Muzır Moda

24 Mart akşam üzeri moda gündemini taramak üzere bilgisayar başına oturduğumda, işe tercih ettiğim kaynaklardan Business of Fashion’un Facebook sayfasından başladım. Yukarıdan ikinci habere geldiğimde donakaldım: Elle Türkiye’nin ‘muzır neşriyat’ ilan edildiğine dair haberi İngilizce okuyordum! Araştırdığımda gördüm ki, haber yerli kaynaklara da ulaşalı çok olmamış. Aynı gün Resmî Gazete’de yayımlanan ilana göre, Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun kararınca, Elle dergisinin Mart sayısında yer alan “bazı yazı ve fotoğrafların 18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak olduğuna” karar verilmiş. Bunun üzerine de “1117 sayılı Kanunun 3266 sayılı Kanunla değişik 4’üncü maddesindeki sınırlamalara tabi olmasına” karar verilmiş. Bu sınırlamalar; derginin kapalı poşet içerisinde satılması gerekeceği ve reklam yapamayacağı anlamına geliyor.

Konuyla ilgili haberlerde sadece kararın bilgisi vardı; ancak sebebine, buna gerekçe gösterilen içeriğe bir türlü ulaşamadım. Ancak haberler mart sayısının kapağıyla birlikte paylaşılmıştı, kapakta da “Herkes Feminist Olmalı! / Moda Tavır Değiştirdi” ve “Dünden Bugüne Skandal Yaratan Kıyafetler” başlıklarını görünce merakım iyice kabardı, “aman şimdi toplatılır” korkusuyla oturduğum yerden fırlayıp marketler kapanmadan dergiyi almaya koştum. Sayfaları çevirmeye başladım, önce feminizmli yerleri buldum. İyi bir yazıydı, ancak çoğunlukla son zamanların moda dünyasının çok da fazla suya sabuna dokunmayan feminizminden bahsediyordu, meselenin bu olduğuna ikna olamadım.

“Skandal Yaratan Kıyafetler” dosyasına atladığımda ise, daha fazla yaklaşıyor olduğumu hissettim. Dosya, 1920’li yıllardan başlayarak moda tarihinde büyük tepkiyle karşılanan kırılma noktalarını; örneğin kadınların pantolonla restoranlara alınmadığı dönemde Marlene Dietrich’in takım elbisesini, 1946’da ilk ortaya çıktığında ortalığı sarsan bikiniyi, Alexander McQueen’in İngiltere’nin İskoçya’yı işgaline eleştiri olarak hazırladığı —ancak birçokları tarafından tecavüzün meşrulaştırılması olarak algılanan— Highland Rape koleksiyonunu işliyordu. Dosyanın ikinci sayfasını açtığımda gözüme çok iyi tanıdığım bir imge çarptı ve artık meselenin burası olduğundan emin oldum: Hüseyin Çağlayan’ın 1998’deki (dergide 1996 olarak yazılmış) Between [Arada] koleksiyonundan bir görselle burun buruna gelmiştim. Önümdeki görsel, her daim performans tarafı güçlü sunumlarıyla tanınmış olan Çağlayan’ın, en meşhur sunumlarından birinin en ses getiren sahnesine dair bir fotoğraftı. Bu fotoğrafta, yan yana duran 6 manken, sağ baştaki neredeyse vücudunu tamamıyla örten (ancak dizlerin biraz altında biten) bir burkayı andıran bir kıyafetle, sol baştaki ise suratındaki maske hariç çırılçıplak duruyor, aralarındaki dörtlü de bu ikisinin arasında kalan bir giyiniklik skalası çiziyordu; hepsinin yüzleri örtülüydü. Çağlayan, bu koleksiyonu “yüzü olmayan, kimliği olmayan bir kişi yaratmak üzerine” olarak tarif etmişti, aynı zamanda bunu doğa ve kültüre dair bir yorum olarak açıklıyordu, beden doğayı, giysi ise kültürü temsil ediyordu. Dergide ise koleksiyon, “sanat ve moda çerçevesinde, çıplaklıkla örtünme zıtlığında İslamcı giyim kodlarını ele alıyor, dinin kadınları nasıl kimliksizleştirip kişiliksizleştirdiğini anlatmak istiyordu” ifadesiyle birlikte paylaşılmış.* Mevzubahis görsel tek başına yer almıyor tabii bu sayfada, sağ tarafında Jennifer Lopez’in 2000 Grammy ödül törenine giydiği meşhur zümrüt yeşili, dekolteli elbisesiyle Bjork’ün en az bir o kadar ünlü olan kuğu elbisesi; sol tarafında ise Rick Owens’ın 2015 koleksiyonundan bir görsel vardı. Benim şüphem; Owens’ın, kadın bedeninin normalleştirilen çıplaklığına karşın moda dünyasında dahi tabu olan erkek çıplaklığına dair bir yorum özelliği taşıyan defilesinde, bazısı tamamıyla, bazısı ise kenardan köşeden, ancak her zaman mevcut olan penislerin arasından seçtikleri, mankenin testislerinin belli olduğu bu görselin, bir öncekiyle yan yana durduğunda hazırda bekleyen ahlak bekçilerinin eline gerekli bahaneyi vermiş olduğu yönünde.

Elbet bu anlattıklarım, konu hakkındaki kendi şüphelerim, olayın arkasındaki mekanizmalara dair bir bilgimiz yok, ‘muzır neşriyat’ damgasını yiyen içeriğin ne olduğuysa meçhul. Bloomberg kendisine ulaştığında, derginin dahil olduğu Doğan Burda Dergi yayın grubunun yönetim kurulu üyesi Mehmet Yakup Yılmaz, henüz kendilerine resmi bir tebliğ gelmediğini, geldiği anda ise temyiz talebinde bulunacaklarını açıklamış. Alenen medyaya karşı açılmış savaşın içerisinde bu durum pek istisnai görülmese de, her daim basının en ‘suya sabuna dokunmaz’ alanı olarak algılanan moda medyasının da kendisini bu sansür deryası içerisinde bulmuş olması dikkate değer.

Bu sansür, doğrudan o başlık altında yayınlanan içerikle bağlantılı olduğunu düşünmesem de, en baştaki “Herkes Feminist Olmalı / Moda Tavır Değiştiriyor” başlığına gidiyor. Bu başlık, son zamanlarda uluslararası moda dünyasında trend hâline gelen bir duruma işaret ediyor: Feminizm gerçekten moda oldu. Yakın zamanda gördüğüm bir başlık sık sık geliyor aklıma, “Artık Seks Değil, Aktivizm Satış Yapıyor”. Bu sözümona ‘aktivizm’, çoğunlukla tişörtlerin üzerine basılan bir iki provokatif slogan ve podyumda yürüyen alışılagelmişin dışında mankenlere denk gelse de, esas tam bu noktada başlıyor. Yukarıda bahsettiğim ‘skandal kıyafetler’, hem kadın hem erkek bedeninin üzerindeki baskıları eleştiren defilelere ait olduğundan, modanın en fütursuzca feminist noktalarından bazıları ve Elle Türkiye, aslında popülist bir çabayla da olsa, bunları paylaşarak bir tavır almış oldu. Eğer fark edilmeden geçse önümüzdeki ay farkında olunmayacak bu tavır, sansür mekanizmalarının üzerine çektiği ilgiyle, artık gerçekten aktivist bir tavır olarak okunabilir hâle gelmiş oldu. Yani, bu hikâyede dolaylı ve ironik olarak aktivizmi gerçekleştiren aslında sansür mekanizmaları. Bu yolun nereye varacağı belli olmaz, ama bu sansürle bu hikâye, moda basını hafızasına kazındı bile...

* Elle Türkiye, Sayı 215, Mart, 2017/03.

Eda Çakmak, moda, sansür