Kışlık fil 
- Malzemesi: Ahşap 
- Geldiği yer:
Washington DC, ABD 
- Gönderen: Yorgos 
(fotoğraf: Işık Kaya)
Fil Hafızası
Kışlık Fil

Bir yılbaşında, yün kazaklı ve ponponlu şapkalı kışlık bir fil geldi postayla. Kutusunu açınca bayıldım. Kışları severim. İnsanın enerjisinin yerinde olduğu, odaklanıp iyice düşünüp taşınabildiği bir dönemdir. Karıncayla ateşböceğinin hikâyesinin aksine, aklımızın havalarda olduğu bahar ve sıcağın bayılttığı yaz aylarına hazırlık yapılan canlı, üretken bir dönem.

Aklımdaki en müthiş kış manzarası, seneler öncesinden kalma. Karın kışın ortasında Eğirdir’e gidip babaannemle halamın yanında kalmıştım. Göle bakan kale dibindeki evde, sobanın odun kokusuyla buğulandırdığı camları ve geceleri o çok ağır pamuk yorganlardan burnumuzu çıkarırsak donduğumuzu hatırlıyorum.

Eskiden, gölün suları henüz çekilmeden, ev suyun tam dibindeymiş. Çiçeklerle dolu, sokaktan göle kadar inen küçük bir bahçeden merdivenle yukarı eve çıkılırmış. Deli ‘hoyraz’, yani Eğirdir dilinde poyraz estiğinde dalgalar üst kat camlarına kadar vururmuş. Muazzez Hala’mın daha sonra evleneceği ince ruhlu talibi, yaz akşamları kayıkla evin önüne kadar gelip, ona içli sesiyle alaturka şarkılar söylermiş. 1950’lerde babam, ailenin mühendisi olarak, artık temeli dalgalardan iyice yıpranmış olan eski ahşap evin yerine yenisini yapmış. Mimarisi Adnan Dayı’ya ait olan evin göle bakan yüksek tavanlı ferah bir salonu ve üst katta da sokağa bakarken ayaklarımızı toplayarak oturup, ‘nokul’ eşliğinde çay içebileceğimiz döşekli dedikodu köşesi, çepeçevre de terası vardır.

Salondaki kütüphanede bir kısmı ta babamın gençliğinden kalan, okunmaktan parçalanmış, Varlık ve MEB Yayınları’na ait Türk ve dünya klasikleri sıra sıra durur. Duvarda Kâbe desenli bir halı asılıdır. Bu ev, astronomi, matematik ve fizikle uğraşan, mahallelinin hesap işlerini de danıştığı Eğirdir müftüsü Ahmet Efendi ile başöğretmen kızı ‘Hacıanne’ Emine Hanım’ın mütevazı evidir.

O gidişim çok soğuk bir kışa denk gelmişti. Gölün kısmen de olsa buz tuttuğunu böyle gördüm. Üstelik kuzeye bakan yerlerde, kıyıya yakın kısımlar dalgalı hâliyle donmuştu. Bu kadar müthiş bir şeye bir daha rastlar mıyım, bilmem. Memo’nun, küçükken yaptığı bin bir türlü deney arasında, ‘köpük donunca ne olur’ merakıyla köpürttüğü suları buzluğa koyduğunu hatırlıyorum. Köpük de dalga gibi donmuş muydu acaba? İşte onu hatırlayamıyorum.

Eğirdir’le olan bağım, babamın adına yaptığımız okul projesiyle zayıfladı. Çok hevesle çalıştığım bu projenin birbirinden habersiz üç bakanlığa bağlı yapım süreci ve iyi bir mimariyi ısrarla kötü bir binaya çevirmeleri beni bezdirdi. Bu devlet kurumlarının derdi nedir, bilmiyorum. Yok, aslında biliyorum galiba. Ne de olsa senelerce devlet üniversitesinde çalıştım.

Babam da müteahhit olarak çoğunlukla devlete çalışmış. Onun, biz küçükkenki şantiye dönüşlerini çok net hatırlarım; Türkiye’nin farklı köşelerinden gelişlerini. Yemeğini tadını çıkararak yerken, yorgun ama ışıltılı gözlerle, heyecanla bize şantiyede olan bitenleri anlatırdı. Yolu izi olmayan yerlerde güzergâh belirlemek için dağ taş yürüyerek dolaşan eski mühendisler, yolun bir an önce tamamlanabilmesi için dağ başındaki şantiyeye güvenlik desteği vereceğini söyleyen bir grup eşkıyanın beklenmedik ziyareti, işçilere mazot yağıyla yemek yapan bir hain aşçının yakalanışı, annesi öldürülmüş bir ayı yavrusuna şantiyede nasıl bakıldığı, kalfanın köyden gelen karısının yaptığı inanılmaz lezzetteki künefe, aklımın bir köşesinde kalmış parçacıklardan. Babamı dinlemeyi her zaman sevmişimdir. Onun beni dinlemesini de, bana hep güvenmesini, iyi bir insan olduğumu düşünmesini, “sen sağlamsın, yaparsın” demesini. Galiba bana, ben bile babam kadar güvenmedim.

Lisedeyken bir yaz, ailecek doğuda bir baraj açılışına gitmemize karar verilmişti. Bende bir heyecan, bütün o hikâyelerini dinlediğim ‘masal ülkesine’ gidiyoruz. Gördüm ki, meğer babamın şevkle, aşkla anlattığı şantiye, aslında toz toprak bir yermiş. Törene devlet erkânı bekleniyordu. DSİ bölge müdürünün afra tafra şantiyeye gelip, herkesi yok sayıp etrafa terör estirmesi hâlâ aklımda. Babam bize karşı durumu, “olur böyle şeyler, mühim olan yapılan iştir” falan diyerek geçiştirse de, benim içime oturdu bu. Sırf makama, kişiden bağımsız herhangi bir mevkiye saygı duyulmayacağını böyle öğrendim.

Hâlen, katıldığım çoğu ‘tören’de koca koca adamların, kadınların, itişip kakışarak, esas işi yapanların önüne geçmesine irkilerek ve biraz da eğlenerek bakarım. Otorite mi adamı bozar, bozulmaya meyilli olanlar mı bu işlere daha hevesli bilemiyorum.

Otoritenin ne yapacağı belli mi olur? Eğirdir’deki görkemli Sivri Dağı eteklerine komandoların beyaz taşlarla kocaman yazdıkları sözlerin seneler içindeki değişimi, bu belirsizliğe örnektir; günlük hayatta maruz kalınan sıradan örneklerden biri. Çocukluğumuzun bilimi yücelten, Bacon’a referans veren “bilgi kuvvettir” gibi yazıları, çoktandır “güçlüyüz, cesuruz, hazırız” gibi ilkel söylemlere dönüştü. Tedirgin edici bir saldırganlık dağlara nakşedilmiş durumda.

Eğirdir, Fil Hafızası, İpek Yürekli, kış, otorite, şantiye