(kaynak: WallpapersCraft)
Karşılaşmalar

Hatırladığım, dedi, en lüzumsuz sahnelerden biri, lazımlıkta oturuyorum, o yaşı çoktan geçmiş olmama rağmen ve annem, babam başımda dikilmiş, her zamankinden daha da heybetli görünüyorlar. Yutkundu, sanki çok ciddi bir sarsıntıdan söz edecekmiş gibi gözlerini kısarak devam etti; mıknatıs yutmuştum, dedi. Uzun uzun emayenin lacivertini tarif etmeye çalıştı, bilindik emaye laciverti değildi, daha çok Buco Bleu boğaz ağrısı ilacınınkini andırıyordu, fakat katiyen Pelikan sabit mavi mürekkep rengi değildi, belki o anlamda Parker’in Quink mürekkebine daha yakındı. Konudan konuya hızla atlıyor, sonra bir yol buluyor tekrar esas anlattığına kavuşturuyordu. Dinlemek sıkıcı değildi, yorucuydu; her başka konuya kaydığında, bu sefer kaybolacak diye kaygılanmak yoruyordu. Hoşsohbet bile sayılabilirdi. Bu lacivertlerin farkı, anlamları ve bağlı oldukları nesnelerdi, salt renk olarak onları yan yana görse, aslında ayırt bile edemeyebilirdi. İlk defa duyduğu bir soruyla karşılaşmış gibi biraz meraklı, kafasının üstünden bir şey uçup geçecekmiş gibi biraz korkmuş, boynunu kısarak, alnını kırıştırarak yukarı baktı, mıknatıstan kurtulduğumdan emin olmak istiyorlardı, dedi. Babası en çok o mıknatısı nereden bulduğunu merak ediyormuş, annesiyse sadece mıknatıstan kurtulmakla ilgileniyormuş. Babasının elinde katlanmış gazetesi varmış. O gazetede gördüğüm bir resim vardı, dedi, hiç unutmam. Resim Prag Prag Baharı’yla ilgiliydi, geceleri rüyasına girmişti. Mıknatıstan bir şikâyeti olmamıştı, gördüğü resim onu çok etkilemişti ama. Resimde, nasıl da ayırt edebildiyse, beyaz gömlekli bir genç varmış, bu yüzden beyaz gömlek giymeye önem vermiş hep, benim rol modelimdi, dedi, bir sihirbazın şapkadan tavşan çıkartması gibi, bir lazımlık hikâyesinden beyaz gömlekli bir devrimci çıkartabilme maharetinin verdiği gururla. Turnbull & Asser, beyaz gömleğin en iyisi buydu, asırlık bir markaydı, dikimhanesinde 1964 yılından beri çalışan ikiz kız kardeşler vardı, bu ne kadar büyüleyiciydi, kafasıyla başı dönüyormuş ya da Schumann dinliyormuş gibi bir hareket yaptı, bir Charvet değil tabii, dedi küçümseyen bir tebessümle. Beyaz gömlekli devrimcinin yerine birden bir aristokrat geçmişti, her ne anlatıyorsa, tamamen ona dönüşüyordu.

Lacivertin koyuluğunu anlatırken çatılan kaşları, pahalı bir beyaz gömlekten söz ederken şımarık bir prensinkilere benziyordu. Yine lacivert emaye bir çaydanlıkları varmış evde, bildiğimiz emaye lacivertiymiş ama bu. Gerçi bunun da ibriği çok değişikmiş, egzotik bir kuşun boynunu andırıyormuş, emaye bir çaydanlık için fazla zarifti, dedi. Artık çay ona dokunuyormuş, hayır, yaşlılıktan değilmiş, çok seneler önceden beri böyleymiş. Çocuk doktoru, kısa boylu bir kadınmış, o kadar ki stetoskop neredeyse yere değecek gibiymiş, gözlüklerinin ardından kocaman gözleriyle bakarak, annesine, takip edilmesi gerekir, bunu izlemeniz gerekir, demiş. Evde kimse benim lafıma güvenmedi, o yüzden gelip başımda durdular bu iş bitene kadar her defasında, diye anlatmayı sürdürdü. Lazımlığın, rengi gibi özel de bir sesi varmış, fayansa değdiği anda; o sesi hayal etmek için bir an gözlerini kapattı, babamın gazetesini katlama sesini duyardım, kalkarken anneme de haber vererek gelirdi ve her defasında ilk olarak bana mıknatısı nereden bulduğumu sorardı, dedi ve sustu. Öyle bir anlatıyordu ki, sanki yıllarca sürmüş bir tekrardan söz eder gibiydi. Mıknatısı eski bir çantanın kilit mekanizmasında bulmuştu. Bunu saklama sebebi, mıknatısı çıkartmak için gerekli operasyonda, daha önce tembih edilmiş olmasına rağmen, bıçak kullandığının ortaya çıkacağından çekinmesiymiş. Babasına bunu yıllar sonra anlatmıştı, babası da ona, aferin, demiş ve çok gülmüştü. Bu olay nişanlanmadan bir iki saat önce gerçekleşmişti, yani gerçekten seneler ve seneler sonra.

Saatine baktı, saat tam güneşin güneş kırıcıların arasından en rahat geçtiği açıya yükseldiği saatti, tüm cam cepheden içeriye muzaffer bir aydınlık doluyordu, kocaman, kara bir palto geçti önünden, ona bakmadan, ama tedirgin olmuş bir tavırla; annem, dedi, hemen teyzemi aradı, çıktı, dedi ona. Annesi çok rahatlamıştı, hatta yersiz bir mutluluğa bile kapılmıştı. Annesinin çok güzel eşarpları varmış, şimdi onların nerede olduğunu bilmiyormuş, sadece bir iki tanesini sürekli kullanıyormuş, diğerlerine ne olduğuyla ilgiliyse hiçbir fikri yokmuş, halbuki babasının ceket cebi mendilleri ondaymış, aralarında da çok iyi olanlar varmış. Uzun koridorlar boyunca koşuşturanlara baktı uzun uzun, bu trafiğe bir anlam veremiyormuş gibi bir hali vardı. Önce kendi saatine, sonra tavandan sarkan büyük saate ve sonra tekrar kendi saatine baktı. Tavandan sarkan saat okunamayacak kadar güneş ışığına boğulmuştu, güneş tüm gücüyle sadece onu aydınlatmaya çalıyormuş gibi görünüyordu. Annesinin o rahatlamış halini taklit eden yayılmış vücudunu daha ciddi bir oturuşa topladı, oradan da koltuğun ucuna, kalkacakmış gibi bir hali vardı. Evet, dedi, benim artık gitmem gerekiyor, adımı anons ediyorlar. Bunu seviyormuş, adının anons edilmesini; önemli biriymişim gibi hissettiriyor, dedi, tanıştığımıza memnun oldum. Tanışmamıştık, anons edilen ismin onun ismi olduğunu tahmin etmediğim için dinlememiştim; bana adımı sormamıştı, ben de ona. Birden ayağa kalktığında, aynı onun lazımlıktan babasına baktığı gibi baka kalmıştım ona, yapılı bir adamdı. Elini sıkmak için ayağa kalkmaya davrandım, beni omuzumdan yakalayıp engel oldu. Tam gidecekken, nereden geldik biz konuya, diye sordu. Çantamı işaret ettim. Evet, doğru ya, tam da bu renkti gerçekten, dedi, iyi yolculuklar size.

Emre Özgüder, hafıza, lacivert