Bulunduğum Yerler
Kinetoskop

Onunla aramız hiçbir zaman kusursuz olmadı. İkimiz de ayrı biçimlerde havaiyizdir, hep ayrı tellerden çaldık. Ama son zamanlarda onu sık sık hatırlıyorum; hem de çok belli bir biçimde. Şöyle; küçük zaman cepleri oluşuyor. Bunlar dar, uzun ve ortaya doğru şişip kabaran cepler, ve onunla ilgili anıları bu vajinal formların sunduğu aralıktan görüyorum nedense. Belki de bu formlar boşuna değildir ya da saçma biçimde klişedir. Çünkü annem.

Bunlar küçük peep-show pencereleri gibiler. Ya da sinemanın ilk zamanlarında garip seyir makineleri vardır, insanların gözünü uydurup baktığı, onlar gibiler. Bazılarını müzelerde gördüm, gözümü uydurup bakmışlığım yok, ama öyle geliyorlar gözüme. Form da bir yerdir.

Bunlardan bir tanesinde çocukluğuna dair anlattığı en eski anılardan birinde, yan komşudaki amcayla birlikte görünür. Arada bahçe parmaklığı mı ne, öyle bir şey varmış. ‘Ne güzel kızsın sen öyle,’ dermiş yan bahçenin sahibi olan bilmem kim amca ya da bey. Hep çok hoşlandığı bir şey olarak anlatırdı bunu. Flört, hoşlanılmak en sevdiği şeylerden biriydi, karşılık da verdiği. İzmir’de Karşıyaka’da, Alaybeyi’nde (?) birbirine bitişik iki bahçe, bahçeleri ayıran parmaklığın gerisinden sürdüğünü söylediği bu ilişki, bir film yıldızı gibi duvara yaslanıp poz verdiği o küçük siyah beyaz fotoğrafı hatırlatır bana. Bir nevi Lolita hikâyesi ise de umurumda değil, ben mi yargılayacağım onu. Gülümsüyorum.

Bir diğerinde, gece yatarken sokaktan geçen sarhoşların naralarına kulak veren ve çok korkan küçük kız olarak görünür. Yatakta ve bize göre baş aşağı yatmakta görüntüde. ‘Çok korkardım sarhoşlardan,’ derdi, ‘onları babam öyle yapıyor sanırdım.’ Dedem kısa bir süre şarap yapmış, seri üretime geçecekmiş vb. ‘Babama yalvarırdım, yapma diye…’ Oysa etiketler, şişeler hepsi hazırmış. Anneme bakılacak olursa dedem ‘biraz da’ onun korkusu yüzünden vazgeçmiş şarap imal etmekten: ‘Ben sebep oldum, yoksa belki şimdi bir şaraphanemiz olacaktı.’ Korkusundaki teatrallikle gerçek arasındaki çizgi bana hep belirsiz görünürdü. Ama galiba korkusunun, ona özgü, cinsel bir şeylerle karışık, bilmediğim, farklı bir korku biçimi olduğunu düşünmem daha ağır basardı.

Sonra en sevdiğim manzara; onun o yarıkta sinema seyreden bir küçük kız olarak belirmesi. Televizyonda film seyrederken bazen uyuklardı. ‘Anne, uyansana… Uyunur mu?’ derdim. ‘Ah, şimdi uyuduğuma bakma,’ derdi, ‘çocukken hiç uyumazdım. Gözlerimi perdeden ayırmazdım. Bazen annemle sinemaya giderdik. Babam eve erken dönecek, ondan önce evde olalım diye filmin sonunu göremeden çıkardık. Ben yalvarırdım, “Anne, çıkılır mı, bırakılır mı film, nolur kalalım,” derdim.’ ‘Hangi filmdi peki?’ ‘Jane Eyre, Orson Welles’in ne etkileyici bir sesi vardı, hiç unutmuyorum.’ Sonra karanlıkta trene binerlermiş, ucu ucuna eve yetişmek için. Kulağımda Orson Welles’in sesiyle oynayan bir küçük filmdir bu da. Kısa Tesadüfler | Brief Encounter’a da benzeyen, annemin kendini Rochester’ın sevgilisi Jane Eyre rolünde görmekten hoşlandığını düşünmekten hoşlandığım, siyah-beyaz bir film.

Bir tane de renklimsi film var. Renkleri uçmuş olabilir. Evden nihayet kurtulup Ankara’ya üniversitede okumaya giderken, gene trende, karşısında oturan genç adam ‘ne kadar güzel elleriniz var,’ demiş. Sonra inerken bir şişe kolonya hediye etmiş ona.

Galiba beş tane küçük film bunlar. Sonuncusu renkli, yetmişlerin Agfacolor ya da Kodak renklerinde. Ayrıca tuhaf bir biçimde birincisine dönüp bağlanıyor, —bahçe!— böylece daire kapanıyor. Annem çiçeklerini suluyor ve onlarla konuşuyor birer birer. ‘Nasılsın bakalım, açmışsın sen, bak şuradan da küçücük bir yaprak daha vermişsin’ ‘Anne âlemsin, çiçeklerle nasıl konuşuyorsun böyle hep?’ ‘Konuşulur, hep konuşmak lazım. Anlar onlar.’ 

İnsanın bazen yakınındaki insanlardan çok çiçeklerle böyle tatlı tatlı konuşmak isteyebileceğini o zaman aklımdan geçirdim. Haksızlık diye de düşünmüşümdür belki. Şimdi, daire kapanırken, hak veriyorum. İnsan kiminle konuşmayı seviyorsa onunla konuşmalı.

Bulunduğum Yerler, Fatih Özgüven