Kişilik Meselesi

Yakın gözlüğü veya okuma gözlüğü, hangisinin daha doğru olduğuna karar veremedim henüz. Doğrudan çok, bana hangisinin yakıştığını, daha da doğrusu hangisinin beni daha doğru anlattığını kestiremiyorum. Yakın gözlüğünün beni okuyan biri olmaktan çok akşamları düğme diken biri gibi göstereceğinden çekiniyorum tabii, tabii o gözlükle sadece okuduğumu da iddia edemem. Fakat bu gözlüklü dönemle birlikte, gözlük silmek için kullanılan bezlerle de bir ilişkim oluştu. Bu bezlerin kısıtlı bir renk yelpazesine sahip olduklarını fark ettim; yelpaze diye alışkanlıktan söylüyorum, herhangi kapalı bir yelpazeden bile daha dar bir aralıktan söz ediyorum aslında. Kötü bir bej, sarının yüz karası bir renk ve bolca beyaz var. Ben, aslında ceket mendil cebine koyabileceğim bir renk tercih ederim, o bez için en doğru yer de bana göre orası, ama maalesef bu çok zor. Ben zaten üstüne firmanın adı yazılmış gözlük bezi de sevmiyorum, çünkü bir yüzünü kullanamıyorum, baskılı olan tarafını, ucuz da olsa, gözlüğüme sürmek istemem, zarar vereceğini ya da hiç değilse diğer yüzünün daha doğru olduğuna takılır kalırım. Birkaç kez bu derdimi ilgili mercilere bildirdim, bana yani kişiye özel gözlük yapılabilmesini, ama bana özel bez verilememesini kusursuz bir çelişki olarak değerlendirdiğimi ifade ettim. Çok bana özel olduğunu düşündüğüm bir tebessüm dışında, bu tebessüme sık rastlarım, başka bir yanıt alamadım. Bunu, pazarlamanın çok gurur duyduğu kişiselleştirme enstrümanının hala ne kadar zayıf bir düzeyde olduğunu vurgulamak için değil, beni, yani kişiyi tanıtmak için anlatıyorum.

Teknoloji, yapısı gereği, kişiselleştirmelere çok yatkındır. Teknoloji, yine yapısı gereği, her şeyi genel bir yapı altında da toplamaya çok uygundur. Belki elbiseyle aynı kumaştan ayakkabı yaptırmak kadar romantik bir kişiselleştirme olmasa da, teknoloji bugün herkese kendi Nike ayakkabısını tasarlama olanağını sunar. Her şeyin pek çok bileşeni vardır. Üretici, bu bileşenler için elindeki seçenekleri kullanıcıya sunar ve istediği gibi bir araya getirmesi için olanak sağlayabilir ve hemen her şey teknoloji tabanlı sistemler aracılığıyla yürüdüğü için, tüm bunlar çok sorun yaratmaz. Kişi de kendini daha da kişi olarak hisseder.

Bilgisayar ortamında kullandığımız tüm uygulamaların parametreleri vardır, bunlar için bir düzenleme yapılır ve en uygun olduğu, en rahat kullanılabildiği düşünülen kompozisyonda sunulurlar. Tabii, kâğıt rengini siyah ve harfleri beyaz yapabiliriz, tabii az kullandıklarımızı arkaya, çok kullandıklarımızı öne alabiliriz. Tüm parametreleri neredeyse dilediğimiz gibi değiştirebiliriz. Bu özgürlük hoşumuza gider. Üniversitenin başlarında, yaz stajlarında biraz para kazanınca, bir Korg Poly 800 almıştım. Bizim yaptığımız tür müzikte klavyenin sesi bir karakter unsurudur. Mesela Duran Duran, çok kendine has seslerle besler altyapısını. Sadece uygun fiyatından değil, yanlış hatırlamıyorsam toplam 64 parametreyi kontrol ederek yeni sesler bulmak mümkün olduğu için tercih etmiştim onu.

Korg Poly 800’ün ilk ilanlarından,
Keyboard dergisi, 1984
(kaynak: retrosynthads.blogspot)

Klavye geldiğinde fabrika ayarı olarak programlanmış 128 hazır ses vardı. Birçoğu son derece iyi tasarlanmış sesler olmakla birlikte, bir bölümü de benimle pek alakalı değillerdi. Aletin başında geçirdiğim ilk on gün ve on gece sonunda hızlıca şunu kavramıştım, evet, sesleri kişiselleştirebilme olanağı vardı, ama yoktu. 64 parametrenin birbirleriyle o kadar örgün bir yapıları vardı ki, tek bir parametreyi değiştirdiğinizde ses tamamen yok olabiliyor ve geri gelmesi dört tam gün kadar sürebiliyordu. Sonuçta kişiselleştirmiş oldum, ta ki rica minnet bir yerlerden fabrika ayarlarıyla ilgili parametre tablosunun bir kopyasını bulana kadar. Sonra ciddi bir mesai sonucunda Korg Poly 800 tekrar fabrika ayarlarına dönmüş oldu ve ben de kişi olarak fabrikanın çok çok gerilerinde olduğumu kabullenmiş oldum.

Bu anlamda ben
bazı şeyleri fabrika ayarlarında tutmayı daha havalı bulduğumu bile söyleyebilirim.
Kişiliğim öyle her yere bulaştırılması gerekecek kadar sıradan bir değer değildir.

Bugün de aslında tüm elektronik cihazlardaki kişiselleştirme etkinliklerimiz açılış ekranına asıl düşünülmüş olandan daha berbat ama bizi ifade ettiğini düşündüğümüz resimler koymaktan çok da ileri gidemiyor. Bir şeylerin kişiselleştirilebilmesi özgürlüğü, satın alma kararımızı pekiştiriyor belki, ama bugün her şey zaten kişiselleştirilebildiği için bu bir marifet mi, ondan da çok emin değilim. Bu anlamda ben bazı şeyleri fabrika ayarlarında tutmayı daha havalı bulduğumu bile söyleyebilirim. Kişiliğim öyle her yere bulaştırılması gerekecek kadar sıradan bir değer değildir, bu da iyi bir mesaj olabilir. Tabii sürekli iş yaptığınız bir yazılım için bunu söyleyemem. Ben, yıllar içinde kullandığım programı o kadar kişiselleştirmişim ki, orijinal halinde pek bir iş yapamıyorum açıkçası. Ama zaten sözünü ettiğim tür programlar da bu anlamda bir pazarlama içinde de değiller.

İnsanın, herhangi bir ürünü kişiselleştirmeden önce galiba önce kendisine sorması gereken, kişiliğinin ne kadar yerleşmiş olduğu sorusudur. İç çatışmalarınızın, kullanmakta olduğunuz ürünü verimsiz hale getirmesini istemezsiniz. Bu anlamda ben bazı benzer iç sorunlarımın farkına varmış oldum. Mesela bir parametreyi değiştiriyorsunuz, sonra diğer bir parametrede de değişiklik yapmaya kalkıyorsunuz, o zaman program size diyor ki, ya o, ya bu. Yani kişiselleştirebilirsin, ama bencilleştiremezsin veya açgözlü olamazsın. Yine de en eğlencelisi Nike galiba, hiç karışmıyor, çok korkunç ayakkabılar yapmak mümkün. Biri beni çok kızdırırsa, akşam eve döndüğümde onun için bir Nike hazırlıyorum, bu beni rahatlatıyor.

Emre Özgüder, fabrika ayarları, kişiselleştirme, kişiye özel, Korg Poly 800, Nike, pazarlama, ürün tasarımı