Kapı Açılacak,
Sen Vurmayı Bil

“Kapı açılır, sen yeter ki vurmayı bil,
Ne zaman bilmem, yeter ki o kapıda durmayı bil.” 
Mevlânâ Celaleddin Rumi

Manifold yazılarımda, halen içinde yaşadığımız merkezi neoliberalizme alternatif olan dağıtık yapıdaki blok-zinciri [blockchain] toplumunu ve ona giden yolu anlatmayı hedeflemiştim. Bu dördüncü yazıda, ülkemizin bu toplumun ortaya çıkışında üstlenebileceği role ve bunun gerekçesine değinmek istiyorum.

Eğer vurmayı bilirsek açılacağını bildiğim bir kapının önünde duruyorum ve bekliyorum: Kapı bizimle, gelmesi beklenen yeni bir evrensel toplum yapısı arasında durmakta. Bu metaforik kapının açılmasında içinde yaşadığımız çağın, parçası olduğumuz toplumun, ülkenin ve sosyal şartların önemli bir rolü olabilir.

Bugüne kadar hep dünyada olan biten olayların bize dışarıdan geldiğini, bizim edilgen bir şekilde olayların izleyicisi olduğumuzu, daha fenası, olmamız gerektiğini düşündük. Bu durum yüzlerce yıldır böyleydi. Şimdi değişen nedir, neler farklı gelişiyor ki çok önemli global bir değişimin göbeğinde, daha doğrusu kalbinde yer alacağımızı düşünüyorum?

Batılı şifrecilerin çalışmalarından çıkmış, Bitcoin isimli paranın altyapısı olan ve ileride tüm interneti taşıyacak protokol olduğu düşünülen blok-zincirinin aslında bizimle çok derin alakası var. İçinde yaşadığımız toplumun, tarihiyle, coğrafyasıyla, kültürüyle, medeniyetiyle katkıda bulunmaya hazırlandığı, şu anda kapısını çaldığı ve açılmasını beklediği yüzlerce yıllık bir açılımın eşiğindeyiz. Kapının önünde bekliyoruz. İzin verin, size bu kapının arkasında neler olduğunu ve neden bizim toplum olarak bu kapının önünde olduğumuzu anlatayım.

Önce bir Nasreddin Hoca fıkrası: Hoca bir gece evine geç gelir, tam kapısını açacakken zifiri karanlıkta evinin önünde anahtarını yere düşürür. Az sonra yoldan geçenler Hoca’nın anahtarını evinden elli adım uzaktaki sokak lambasının altında aradığını görünce sorarlar. “Hayırdır Hoca, sen anahtarını evinin önünde düşürmedin mi?” Hoca da cevap verir, “orada düşürdüm düşürmesine ama neyleyeyim ki ışık da burada.”

Blockchain ve dağıtık internet teknolojileri doğru yolda atılmış adımlar. Ancak, bu teknolojileri ortaya çıkartanlar, arayışlarını olmaları gereken yerde, evin önünde değil, sırf aydınlık orada diye ilgisiz bir sokak lambasının altında yapmaktalar. Silikon Vadisi, teknolojik girişimlere en çabuk ve en kolay para bulabildiğiniz yer dünya üzerinde. Yani sokak lambasının olduğu yer. Ama blok-zinciri teknolojisini ve onun getirmekte olduğu toplumsal değişimi en son uygulayabileceğimiz yer de orası, yani ABD. Özellikle de para ile ilgili olanlarını.

Peki, biz nasıl oluyor da toplum olarak kapının önündeyiz de bizden gelişmiş ülkeler, hele de Amerika değil?

Birincisi, bugün dünyanın Batılı idareleri, para yaratma yeteneğini sadece kontrolleri altındaki bankalarda tutmak sayesinde güçlerini devam ettirebiliyorlar. Yani para yaratımı işi merkez bankalarında değil, daha çok ticari bankaların bünyesinde gerçekleştiriliyor. Bankalar global şirketlere ve kendi iş adamlarına kredi verdiğinde yeni para yaratımı gerçekleştiriliyor.

Dünyada bu merkezi para üretme sistemi o denli oturmuş ve o denli kontrol altında ki, bankaların dışında bir para üretiminin olabileceğine ekonomi teorisyenleri ihtimal vermiyorlar. Bu teorisyenlerin makalelerini okuduğumda, Türkiye’de parayı esnafın yani halkın yarattığını acaba hiç mi duymamışlar diye şaşırıyorum. Hayır, hiç kimse duymamış bunu!

Türkiye’nin ekonomistleri ve üniversite hocaları da bu yabancı kaynakları esas alıyor olmalı, zira ülkemin bu çok önemli yeteneğini anlattığımda kendisi tacir veya gedikli esnaf olmayan herkes beni şaşırarak dinliyor. Türkiye’ye özgü bir yetenek olan “halkın para basması” işte yazımın başından beri ima ettiğim ve Hoca’nın hikâyesindeki kapımızın önü metaforunun da kaynağı.

Parayı Türkiye’de kim basıyor?

1) Batı’daki gibi, T.C. Merkez Bankası kontrolünde bankalar kredi yaratıyorlar ki bunun büyüklüğü (Aralık 2015 itibariyle M1 para arzı)* 312 milyar TL.
2) Vatandaş, yani esnafımız kendi parasını basıyor, adı ‘vadeli çek’. Bu vatandaş parasının 2015 toplam değeri tam bilinmemekle birlikte, bilinen kısmı 673 milyar TL. Bu sayı Kredi Kayıt Bürosu’nun resmi yayınında yer alan 2015 yılı toplam TR çek cirosu.

Elden ele geçen çeklerle, yani her cirolanmayla birlikte büyüyen ve muhtemel boyutu 1,5 trilyon lira civarında olan bir yerel ekonomi, esnafın yoktan var ettiği parayla, yani vadeli çeklerle dönüyor. Oysa, resmi sayılara göre Türkiye ekonomisi 2015 yılında 2 trilyon liranın biraz altında gerçekleşmiş. Tüm vadeli çekler kayıt altında olsa göreceğiz ki aslında bu sayı çok daha büyük, belki de 2,75–3 trilyon.

İşte Nasreddin Hoca’nın evinin önünde kaybettiği anahtarın esrarı şimdi aydınlanıyor. Bulmamız gereken anahtar bilgi şu: Türkiye, dünyada halkın kendi parasını basabildiği ve kanunlarını da buna uydurmuş TEK ÜLKE! Bu bilgiyi tam olarak idrak etmeniz için, şimdi kalkıp kendinize bir bardak sıcak çay veya kahve doldurun, sonra gelip yukarıdaki koyu harflerle yazdığım cümleyi tekrar okuyun.

Peki tüm bunların blockchain ile yani geleceğin internet teknolojisi ile alakası ne?

Vadeli çek formunda, halkın kendi parasını bastığı dünyadaki tek ülke olmamızdan sonra şimdi de ikinci önemli bilgi: Vadeli çekler analog (dijital olmayan) bir çeşit blockchain parası. Bitcoinlerin ‘hashlenerek’ elden ele transferi prensibi ile vadeli çeklerin ‘kaşelenerek’ elden ele geçmesi prensibi birbirinin neredeyse aynısı. Vadeli çeklerde işlem, resmi bir kağıt üzerinde analog olarak gerçekleşiyor. Eğer vadeli çeklerimizi, biz de dağıtık bir bilgisayar (ya da akıllı telefon) ağı üzerinde elden ele geçirmeyi başarabilirsek ve bilgileri dağıtık şekilde depolarsak, işte o zaman milli blockchain paramız da olmuş olur.

Hâlâ burada olanlara açıklamaya devam edeyim: Parasal ilişkilerimizin tamamı ve hatta diğer tüm maddi kayıtlarımız, alışveriş tarihçemiz, internette girip çıktığımız siteler, sosyal çevremizdeki insanların kim oldukları, arkadaşlık sitesinde kiminle ne yazıştığınız, geçen sene içinde şehirde nerelere gittiğiniz ve buna benzer sayısız kişisel bilgimiz şu anda bizim değil, bunların haklarını ve mülkiyetini kendi elimizle başka şirketlere teslim etmiş durumdayız. Facebook, Alphabet (Google) ve benzeri şirketler bizim hakkımızda ve daha milyarlarca insan hakkında, tonlarca bilgiyi silolarında saklıyor, saklamakla kalmayıp, ticari amaçlarla ve kimbilir başka hangi gerekçelerle bize sormadan bunları satıyorlar.

Alternatif olarak, dünyanın çeşitli yerlerindeki aklı başında kişiler bunun yerine, verilerimizin kendi malımız olacağı yeni bir internet protokolü geliştiriyorlar. Buna şimdilik blok-zinciri yani blockchain diye genel bir ad veriyorlar. Ben de bu tanımlamaya sadık kalmaktayım. Ne var ki, bu yeni internet protokolünün karşısına dikilen önemli bir problem var: Batılı ülkelerde bu protokolün işlemesini sağlayacak bir iş modeli yok.

İşte yukarıda heyecanla bahsettiğim, kendi parasını basan toplum yani bizim ülkemiz insanlarının önündeki müthiş fırsatı şimdi anlatabildim mi? Bizim ülkemizde kırk yıldır işleyen dağıtık ve vatandaşa ait bir para sistemi var, iş modelimiz elimizde hazır yani. İnternetin yeni protokolü için aranan iş modeli bizim ülkemizde yıllardır çalışıyor! Sadece aramızdan birilerinin teknoloji ve inovasyon dışarıdan gelir ezberini kırıp, bu dağıtık paraya uygun iş modelini görünür şekilde ortaya çıkarması lazım.

* Editörün notu: M0, M1, M2 ve M3 para arzı kavramları için bkz.: Mahfi Eğilmez, “Türkiye Açısından Para Arzı Kavramları”.


{Fold içindeki fotoğraf: Jordi Cerdà, “Door” (CC BY-SA 2.0)}

bilişim, bitcoin, blockchain, blok-zinciri, Cemil Şinasi Türün, dağıtık ağ, vadeli çek