—Kir-Yorgo M’akoute?

Sabahın dördünde sadece onun duymasını beklediğim ses tonuyla belli belirsiz, bir o kadar da çaresiz, bağırıyorum Yorgo Bey’e: “Beni duyuyor musunuz?” diye. Hayır, adamcağızın duyması da yetmez, koşup kurtarması gerekir merdivenlerin başında bavuluyla beraber yuvarlanmak üzere olan biçareyi. Bavulum benden iki basamak aşağıda, bıraksam uçağa kendi başına yetişecek. Bir yandan kimseyi uyandırmak istemezken, bir yandan söyleniyorum kendime; insanın saçmaladığı gerçeğiyle yüzleştiği o kısacık ve dahi bir ömür gibi geçen tarifsiz anlardan biri, bir kış vakti Girit’te... Nasıl oldu bilmiyorum ama bavulum ve ben, kimseyi uyandırmadan, ‘tek parça’ hâlinde geri dönmeyi başardık. Dört yıl boyunca o kara bavul benimle oradan oraya sürüklendi. Kâh ben onu sürükledim, kâh o beni. Arada da boş durmadım düşündüm: Yahu neden sürüklüyor bu bavul beni diye?

Fotoğraf: Sasan Sahafi, 
03.09.2016, Deptford Market, Londra 

Yerleşik hayatla başı dertte olan herkeste olduğu gibi, bende de bir sürü bavul hikâyesi var. Yerinden kalkmayanı, kendi başına uçağa yetişmeye çalışanı, son dakikada bir parçası havaalanında bırakılanı, bir yurt odasında ev tipi baskülle tartılmaya çalışılanı, bir sonraki uçakla kendi başına gelmeye kalkanı, kara sınırında didik didik arananı, günlerce hazırlanamayanı, son dakikada hazırlananı, ancak üç kişilik bir ekiple yerinden kaldırılabileni ve bittabi eve varmadan patlayanı... Yıllarca özendim, bir küçük sırt çantasıyla dünyayı dolaşanlara. Oysa her sabah evden işe giderken sırtıma taktığım çantayı biraz silkelesem, ben de bir ayı sokaklarda geçirebilirim. Çok zaman sonra fark ettim, bir yere giderken kendimden çok eşyaları götürdüğümü. Yine de gitmek, kalmaktan hep daha cazip. Bir tür rahatsızlık da olsa, daha güzel. Köküyle azıcık derdi olanların elinde hep bir bavul, ama büyük ama küçük. Yakın zamanda “bavul hazırlayacağım” diye beni eken bir arkadaşımın el kadar çantasını gördüğümde aydım, bavulun ağırlığının boyutuyla değil anlamıyla doğru orantılı olduğuna. Nihayetinde ‘yük’ böyle bir şey insan hayatında, anlamını aşan şey. Bavul da bu dünyada bizimle birlikte sınırı aşan şey, belli ki kendi başımıza beceremiyoruz.

Gelip gitmeler, kök sancıları, yerleşememeler, oradan oraya sürüklenmeler sırasında ne kadar gitmeye meyyal de olsam, bir gün geri döneceğimi biliyordum. (Bunu bilerek nasıl “gittim” der insan, o da ayrı mevzu tabii.) Sözün kısası, döndüğümde açıkta kalmamak için geride bıraktığım evimi bir arkadaşıma emanet edip, öyle gittim ya da gidip-geldim diyelim. Geri dönmek üzereyken komşularımdan biri arayıp geçtiğimiz günlerde evime yaşlı bir çiftin taşındığı haberini verdi. Komşum eve taşındıklarına o kadar emindi ki, misafir kelimesini ağzıma bile alamadım. O şaşkınlıkla arkadaşıma “neler oluyor?” diye sordum. Tabii ki gelen cevapla sorduğum sorudan acilen utandım: “Annemle babam tatilde, beni ziyarete geldiler.” Bundan daha doğal ne olabilir! Uzaklarda oturup düşündüm, komşumun neden böyle düşünmüş olabileceğini. Evet, genel olarak tedirgin birisi, yabancılarla karşılaşmaktan çok hoşlanmadığını ve bu gibi durumlarda hassasiyet gösterdiğini de biliyorum, ama yine de apartmana gelen bir misafir ile taşınan kişiyi ayırt edemeyişini aklım almıyor. Beynimin içinde sürekli aynı cümle dönüp durdu: “İnsan bir yere kamyonla, kolilerle taşınır; bavulla taşınmaz!” Bavulla seyahat edilir, benimki gibi gidip-dönülür, ama taşınılmaz. Beynimin içinde tekrarlandıkça, bavul da anlamını yitirdi zamanla. Kafamı vura vura hatırladım, buraya gelmeden önce nerede yaşadığımı, neyi geride bıraktığımı.

İstanbul’da kendi hâlinde bir apartman, küçük, hatta belki bavul kadar. İçinde komşular, merdivende denk geldikçe selamlaşılan, gündelik sohbetler edilen. Tek tek hikâyelerini bilmiyorum, kaç yıldır burada yaşıyorlar, aileleri nerede, buraya nasıl taşındılar? Bavulla mı? Eve taşınacak bir bavulun içine ne sığar? ‘Dil’ sığar mı mesela? Sordum. Sordum-sordum; sorup-sorup durdum. ‘Dil’ benim ayma kapanım. Tarihler geçti aklımdan, 1955-1964…

Komşularım kendi aralarında Rumca konuşuyorlar ve ben her sabah apartman kapısında Apoyevmatini gazetesiyle selamlaşıyorum. Bavul, sadece komşularım için değil, benim için de ağırlığını ve anlamını aşalı çok olmuş. Bir sözlükte yeniden yazılmayı bekliyor. Acı da olsa, bavulsuz sınır aşmak mümkün ama sınırlar olmasaydı ‘gitmek’ diye bir şey mümkün olur muydu bilmiyorum.

Şimdi dünya için kara bir bavula, o yükün sırtına, binip sınırları silme vakti: “Kir-Yorgo M’akoute?”

bavul, göç, Melis Cankara, sınır