Modanın ‘Öteki’ Duyusu: Koku

Moda görülen, dokunulan bir şey. Moda, insanların üzerine giydiği, dokunduğu nesneler üzerinden oluşan görsel kültüre dair bir sözcük. Ama modanın bir de görülmeyen, dokunulmayan bir yanı var; öyle ufak tefek de değil, kocaman bir yanı, koklanan yanı: parfüm. Hemen her moda markasının bünyesinde bulunan parfümler, bu koca sektörün kocaman bir yanını oluşturuyor.

Hâd safhada alerjik bir bünyeye sahip olup, mağazaların girişindeki parfüm reyonlarını kimse üzerime parfüm sıkmadan atlatmam gereken bir bilgisayar oyunuymuşçasına deneyimlediğimden, parfümle ilişkim oldum olası sınırlı olmuştur. Halen de çok fazla koklamaya gerek kalmadan, bellibaşlı sade meyve kokuları kullanırım. Bundan dolayı olsa gerek ki, görselliğe bunca bağlı olan bu sektörün, bambaşka bir duyuya hitap eden bu ürüne düşkünlüğünü idrakte halen zorlanıyorum.

Hızlı giyim markası olsun ya da couture, büyük ya da küçük, birçok giyim markasının kendi parfümü var. Lüks moda markalarının parfüm satışında aslında önemli bir pay, bir fanteziyi satmak üzerine kurulu. Aslında tepeden tırnağa giyinerek Chanel kadını olmaya ekonomik olarak gücü yetmeyenlere, Chanel kadını imgesini satmanın bir yolu parfüm. Böylece markalar, kendilerini beğenen, markanın estetiğiyle kendini özdeşleştiren ancak bunu alamayan müşterilere, markalarının özünü şişelenmiş olarak satmış oluyor. Gerçekten de, bu ‘diğer’ duyuyu, içinde var olduğu görsel kültüre bağlayan şeylerden birisi; bir tasarım öğesi olarak şişesi.

René Gruau tarafından
hazırlanmış olan
Christian Dior Diorama
ve Miss Dior ilanları,
kaynak: fashionedbylove.co.uk

Bu şişelenmiş imgeler (ve imgeleşmiş şişeler), her sezon tepeden tırnağa yenilenen giyim koleksiyonlarına kontrastla, yıllar boyu sabit kalıyorlar. Kimisi yüz yılı aşkın süredir mevcudiyetini sürdüren bu parfümler, adeta moda dünyasının birer arketipini temsil ediyor. Öyle ki, moda dünyası mitolojik bir destan olarak anlatılsaydı, tanrıların ve tanrıçaların isimleri bu parfümlerin isimleri olabilirdi pekâlâ. Uzun yıllar boyunca mevcudiyetlerini sürdüren bu kokuların devinimini ise, bu parfümlerin değişen yüzleri sağlıyor. Her sezon, o dönemin mevzubahis arketipi en çok temsil eden ünlü yüzü, ki bu geleneksel olarak oyuncular arasından seçiliyor, parfümün reklamlarını süslüyor. Burada tercih edilenlerin mankenlerden ziyade oyuncular olması da dikkate değer. Halkın gözünde halihazırda bir kişiliğe bürünmüş, belli bir karakteri temsil eden, bu karakteri yaşatan kişiler oluyor bunlar. Bu yüzler, hem görsellikle tarif edilmesi zor bu duyuya bir görsellik kazandırmış, hem de kokunun temsil ettiği imgeye can vermiş oluyorlar.

Moda ve koku uzmanı Carla Seipp, hızla değişen moda döngüsünün içerisinde parfümlerin sabit duruyor izlenimi veren ivmesini şu şekilde açıklıyor: “Koku, giyimin mümkün kıldığı aleni bir görsel statü sembolizmini taşımıyor, o yüzden de giyim alışverişini yönlendiren dürtüler burada geçerli değil. Aynı zamanda, kokuyla daha mahrem bir ilişki kuruyoruz, bu da onu tüketme arzumuzu, çoğu zaman, daha dikkatlice tartılmış bir alışveriş hâline getiriyor. Bu yüzden, parfüm trendleri daha uzun bir süreçte oluşup sürdürülebiliyor, böylece giyime kıyasla daha yavaş bir trend döngüsü ortaya çıkıyor.” Yani, parfümlerin de hayatta kalması belli döngülere ayak uydurup uyduramamalarına bağlı, ancak bunlar, moda dünyasının görsel paydasına kıyasla çok daha dingin bir şekilde dönüşüyor.

Böylece parfümler, sadece moda sektörünün kazancında hatırı sayılır bir payda sağlamakla kalmıyor; bu roller coaster hızıyla dönüşmekte olan moda sektörünün içinde etrafına kıyasla sabit kalan bir ürün olarak markaların kişiliğini yansıtma görevini de üstleniyor. Kokunun bu tensel, dolayısıyla da daha duyusal hâli, imgesel bir soyutluk içerisinde tabiri caizse markanın ‘ruhunu’ yansıtıyor.

Eda Çakmak, koku, moda, parfüm