Konuşmalar

Kırklı yaşlarında, kıvırcık saçlı kadın, merdiven korkuluğuna yaslanmış kendisini dinleyenlerin tadını çıkartmak için ayakkabılarının ucuna bakarken gözlerine biraz daha tecrübe doldurup kafasını tekrar kaldırdı ve aslında tükenmiş olan cümlesine biraz daha iştahla devam etti. Herkes gibi, o da mal satmanın tüm inceliklerini bildiğini sanıyordu. Onu dinleyenlerin ellerindeki kadehler, parmak izlerinden buğulanmıştı artık. Herkes son yudumunu ne olur ne olmaz, olur da laf daha da bitmezse, diye saklıyor, bir yandan da birinin öncülük ederek lafı bölüp içkileri tazelemeyi teklif etmesini kolluyordu. Kıvırcık saçlarını arada bir geriye doğru atmaya kalkışmasından onları yeni kısalttığı belli oluyordu. Bunun onu daha genç gösterdiğini düşünüyor olmalıydı, sık sık kendi yaşıyla dalga geçmesi de bu yüzdendi. Çok hoş bir kadındı, bunu biliyor ama hissedemiyordu. Lafını bitiremiyordu, bir anlık sessizlik bile dengesini kaybetmesine, hıçkırarak ağlamasına neden olabilirdi, hissettiği buydu, şarabını içmiyor olması da bu yüzdendi. İşi bıraktıktan sonra belli ki daha zengin olmuş eski iş arkadaşının merdivenlerden çıkarken birden onu görüp, —adını üç kere art arda haykırıp, kollarını açarak—gelip sarılmasını bekleyene kadar da lafını sürdürdü ve o anda sustu. Biraz nazlanarak züppe herife doğru hareket ettiğinde, genç dinleyicileri bunu fırsat bilip dağıldılar.

Adama sarıldı, gözlerini kapattı, belli ki bir iş arkadaşlığının biraz ötesine de geçmişlerdi zamanında. Ertesi günkü satış planlama sunumu için geç saatlere kadar ofiste kaldıkları gecelerden birinde belki, belki de sadece bir kere. Gençlerden biri yeni bir kadeh şarapla merdivenlerin başında belirdi, biraz bakınıp kadehini koyabileceği bir yer aradı, tehlikeli bir yer buldu, kadehini oraya bırakıp solmuş bir çiçek gibi boynunu büküp sigarasını yakıp tekrar bir çiçek gibi açtı. Dumanını sokak lambasına doğru üfledi, kıskanmıştı, umursamaz görünüşü bundandı. Ceketinin cebindeki mendili düzeltmeye kalkışıp onu bozdu, olmayan bir saç telini eliyle ceketinin yakasından kovdu, ceketinin eteklerini hafif çekiştirip kırılmış duruşuna bir şekil vermeye çalıştı, muhasebedekilere selam verdi. Onlar her zaman kapalı bir grup gibiydiler, her zaman birbirleriyle sohbet ederlerdi. Sohbet ederlerken birbirlerine bakmaz, konuşurken her zaman başkalarına bakarlardı. Onlar her zaman başka birilerinin hakkında konuşurlardı. Herkesin maaşını bilirler ve bu yüzden de her şeyi bildiklerini zannederlerdi. Kiminin pahalı ayakkabısı, bir diğerinin ceketi; onlar her zaman bu maaşla bu alışverişlerin nasıl yapılabildiğini konuşurlardı, bir de kimlerin eve kırtasiye malzemesi götürdüğünü.

Konuşmaların uğultusu müziği bastırmaya başlamıştı çoktan. Müzisyenler de bir yandan dünkü maç hakkında konuşuyorlardı, birbirlerinin kulağına yaklaşıp. Garsonlarsa, sürekli aynı cümleyi konuşuyorlardı. Bir diğer genç telefonda karısıyla konuşuyordu. Hiç yeri ve zamanı olmayan bir konuşmaydı, adamın suratından belli oluyordu. Sık sık yüzünü kararmakta olan göğe çevirip, gözlerini yumup bir mucize diliyor, gelen yeni cümleyle birlikte tekrar sıkıntıyla gözlerini açıp hazırladığı kelimesini söyleyecek bir nefes aralığı yakalamak için onu dilinin ucunda dengede tutmaya çalışıyormuş gibi kafasını hafif yana yatırıyordu. Sonra yeni bir mucize için tekrar kafasını kaldırıp arada eskimiş kelimesini yutuyordu. Bahçede hemen herkes konuşuyordu. Tüm laflar daha sese dönüştükleri anda bir uğultu bulutuna kapılıp sokak lambasına doğru yükseliyor, arkadan gelenlerin itiştirmesiyle yukarı çıktıkça boğuluyorlardı.

Schwetzingen Şatosu bahçe planı, 
Johann Ludwig Petri, 1753 
(kaynak: schloss-schwetzingen.de)

Bahçe de kelimelerden oluşuyor gibiydi. Ev sahibinin kelimelerini ve bahçe işini alanın kelimelerini ayırt etmek mümkündü, üzerinde hiç konuşulmamış yerler de belliydi. Büyük bir bölümünü karısı konuşmuş olmalıydı, son sözü ev sahibi söylemişti. Özenti kelimeler kümeler hâlinde aralara sıkıştırılmış, bahçeyi yapan artık bezmiş, ne söyleniyorsa onu yapmıştı. İnsanlar da davette bu kümelerin yanlarında toplanmıştı.

Davette herkes konuşarak hayatta kalmaya çalışıyordu. Herkes bir filmden, bir romandan bulup çıkardığı bir kahramanın hayatını, kendi hayatı gibi anlatıyor, herkes hiçbir derdi yokmuş gibi kopya kahkahalar atıyor, bir an evvel de kendi sefil hayatlarına dönmek için dakikaları sayıyorlardı. Zaman ilerledikçe kimileri içkilerine teslim olup kravatlarını gevşetip biraz geveleyerek de olsa daha gerçek birkaç cümle etmeye başlamıştı. Karısıyla telefonda konuşan adam, belli ki kısa sürede birkaç kadehi peş peşe sıralamış, bundan aldığı cesaretle rahatlamıştı. Bir iki kadeh sonra salt gerçekleri konuşan birine dönüşecekmiş gibi bir hâli vardı. Hayatını sil baştan tanımlayacak kelimeleri hazırdı, sadece biraz daha cesarete ihtiyacı vardı. Genç olmasına rağmen durduğu eşiğin farkındaydı ki, daha az konuşmaya başladı. Bir arkadaşı yaklaştı, durumunu kontrol etti, durumu anlayarak uzaklaşırken hemen yanından geçen bir yalanla karşılaştı, biraz kenara çekildi, duyulmamış bir küfrün içinden geçerek muhasebedeki kızlara yöneldi.

Kısa, kıvırcık saçlı kadın kendine yeni bir dinleyici grubu kurmuş, yine kendi yaşıyla ilgili, az öncekilere göre daha argo espriler yaparak güçlü kişiliğini anlatıyordu. Aslında onlara değil, bunun doğru olmadığını bilen kendisine anlatıyordu bunları, gevezeliği bu yüzdendi. Yüksek topuğuna yenik düşmüş bileğinin o masum hareketi bunu fazlasıyla açık ediyordu. Konuşmasına gerek yoktu, onun ayna önünde kendine bakarak biraz zaman geçirmesi daha faydalı olabilirdi. Söylediği tüm o kelimeler, aynada gerçek başka kelimeler olarak duyulurdu.

Bahçe, söylenenlerin dışında bir de hiç söylenmemiş olan kelimelerle dolup taşmaya başlamıştı artık, davetin sonu yaklaşıyordu belli ki. Buraları kim ve nasıl temizleyecekti sonra? Herkes sus pus geçen hayatının tüm çöpünü buraya getirip konuşmuştu, birazdan da çekip gidecekti. Hafif bir rüzgâr ortalığı biraz temizler gibi oldu, iyi bir yağmur gelirse bunun ardından biraz işe yarayabilirdi. Kıvırcık, kısa saçlı kadın bahçe kapısındaki görevliden bir taksi istedi, adam kuvvetli bir ıslık çaldı, gerçek bir ıslık. Kadın taksiye binerken topuklu ayakkabılarını çıkarttı. Yağmur başladığında, diye düşündü, inip yürüyebilirim çıplak ayak.

Emre Özgüder, konuşmak