Bulunduğum Yerler
Mazgal

İlkokul yolu üzerinde içimi ürpertiyle dolduran mekânlardan biri Mazgal’dı. Kaldırımın yanında, yolun üzerinde dururdu. Üzeri, hesapça elinizle demirlerinden kavrayıp kaldıracağınız bir Izgara —ki kimse kaldırmazdı, yıllar sonra laf olsun gibilerinden, aslında çocukluk merakımı sınamak üzere kaldırmaya kalkıştığımda ne kadar ağır olduğunu fark edecektim— ile örtülü bu kare biçimli çukur, bu yeraltı odası benim için bilinmeyenle akrabaydı. Hatta oranın kapısıydı. Lağımlara mı gidiyordu, lağımlara gidiyor olmalıydı. Korkunç lağımlar!1 (Çok küçükken, çişe kendi başıma gitmeye başladığım sıralar, evdeki alaturka tuvaletin kapısını açmış ve tuvaletin deliğinin orada, pençeleri havada ayakta duran bir lağım faresiyle bir süre neredeyse göz göze bakışmıştım.) MaZGal, IZGara —bu kelimelerin ta kendilerinde ürkütücü bir şey vardı. ZG’lerden olmalı. Şimdi Yeşilçam’ın Bizans (BiZans) filmlerindeki bir şey gibi geliyor, ama o zamanlar basbayağı etkileyiciydi.

Sonra Mazgal çukurunun içine düştüm. Gerçekten. Izgara kapak mı açıktı, yoksa yerinden mi oynamıştı, bilmiyorum. Bilmekle de ilgisi yok. Mazgal beni içine çekmişti. Yolumun üzerinde hep korkuyla yanından geçtiğim mekân.

“Düştüm,” dedim kendi kendime, her eylemi çocukluğumdan beri kelimelerle de aklımdan geçirmeyi seven ben. Ya da “Mazgalın içine düştüm,” ya da “Mazgalın içine düştüm işte,” ya da “İşte, Mazgalın içine düştüm.” Kâbusun gerçek olmasının önce korkunç, sonra tuhaf biçimde rahatlatıcı, sonuçta da komik olduğunu söyleyeceğim.

Yarı belime kadar Mazgal’ın içindeydim. Mazgal’ın beni sadece yarı belime kadar yutmasında çizgi filmsi bir durum olmasına, sonradan düşününce dipsiz bir çukur olmadığını anladığımı hatırlamama rağmen gene de ürkütücüydü. Bacaklarımla ne yapacaktı bu kare oda!!! Sonradan, bu komik durumdan kurtulmayı başarınca, kısa pantolonlu bacaklarımda yılanlar, fareler, kertenkeleler ve hatta örümcek ağlarının izini bile görmedim. Ama bedenin yarısının orada durmuş bekleyen, sinsi mekân tarafından yutulması fikri!

Mazgal’ın içine giren insan bedeni uzantısının, uzvun savunmasızlığını başka birinin daha anladığını, hem çok iyi anladığını yıllar sonra gözümle gördüm.

Hitchcock tabii. Strangers on a Train [Trendeki Yabancı] filminde birisi elindeki çakmağı —kanıt aynı zamanda— bir mazgalın içine düşürür.2 Mazgal’ın benimkinden de sığ çukurunda, ancak siyah-beyaz Hollywood filmlerinde olabilecek kadar gümüşi bir ışık saçarak parlar çakmak. Orada bekler. Eşya ve mekân bir kumpas kurmuşlardır sanki. Filmin kahramanı can havliyle parmaklarını ızgaranın demirleri arasından sokar, bileğine kadar belki hatta. Neredeyse kavrayacak gibi olur. Ha-ha.

Strangers on a Train’den alıntı.
(Klibin kurgusu bu metne özel.)

Mazgal’ı daha sonra bir hikâyenin kahramanı yaptım.3 Ona yakıştırdığım bütün korkunç şeyleri yaptırdım kendisine. Daha da fenasını.

Bir korku gerçek olup da ondan kurtulunca kurban adamak adetinde herhalde çok eski, çok karanlık bir şeyler var.

1. Balzac, Hugo, Sue, Dickens, Poe, Foucault, Ackroyd— lağımları en korkunç
ve güzel anlatan yazarlar… Belki bazılarına sadece yakıştırıyorumdur. Önemli değil.

2. Strangers on a Train [Trendeki Yabancı], 1951
Yönetmen: Alfred Hitchcock
Yapımcı: Alfred Hitchcock
Senaryo: Raymond Chandler, Czenzi Ormonde, Whitfield Cook (uyarlama),
Patricia Highsmith (roman, 1950)
Oyuncular: Farley Granger, Ruth Roman, Robert Walker
Müzik: Dimitri Tiomkin
Görüntü yönetmeni: Robert Burks
Kurgu: William H. Ziegler
Yapım şirketi: Transatlantic Pictures
Dağıtım: Warner Bros.
Siyah-beyaz, 101 dakika, İngilizce 

3. “Büyük Yeşillik”, Bir Şey Oldu, Metis Yayınları, 2006.

Bulunduğum Yerler, Fatih Özgüven, korku, mazgal, mekân