Kutuplar, Kiraz Ağacı
ve Armadillo

Havaya attıkları topla isabet ettirdikleri kiraz ağacının çiçeklerinin, her seferinde kar taneleri gibi üzerlerine yağmasına aşırı sevinen çocuklar; ellerinde —gerçek boyutlarda— balta, kazma ve kürekle toprağı kazmaya uğraşan beş-altı yaşlarındaki oğlanlar; ormandaki ağaçların toprak üstünde kalmış köklerini tırmanma parkuruna çevirmiş, bıkmadan, defalarca inip çıkan iki kafadar; bir binanın çatısındaki havalandırma bacaları arasında yuvarlanan üç arkadaş...

“Kiraz Ağacı”, Assemble Studio’nun
“The Voice Of Children” filminden kare

Arsenale’nin en soğuk ve karanlık yerlerinden birinde, 45 dakikadır gözümü ayırmadan bu videoyu izliyorum; üstelik daha üç gün önce, tasarım bienalindeki işimizin videosu için “bienal izleyicisi on dakikadan uzun süren şeyleri izlemez” gibi ahkâm kesen cümleler kurmuşken. Uyuklamadan, alakasız bir düşünceye dalmadan, pür dikkat izlediğim film, Assemble Studio’nun çocukların dünyasında tasarım aracılığı ile nasıl otorite kurduğumuzu —ya da kuramadığımızı— gösteren işi: “The Voice Of Children”. Bir mimarlık bienalinin ana sergisini çocuk sesleriyle doldurma cüretini gösteren, çok basit, bir o kadar da incelikli bir fikir: Çocuklar, dünyanın farklı yerlerinde oyun için tasarlanmış, ya da kendiliğinden bir oyun alanına dönüşmüş mekânlarda oynuyorlar, bu kadar. Kendi kendine oynayan çocukları izlemenin, rüzgârda titreyen kavak ağaçlarını izlemek gibi, hipnotize edici gücünden daha çarpıcı olan bir şey var bu filmde: Oyunun, tıpkı hayattaki gibi, hem rutin olanı ve hem de öngörülemez olanı içerdiğini göstermesi.

Filmi yapan ekibin çıkış noktası, kendi konfor ve güvenlik kaygılarını, çocukların keşfetme olasılıklarından daha fazla önemseyen yetişkinlerin, öngörülemezliğin ve riskin çok daha az olduğu oyun alanları tasarlaması. Arka arkaya izlendiğinde; çocuğun —ebeveyni pek de tedirgin etmeden— vakit geçirmesinden fazlasını sağlamayan güvenceli alanların, riskle karşılaşmaya ve dolayısıyla hayatı oyunla keşfetmeye ne denli kapalı olduğu görülüyor; ve tasarlanmamış —ya da tasarlanmasına rağmen risk içerebilen— ortamlarda oynayan çocukların neşe, heyecan ve heveslerinin sınırsızlığı.

Benim için bienalin en akılda kalıcı işlerinden biriydi. Filmdekilerle aynı yaşlarda bir kızım olduğu için bu kadar etkilendiğimi, zaten Alejandro Aravena’nın da üç çocuk babası olduğu için bu filmi Arsenale’nin orta yerine koyduğunu düşünerek, işin hakkını teslim edemeden, karanlık koridorlarda yürürken kendimi başka bir risk güzellemesinin yanı başında, “Armadillo Vault”un altında buldum. Sloganı “Yığma yalan söylemez!” olan, iki santimetre kalınlığındaki kireç taşlarından oluşan “Armadillo Vault”, epey kalabalık bir ekibin, yığma strüktürlerin daha az malzeme ile daha kısa sürede ve daha az bütçe ile yapılabileceğini kanıtlayan işi. Aralarında herhangi bir bağlantı elemanı, yapıştırıcı ya da harç olmadan bir araya getirilmiş taşlar, sadece basınçla bir arada durup, armadillo [tatu] kabuğuna benzeyen o görkemli strüktürü oluşturmuşlar.

ETH Zurich’den bir grup
araştırmacının liderliğindeki
ekip tarafından inşa edilen
“Armadillo Vault”,
Venedik Mimarlık Bienali 2016,
fotoğraf: Anna Maragkoudaki,
kaynak: dezeen.com

Altında durmaktan korkanlar için, Aravena ve proje ekibinin armadillonun sırtında dolaştığı fotoğrafları dolaşıyor mimarlık bloglarında. Teksas’ta bir taş ocağından çıkarılan ve işlenen kireç taşlarından yapılan strüktür, test edilmek için önce Teksas’ta inşa ediliyor. Güvenli olduğu kesinleşince, taşlar sökülüp Venedik’e getiriliyor. Gondollarla Arsenale’ye taşınan armadillonun parçaları, bienal mekânında yeniden bir araya getiriliyor.

“Armadillo Vault”,
Venedik Mimarlık Bienali 2016,
fotoğraf: Oral Göktaş

Okuması bile zahmetli bu sürecin aksine, dünyanın her yerinde bulunabilecek iki malzeme olan tuğla ve harç ile, bu sefer gerçekten düşük bütçeli ve kalifiye işgücü gerektirmeyen bir süreçle inşa edilebilen bir iş de var bienalde; armadillo kabuğundan müzik aleti yapılan bir coğrafyadan, Güney Amerika’dan gelen bir ekibin işi. Sinirli bir kedinin kamburuna, ya da devenin hörgücüne benziyor. Aynı anda hem çok basit hem de çok zarif olabilen ve bunu da, her biri dijital olarak tek tek biçimlendirilmiş taş bloklarla değil, mimarlığın en basit iki malzemesi ile yapabilen Paraguaylı Gabinete de Arquitectura’nın endamlı yerleştirmesi “Breaking the Siege”, ekibin Paraguay’ın başkenti Asunción’da yaptığı rehabilitasyon merkezindeki üst örtünün bir benzeri. İstifler hâlinde görmeye alıştığımız tuğlayı dantel gibi işlediği için değil ama, “kıtlığı bolluğa dönüştürüp mimarlığı daha az hizmet gören topluluklara da götürebildiği” için Altın Aslan’ı almış.

Gabinete de Arquitectura,
“Breaking the Siege”,
Venedik Mimarlık Bienali 2016,
fotoğraf: Oral Göktaş

Aravena bienal için yazdığı giriş metninde, sergiye davetli tüm işlerin —dolayısıyla bu üç işin— ortak noktasını şöyle açıklıyor: Kıtlığa karşı yaratıcılığı, bolluğa karşı uygunluğu tercih eden işler. Metnin ilham kaynağı, bienal afişlerinin de baş kahramanı Alman arkeolog Maria Reiche ve alüminyum merdiveni. Sadece belirli bir yükseklikten bakınca algılanan Peru’da bulunan Nazca çizgilerini görebilmek için merdivenin üzerine çıkmış, drone ya da uçakla hava fotoğrafı çekme imkânı olmayan Reiche; üzeri açık bir araba kiralayıp tepesinde gezmeyi de çizgilere zarar vermemek için tercih etmediğinden bienalin kahramanı olmuş. Omzunda taşıdığı merdiveni ile kıtlığın üstesinden yaratıcılıkla gelip; mütevazı tavrı ile bolluğa karşı uygunluğu tercih ettiği için, bienaldeki işlerin seçim kriterlerini oluşturmuş.

Venedik Mimarlık Bienali 2016 görseli, fotoğraf: Bruce Chatwin

Bienal sadece zor koşulların üstesinden gelenlere değil; imkânı olduğu vakit, o imkânları yerinde ve dozunda kullanan projelere de yer veriyor. “Armadillo Vault” ve “Breaking the Siege” gibi, ilki bollukla ikincisi kıtlıkla mücadele eden, neredeyse birbirine zıt iki iş de bu tanım sayesinde sergiye dahil olabiliyor. Elbette sergideki her iş Aravena’nın metnine sadık değil. Her bienalde olması gerektiği için davet edildiğini düşündüğüm, pembe bir duvara “İyi tasarım insanlaştırır, kötü tasarım gaddarlaştırır.” yazan Richard Rogers gibi isimler, ya da kaynakların kullanımı ile ilgili çelişkiler içeren “Armadillo Vault” gibi projeler var. Benim gibi bienallerden tutarlılık beklemeyenlerdenseniz, küratörün doğrularına hapsolmanızı engelleyen bu çelişkiler de rahatsız edici olmuyor.

Venedik Mimarlık Bienali 2016,
fotoğraf: Oral Göktaş

Ana sergide neredeyse hiç render yok, onun yerine binaların bizzat kendisi var. Mimarlığın insanla olan ilişkisine hatırı sayılır bir mesafe kattığını düşündüğüm infografikler, veriler ve rakamlarla dolu analizler de çok az; derdini doğrudan malzeme ve mekânlarla anlatan işlerden oluşan bir sergi. Kil, kum, beton, taş, boya, ahşap, toprak, kumaş, çamur, bitki, çöp, plastik, karyola demiri, inşaat artığı... Maketler, numuneler, bina parçaları...

Venedik Mimarlık Bienali 2016,
fotoğraf: Oral Göktaş

Artık bienal yönetiminin bile dert etmek zorunda kaldığı, mimarlıkla toplum arasındaki kopukluğa, “dokunamadığımız, görmediğimiz, içine giremediğimiz yapılardan ya da sayılar, ve kavramlardan ibaret mimarlıkların neden ve nasıl savunucusu olabiliriz?” sorusu ile karşılık verilmiş bir sergi. Mimarlık, hâlâ dünyanın bir yerlerinde insanların yaşadığı koşulları iyileştirmek için kullandıkları bir araç ve ana sergi bunu kanıtlamak için elinden geleni ardına koymuyor. Böylece mimarlığa inancını yitirmiş, bizimki gibi, inşa etmemenin inşa etmekten daha itibarlı olduğu şehirlerden gelenleri bile yaşama sevinci ve yapma hevesi ile doldurmayı başarıyor. Başkalarını bilmem, ben ilk gün ana sergiden çıkarken kendimi kaptırmış, dünyayı mimarlığın kurtaracağına yeniden inanır olmuş, en son 2006’da, Şili’den dönerken bu denli yoğun hissettiğim, sadece mimarlığı değil, hayatı bahanelere rağmen anlamlı kılma arzusuna yeniden kapılmıştım.

Bundan on sene evvel, üniversiteyi bitirdikten sonra tamamen tesadüfler sonucu Aravena’nın memleketi Santiago’ya çalışmaya giderken, “Şili’de mimarlık mı varmış?” diye uğurlanmış; askeri darbesi, fakirliği, gelir dağılımındaki uçurumu, politik kutuplaşmaları ve depremiyle Türkiye’yi aratmayan bir ülkeye varmıştık. Bütün bu benzerliklere rağmen, mimarlık ve inşaat kültürünün çeşitliliği, zenginliği ve erişilebilirliği ile sadece kariyerimizde değil hayatımızda bir kırılma noktası olan deneyimin gerçekleştiği yerin bizim geldiğimiz yerden farkı, tam da Aravena’nın bienalin giriş metninde tarif ettiği şeydi: Bir işi yapmaktaki yetersizliklere, kısıtlı ve zor koşulların bahane edilmediği bir ortam.

Geçen on yılda Şili’den ve Güney Amerika’nın diğer ülkelerinden doğan mimarlıklar, dünya sahnesinde egzotik birer unsur olmaktan çıkıp, tartışmanın odağı olmaya doğru evrilmişken; inşaat sektörü yakın tarihin en parlak dönemini geçirmiş olan Türkiye ve İstanbul, savaşılacak onlarca cephe olmasına rağmen, münferit birkaç örneği dünya literatürüne eklemekten öteye gidememiş. Halbuki tam da Aravena’nın metninde talep ettiği gibi, kıtlığa yaratıcılıkla çözüm üretmekte ustalaşmış bir toplum, ansızın karşılaştığı bollukla nasıl baş edeceğini bilememiş. İnşaatla yaşadığı aşk ilişkisini, tasarımla bir türlü kuramamış. Bina yapmaya bu denli düşkün olunan bir ortamda; bu ortamın ürettiği, hızla ünlenmiş ofisler ve mimarların çoğu MIPIM’de ya da WAF’da uluslararası ticari ilişkiler ağının parçası olmakla meşgulken, —bienal çerçevesinde bakacak olursak— elbet bir yerlerde kazanılan savaşlar bir araya getirilip, çok sesli bir anlatının parçası olamamış ve belirli bir kesimden öteye ulaşamamışken; tüm bu ortamı çok iyi temsil eden güzel, donuk ve ikiyüzlü Türkiye pavyonu da tam tamına sözünü ettiğim yılların aynası olarak bienalde yerini almış.

Bütün bunları açığa çıkarmasına rağmen, dünyanın başka yerlerinde, siyasal İslam’dan, askeri darbeye, nüfus yoğunluğundan altyapı yetersizliğine ve fakirliğe bu coğrafyaya özgü sandığımız dertleri bahane etmeden, iyi mimarlıklar yapılabildiğini ve daha da önemlisi bunun belirli kesimlerle kısıtlı kalmadığını gösteriyor ana sergi. Bu sayede, politik ve ekonomik olarak epey karanlık olacak gibi görünen önümüzdeki yılları, ümit ve iyimserlikle hayal etmeme, geçtiğimiz on yıldaki biçiminden memnun olmadığımız ama bir parçası olduğumuz ortamı, bundan sonra dönüştürebileceğimiz fikrine inanmamı sağladı. Bu uzun ve fazlasıyla kişisel yazıyı da bu hislerle yazmaya karar verdim.

Dünyayı kutuplarla kavramaya teşne olanlar, bu bienali de vakit kaybetmeden etiketlediler; öyle ki Aravena bienalin kapanış konuşmasında onlara seslenip; “Bu bienali, fakirlerin bienali ya da sosyal bienal diye etiketleyenler oldu. Ancak biz politik doğrucu olmaya çalışmadık. Mimarlığın rolünün doğru soruları sormak ve pratik çözümler vermek olduğunu göstermek istedik. Umarım bu bienal tüm mimarlara insanların yaşam kalitesini iyileştirecek araçlar vermiştir.” diyerek açıklamak zorunda kaldı.

Aravena’nın bu açıklamasının arkasında, kariyerinin bir kısmında Şili’nin en zengin dokuzuncu ailesi Angeliniler ile işbirliği yapmış olması olabilir mi? Kendisinin, Türkiye mimarlık medyasına birkaç sene evvel bir çeviri hatası sonucu girdiğini düşündüğüm, hem mimar hem de petrol şirketinin CEO’su olduğu bilgisinin* doğru olmadığını, mimarlık dışında yaptığı tek işin bar işletmeciliği olduğunu biliyoruz. İşin aslı, Aravena’nın ofisi Elemental’in kurulduğu zamanki ortaklarından birinin Şilili petrol devi Copec’in CEO’su Roberto Angelini olması. Copec, Aravena’yı meşhur eden Quinta Monroy projesinin de finansörlerinden biri. Bu da şu demek: Aravena kıtlıkla, bienal afişlerinin yıldızı olan Alman arkeolog Maria Reiche gibi sadece yaratıcılıkla değil, arkasına büyük sermayeyi alarak başa çıkmış. Peki, bir iki Google araması ile, Maria Reiche’nin de anlatıldığı gibi merdivenle falan yetinmediğini, tıpkı Aravena’nınki gibi bir işbirliği ile, Peru Hava Kuvvetleri’ni ikna edip, Nazca çizgilerinin havadan fotoğraflarını çektirecek inat ve azimde olduğunu öğrenirsek? Acaba bütün mesele, kıtlığın üstesinden yaratıcılıkla geliyormuş gibi görünmek mi?

Aravena’nın sermaye sahipleri ile sıkı fıkı olduğunu; aktivist mimar rolünün günün sonunda neoliberal ekonomik sisteme hizmet ettiğini; Harvard’da ders verirken tanışıp Elemental’i kurduğu ortağı, mühendis Andrés Iacobelli’nin, meşhur Quinta Monroy projesinden sonra, sağcı hükümetin konut müsteşarı olduğunda, adının yolsuzluğa karıştığını öğrenmek, puma desenli elbisesi ile merdivenin üzerinde ufka bakan kendi hâlindeki Maria Reiche’nin bundan altmış sene evvel Peru ordusu ile işbirliği yaptığını okumak, bienalin ana sergisinin üzerimizde bıraktığı etkiyi azaltıyor mu? Post-truth [gerçeklik-sonrası] dünyamızda hayır. Belki artık bienallerden de beklenen, soğuk veriler ve nesnel gerçekler sunmak yerine, izleyicinin kendini kaptırabileceği mecralar yaratmak. Belki de bu yüzden Aravena, ana serginin kalbine o çok beğendiğim videoyu yerleştirdi ve bize bu subliminal mesajı verdi: Objektif gerçeklerin, doğrular ve yanlışların yerine, duyguların ve inançların hâkim olduğu çocukluk ve bize öğrettikleri... Değil mi ki gerçekliğin üretildiği ve manipüle edilebildiği bir dünyadayız; karamsarlık, endişe, korku, kutuplaştırma yerine iyimserlik, mücadele gücü ve umut yayarak taraftar kazanmaya çalışana neden kapılmayalım?

* 2009 yılında Icon’da yayımlanan Aravena portresini yanlış çeviren ilk makale mimdap.org’da yayımlanmış. Geçtiğimiz günlerde Mimarlık dergisinde yayımlanan bir makalede aynı yanlış tekrar edilmiş.


{Fold içindeki fotoğraf: Gabinete de Arquitectura, “Breaking the Siege”, ayrıntı, fotoğraf: Oral Göktaş}

Alejandro Aravena, kıtlık, mimarlık, sergi, Sevince Bayrak, uygunluk, Venedik Mimarlık Bienali 2016, yaratıcılık