümkün değildi. Onların da olup bitenden haberi yoktu veya vardı ve onlar için fark eden bir değişiklik değildi bu. Hayatta kalabilenler devam ediyordu. Birçoğu mevsim gereği çiçeklenmişti. Herkesten daha akıllı oldukları belliydi. Ara sokaklara sapınca, zaten sessiz bu sokaklarda hiçbir değişiklik fark edilmiyordu. Gölgeler daha kararlı ve serin, yapraklar daha gerçekti. Buralardan hızla yürüdü, bu dirilik biraz huzursuz etmişti onu, buradan geçerken kaybedecek hiçbir şeyi olmayan birinin hiçbir ayrıcalığı yoktu hâlâ. Mezarlığın yoluna çıktığında köşedeki mermerciyi görmek rahatlatmıştı onu. Çok da değil, birkaç hafta önce bir kapı eşiği kadar parçaya bir tomar para istemişti, şimdi o kıymetli mermerleriyle dilediğini yapabilirdi. Artık bir süre kimse ondan mezar taşı da almazdı, daha bir süre kimse ölmezdi bile, ortalık o kadar durgundu. Yine de mermercinin önünden geçerken nazik bir yüz ifadesiyle selamladı onu. Artık kimseye nasılsın, ne haber, demenin bir faydası yoktu. Mermercinin, tüm taşlar onun sırtındaymış gibi düşüktü omuzları, gözlerini kısmıştı.

Yürümeye devam etti, hafif bir yokuştu, alışık olduğu bir yokuş. Karşıdan gelen birini gördü, acelesi vardı. Yadırgamıştı. Uzaktan baston sandığı, pek de narin sayılmayacak demir bir su borusuydu. Dirsek olan tarafından tam da bir baston gibi tutuyordu onu adam. Yolda hiç eczane görüp görmediğini sordu ona, cevabı beklemeden de hızlı adımlarla yokuş aşağı gitti. Ne biçim bir şehir burası, hiç bitmeyecek kargaşası, diye düşündü. Biraz sonra arkasına baktı, o kararlı gölgeler tedirgin etmişti onu. Onlardan neden korkması gerekiyordu ki aslında, hayatta hiç kimsesi kalmamıştı, herkes onu bırakıp gitmişti. Yeterince hırslı değildi, hiçbir zaman tembel biri olmamıştı, belki çok zeki değildi, aptal sayılamazdı ama. Sadece para kazanamamıştı, yeterince kazanamamıştı. Şimdi artık bunun da bir önemi kalmamıştı. Artık nerede hata yaptığını düşünmesine gerek yoktu. Herkes aynı hatayı yapmıştı, ilk defa hayatında kimse ondan daha iyi değildi, ilk defa eşitliği tadıyordu. Hatta önde bile sayılırdı, herkes onun kadar deneyimli değildi bu yeni düzende. O, yazmaya devam edebilirdi, bunun için yeterli malzemesi vardı, kâğıt, kalem, hepsi vardı. Belki, diye düşündü, tek eksiği bir kâğıt ağırlığıydı. Vitrinde gördüğü günden beri istiyordu onu, adam korkunç bir rakam söylemişti, şimdi onu çok az bir paraya alabilirdi belki veya iki, üç şişe ev yapımı bira karşılığında. İçinde, hasır sepette, adam bu hasır için latticino, demişti, her hecesi başka notadan, üç armut ve dört kiraz olan, buna da meyve buketi, deniyordu, cam bir kâğıt ağırlığıydı bu.

Antika St. Louis kâğıt ağırlığı, 
kaynak: collectorw8s.com

Adam, Tintoretto tablosundaki Havva gibi cam küreyi ona doğru uzatmış, St. Louis, demişti, 1845–60 arası, mükemmel bir durumda, diye eklemişti, sadece birkaç çizik vardı üstünde. Hayatta hiçbir şeyi yoktu, bir tek o cam küre, eğer ona sahip olabilirse, o onu bir daha hiç terk etmeyebilirdi. Nasıl olsa o, her yerden kovulmuştu. Şimdi o kovulduğunu sandığı yerde ev sahibi olmuştu, artık bu saray onundu. Gözlerini kapatıp bir hesap yaptı, 36 şişe birası vardı, bitince bir 47 şişe daha yapabilirdi. Her bir şişeyi tek tek toplamıştı. Bir gece hepsini bir kerede, ona depozito değerinin iki katına satmaya kalkan bakkaldan da çalabilirdi. Dükkânda yer olmadığı için zincirli meşrubat dolabının arkasına kaldırdığı güneş şemsiyesinin altında durduklarını biliyordu, ama o hepsini tek tek toplamıştı, hepsi aynı şişeden. Kimse onun kadar mükemmel şişe etiketi sökemezdi, onunkiler kusursuzdu. Artık yazdıklarının üstüne koyacak cam bir kâğıt ağırlığı da olacaktı. Boş sarayın boş koridorlarında yoluna devam etti, yavaş yavaş kendi neşeli ayak seslerini duymaya başlamıştı.

Emre Özgüder