“300 Sayı / 27 Yıl / 1 Dergi /
Arredamento (Dekorasyon+Mimarlık)”
sergisinden, SALT Galata, 2017,
fotoğraf: Mustafa Hazneci
Londra’nın Sisi
ve Arredamento’nun
Mimarlığı

Arredamento’nun ilk sayısı, bundan tam 27 yıl önce yayımlanmış ve dergi, bu 27 yıl boyunca tam 300 sayı çıkarmış. Salt Galata’daki “300 Sayı / 27 Yıl / 1 Dergi / Arredamento (Dekorasyon+Mimarlık)” sergisi, derginin bu önemli birikimini kutluyor ve yayın hayatının retrospektifini sunuyor. Bu, halen yayımlanmakta olan bir dergi için Türkiye’de düzenlenen ilk sergi olsa gerek. 27 yıldır Arredamento’nun biçim ve içeriğini belirleyen Uğur Tanyeli ile Bülent Erkmen’in öncülüğünde hazırlanmış. Son yıllarda aynı müelliflerin elinden, çoğunu aynı nefis binada izlediğimiz bir dizi çok önemli mimarlık etkinliğinin en güncel örneğini oluşturuyor.

Sergide Arredamento’nun 27 yıllık hikâyesi, bu süreçte derginin kendisiyle özdeşleştirdiği görsel dili ve editoryal üslup ile mekânsal olarak yeniden üretilmiş, canlandırılmış. İlk Arredamento’dan başlayarak her sayı, kapağı, künyesi, içindekiler dökümü ve seçilmiş sayfaları ile, tek tek burada temsil ediliyor. Serginin en baskın ögesi, elbet ki, kapaklar. Sadece onları hep birlikte, yan yana görebilmek bile çok güzel, çok etkileyici. Ne kadar tanıdık olsalar da, hiç yaşlanmamışlar! Bu nedenle sergi, nostalji veya eskimişlik duygusu aşılamıyor. Yine bu sayede, her yüzü bir takvim yılına ayrılan sergi panolarının salonda oluşturduğu kronolojik koridorlar, bir zaman tüneli etkisi vermiyor, ziyaretçiler lineer bir zamanda ilerlemek yerine vadesi âdeta dolmayan bir güncelin içinde dolaşıyor.

Kapakların üzerine yerleşerek âdeta onlara ait düşünce balonları gibi uçuşan bir dizi spot metin ile, Arredamento’nun 27 yılına ait bir tür zaman çizelgesi oluşturulmuş. Hem dergi içeriğinin güncel aktüalite ile ilişkisini, hem de yayının kendi bünyesindeki değişimleri aktaran bu spotlar aracılığıyla, örneğin, Türkiye’de Doğan Kuban ile yapılmış ilk söyleşi ile Hasan Fethi konulu ilk değerlendirmenin, Doğu ve Batı Almanya’nın birleştiği dönemde yayımlandığını, Mısır’da sokak gösterilerinin sürdüğü aylarda Arredamento’nun Muhteşem Yüzyıl dizisi ve yeni Osmanlıcılıkla dalga geçtiğini; Gezi Direnişi sırasında derginin (ilk ve dileyelim son defa) başlıksız yayımlandığını ve “Parklar ve Çapulcular” üzerine bir dosya yayımladığını hatırlayabiliyor veya öğrenebiliyoruz. Bu spotlar, serginin çok ilginç bir başka bileşeni olan veri analizleri ve karşılaştırmalı grafiklerle birlikte değerlendirildiğinde, özellikle Arredamento’nun kıdemli okurlarının, dergi tarihiyle kendi kişisel tarihlerini ilişikilendirebilecek nicel ve nitel bilgiler sağlanmış oluyor. Anlaşılır nedenlerle de olsa, ne yazık ki sergide Arredamento’nun okurlarına ilişkin herhangi bir bilgiye yer verilmemiş. Oysa hızlı bir hesapla, 27 yılda en az bir mimar kuşağın Arredamento ile birlikte doğup büyüdüğü; kabaca ikisi ondan önce, biri ondan sonra olmak üzere üç farklı kuşağın da mimarlık kariyerlerinin Arredamento’yla kesiştiği hesaplanabiliyor. Bu kuşaklara ait okur gruplarının Arredamento’yla etkileşimlerinin nasıl farklılaştığını izleyebilmek, kuşkusuz çarpıcı olurdu. Bunu anlatacak verilerin yokluğunda yapılacak bir tahminle, 27 yıldır Arredamento’yu en çok seven, onu en çok önemseyen ve değerini bilenlerin, bundan 27 yıl önce, henüz 27 yaşında bile olmayan (dolayısıyla 27 yaşın “henüz” ve “bile” sözcüklerinin arasına yerleşebileceğini hayal edemeyen) mimarlar arasından çıkacağı iddia edilebilir. Üniversite yaşamına ve mimarlık eğitimine Arredamento’suz bir Türkiye’de başlamış, Arredamento’nun ilk sayısının gazete bayilerine çıktığını hatırlayabilen, Türkiye’deki mimarlık ortamına ilişkin yargı ve düşüncelerinin önemli bölümü Arredamento’nun yayınlarıyla eşzamanlı oluşmuş, neredeyse tüm zamanların mimarlık öğrencileri gibi okudukları dergilerin en çok kendileri düşünülerek yayımlandığına inandıkları için ev veya ofislerinin bir köşesinde hayli yıllanmış bir Arredamento koleksiyonunu hâlâ saklayan, ve nihayet bugün, tıpkı Arredamento gibi, yaşlarının orta yerine yaklaşan mimarlar kuşağı.

Arredamento kapakları, 
tasarım: Bülent Erkmen

Arredamento’nun bu kuşak için ne anlama geldiğini açıklamak zor değil: Türkiye’de neredeyse hiç mimarlık kitabının yayımlanmadığı; mimarlık dergilerinin ise neredeyse sadece birer proje ve yazılar derlemesi olarak çıkmayı benimsedikleri bir dönemde, kendi sesi ve sözü olan, yayınladıklarının toplamından daha fazlasına karşılık gelen; kapağı, editoryal sunumu ve profil/dosyalarıyla gündeme yön verebilen bir yayının en hafif deyimiyle büyük bir ilgi topladığını belirtmeye bile gerek yok. Ancak Arredamento’nun mimarlık ortamına gerçek katkısı, bu sayılanların ötesinde, temsil ettiği ile olduğu belirtilmelidir ki, bu daha ilk sayısından itibaren çok açıktı: Belirli bir merkezde konumlanmanın ve kendini oraya ait hissedebilmenin, bu coğrafyada gerçekten nadir rastlanılan, sadece metropollere has özgüveni. Tek kelimeyle tanımlamak gerekirse bu, İstanbul’du. Arredamento, İstanbul’u temsil ediyordu. Böyle oluşunda, derginin İstanbullu bir ekip tarafından İstanbul’da yayımlanıyor olmasının ve içeriğinde en çok İstanbullu mimarların İstanbul’daki projelerine yer verilmesinin tabii ki önemli payı vardı. Ne var ki, Arredamento’nun o dönemin genç mimar ve mimar adayları için tesmil ettiği İstanbul, sözü edilen bu reel insanların yaşayıp sözü edilen bu reel mimarlıkları ürettikleri reel bir kent olmaktan çok, olanakları ve çeşitliliği ile aslından çok daha bereketli dev bir metropole, ve onun mimarlığına ait bir imgeydi. Arredamento’yu, Türkiye’de kendisinden önce yayımlanmış bütün mimarlık yayınlarından ayıran o çok güçlü görselliği ve üslubu, bu imgeyi temsil etmek ve dolaşıma sokmakla kalmıyor, her sayıda yeniden biçimlendiriyor ve üretiyordu.

Bu noktada, pek çok öğrencisinin mimar olmaya Arredamento’nun etkisiyle karar verdiğini anlatan Uğur Tanyeli’nin bu gözlemine bir katkı olarak, bu dönemde pek çok genç mimarın İstanbul’a taşınmasında da Arredamento’nun rolü olduğu eklenebilir. Bu grubun en ağırlıklı bölümünün, Ankara kökenli mimarlardan oluştuğunu tahmin etmekse, herhalde, çok yanılgılı olmayacaktır. O yılların Ankara’sı, mimarlık bağlamında İstanbul’un temsil ettiklerinin neredeyse tam tersine sürüklenmiş olduğu için, hatırı sayılır sayıda mimar için merkezin çekim gücü en çok oradan hissedilmiş olmalıdır. Geride kalanlar içinse, başlangıcı Arredamento’dan çok daha eskiye uzanan mahut Ankara-İstanbul tartışmaları yeni bir kulvara kavuşmuş görünür. Arredamento’da cisimleşen ‘İstanbul imgesi’, en fazla Ankara’nın ilgisini çekmiş, en çok Ankara’da konuşulmuş ve en çok Ankara’dan eleştirilmiş gibidir. Buna karşılık, Arredamento’nun mimarlık yayınları arasındaki ayrıcalıklı rolünün biçimlendirilip sürdürülmesine en büyük katkı koyanlar arasında derginin Ankaralı yazarları, Ankara kökenli editörleri ve Ankaralı okurları olmuştur.

Sözü edilen ayrıcalıklı rolün ne olduğunu anlatmak içinse, bu metnin başlığına dönmek ve Londra’daki sis ile Arredamento’nun mimarlığının birbiriyle ne ilgisi olduğunu açıklamak gerekiyor. Aslında böyle bir ilgi, tabii ki, yok. Yukarıdaki başlık, Oscar Wilde’ın “Turner’ın tablolarında resmedilene kadar, Londra’ya sis çökmezdi” biçimindeki ünlü diktumuna gönderme yapıyor. Bu nükteli cümle, Wilde gibi on dokuzuncu yüzyıl estetlerin öncülüğünde geliştirilen önemli bir sanat-kuramsal pozisyonu özetliyor: Olguları kavrama becerimizi, onları fark edilir kılan temsillerine borçlu olduğumuzu; bu temsiller olmadan dünyaya anlam verme olanaklarımızın epey sınırlı olduğunu öne sürüyor. Dolayısıyla Wilde, kuşaklardır üzerlerine çöken sise alelade bir doğa olayından öte anlam vermeyen Londralıların, Turner’ın tablolarındaki suretiyle karşılaştıktan sonra asla aynı gözle bakmadıklarını, deyim yerindeyse artık fark etmeye başladıklarını kastediyor; yüzyıllardır tersine inanmış olanlara, artık yaşamın sanatı taklit ettiği bir döneme girildiğini ilan ediyor.

Açıkcası, Arredamento’nun Türkiye mimarlık ortamında üstlendiği rolü tanımlamak için bundan daha uygun bir benzetme düşünemiyorum. Ne var ki, Londra’nın sisine yeni bir görünürlük kazandıran Turner tabloları gibi, Arredamento’nun da Türkiye mimarlığına ilişkin pek çok aktörün, yapının veya konunun gerçek anlamda fark edilmesini ve/veya üzerinde düşünülmesini sağladığını söylemek, doğru dahi olsa hayli eksik kalacak; mimarlık yayınlarının asal işlevi zaten bu sayılanları yapmak olduğu için ayrıca anlamsız da olacaktır. Arredamento’nun bu bağlamdaki ayrıcalığı, söz konusu asal işlevi, yıkarıda söz edilen merkez imgesiyle birleştirerek başarması, ve bu yolla Türkiye’nin mimarlık yayıncılığında pek çok konvansiyonu dönüştürmesi oldu. Şöyle ki: Arredamento’nun uzun bir dönem sürdürdüğü yayın ritmine göre, dönüşümlü olarak her ay yurtdışından ve Türkiye’den bir mimar ve işleri Profil konuğu olarak ele alınıyor ve o sayının kapak konusunu da oluşturuyordu.

Yurtdışından bir mimar profili söz konusu olduğunda, bu isim dergide, çeviri metinler ve farklı yayınlardan ödünç alınan görsel malzemelerle değil, bizzat ele alınacak mimarların kendi arşivlerinden, bizzat Arredamento için seçilerek gönderilmiş özgün malzemelerle yayınlanıyordu. Üstelik, sanılanın aksine, bu malzemeyi temin etmek için büyük masraflara girilmesi ve/veya önemli ilişkilerin devreye sokulması gerekmiyor, çoğu durumda sadece söz konusu ofislere telefonla ulaşıp talepte bulunmak, diğer bir deyişle merkezle iletişime geçmekten çekinmemek yeterli oluyordu. Bu mimarların işlerini Türkiye’den yazarların eleştirel metinleri ile yayımlaması da, Türkiye’deki yazılı ve düşünsel üretimi merkeze taşımış oldu.

Arredamento, hepimize başka bir merkezin periferisinde sıkışıp kalmaktansa kendimize özgü yeni bir merkez tanımlamanın yollarını açtı, farklı merkezlerle kurulacak diyalogların önemini gösterdi. Bunun, mimarlık ortamında neredeyse gözle görülür, dönüştürücü bir etkisi olduğuna; ve Arredamento’nun da bu dönüşümlerin etkisiyle 300. sayısı ve 27 yaşına geldiğine inananlardanım.

Teşekkürler Arredamento!

İyi yayınlar Manifold!!

300 Sayı / 27 Yıl / 1 Dergi, Alev Erkmen, Arredamento, dergi, sergi, süreli yayın